30 Kasım 2015 Pazartesi

hanımlar mücde! sıtkım sıyrıldı aşısı ayağınıza geldi!

(Yazımız yazıldığında, göktaşı yağmuru vardır ve kimisi yıldız yağmurunu şarap ve sevgili eşliğinde izler, kimisi de bu manyak gibi olaylaaar olaylar...)

İki gecedir, gözümü gökyüzüne dikmiş Perseid göktaşı yağmurunu izlemeye çalışıyorum. Tam bu sırada, bakışlarım gökyüzüne kenetlenmiş haldeyken, bizden sayısız ışık yılı uzakta, bir takım yıldız, gezegen ve meteorların, kaya parçası diyelim kısaca, varlıkları üzerine hayatları boyunca kafa patlatan insanlar geldi aklıma. Bazıları, biz burada bir ayakkabının 37 numerosunu bulamadık diye tükkan tükkan gezerken, dünyadan milyon kilometre uzağa atış yapıyor, “belki oralarda hayat vardır” diye. Biz burada, organik süt ve yumurtayı nereden bulucam, evde çamaşır deterjanı nasıl üreticem diye “gugıl manyağı” kesilirken, Mars’ta yaşam projesi için 365 günlüğüne uzaya gidiyor ve daha birkaç ay geçmişken uzay gemisi içinde marul yetiştirip yiyor (NASA sitesinden videosunu izleyebilirsiniz). Hani şu dünyayı evrenin milyonda bir karesi içinde bir toz tanesi kadar gösteren fotoğrafa atıf yaparak “ne kadar ezik” bir halde olduğumuzu falan söylemiyorum. Hiç de değiliz! Derdim başka.

Düşünün, çocuklarınız radyasyona maruz kalmasın diye ne çabalar harcıyorsunuz, oysa keşfi yapan bay ve bayan Curi, yıllarca bıkıp usanmadan üstünde çalıştıkları bu şeyin öldürücü etkisine maruz kalarak bilim yolunda can verdiler (biraz drama katınca böyle söylenebilir). Fukushima’da nükleer kaza olduğunda, durum değerlendirmesi ve önlemlerin alınması için orada bulunan bilim insanı ve mühendislerin tamamı, oradan sağ çıkamayacaklarını ya da çıksalar bile ölümlerinin kısa sürede bu nedenle olacağını bile bile oradaydılar. Amerikan bilim-kurgularında sıkça işlendiği üzere, Armageddon filminde dünyaya çarpacak astreoidi püskürtmek için yapılan plan kısmen geri tepince, ekibin geri kalanı dünyayı kurtarmak adına astreoidin göbeğine ölüm dalışı yapmaktan çekinmez. Benzer şekilde, Interstellar (Yıldızlararası) filminde de astronot Cooper, dünyada kalan nesli kurtarmak için, bir umut bile varsa, kendini feda eder.

Peki bu, dünyayı kurtarmak uğruna sıradan yaşamlardan vazgeçerek kendilerini bütünüyle bilime adayan insanlar, senden benden çok mu farklı? Yani parmakla sayılacak kadar az insan mı var böyle? Yoksa, aslında çoğumuzun içinde benzer bir fedakarlık, adına ne derseniz deyin, var mıdır? Başka bir şekilde sorayım. Söz konusu sizin çocuğunuz olduğunda kaplan kesilmeniz normaldir de başka binlerce çocuk için ama sizin çocuğunuz aralarında değil diye arkanızı mı dönersiniz? Çöplerinizi plastik-kağıt-cam-metal diye ayrıştırmanızın, Afrika’da ya da Papua yeni Gine’deki çocukların daha rahat oksijen solumasını sağladığını düşünür müsünüz? Yoksa sadece bir kentli insan portresi olarak mı bu alışkanlığa sahipsiniz?

Yanıt basit. Söz konusu ebeveyn olmaksa, ebeveyn olmayanın gözünde ne kadar şaşırtıcı olsa da, bütün çocuklar aynıdır ve içlerinde sizin çocuğunuz olmasa da genel olarak onlar için kaplan kesilirsiniz ve evet yukarıdaki soruların hepsinde yanıt aynıdır. Bunu kendiniz için değil, yeri gelirse tüm dünya için yaparsınız. Evet, yaparsınız bunu. Biliyorum. Birçoğunuza garip gelebilir. Karşı da çıkabilirsiniz. Ancak insan türüne atfedilen bencillik, sandığınız kadar yaygın, belirgin ve genlere kadar işlemiş bir hal değildir. Bizi, eğer öyleysek, bencilleştiren şey, içinde yaşadığımız toplum ve ondan beslendiğimiz kültürdür. Bu başka bir yazının konusu olacak kadar geniş. Gelelim bu yazının konusuna.

Çocuk sahibi olmasam da uzun yıllardır çocuklarla çalıştığımdan, ebeveyn davranışı hakkında tahmin ettiğinizden daha fazlasını biliyorum. Üzerine kafa yorarken ve araştırırken, bir süredir yazdıklarımı da inceleyerek, bu kez farklı bir dil kullanmayı tercih ettim. Mesela, blog dilimle yazacak olsam şimdi şöyle derdim; “bacım, madem çocuğunu aşılatmak istemiyorsun, o zaman topla tası tarağı, git bir dağ köyüne yerleş, o çocuğu da mümkünse bir asır boyunca bir daha aramıza gönderme.” Böyle deyince ne kadar katı, bencil ve dışarlıklı görünüyor değil mi? Çocuğun yok ya, ooh!

Gel gör ki aşı, çocuk sahibi olmakla ilgili bir şey değil. Tam da bunu diyorum. Kendim de dahil dünyanın bütün çocukları ve yetişkinleri adına, gerekirse hepsini kurtaracak planın içine balıklama atlayacak gözü kara siz ebeveynlerin, eksikli bilgiler, yanıltmalar ve ideolojik oyunlara kanarak dünyanın geleceğine kurşun sıkmamanızı rica ediyorum.

Evet. Konumuz aşı. Bakın şimdi ne diyeceğim? Hani az önce sizlere, aralarında çocuğunuz olmasa bile tüm çocuklar için kaplan kesileceğinizi söyledim ya. Hah, işte tam bu cümlenin ardına, “valla doktorumuz aşıların otizme neden olma fikrini destekliyor, o yüzden biz de aşıları yarıda kestik (veya yaptırmadık)” cümlesini, ve “Afrika’da aşılama sayesinde çocuk felci korkulacak hastalık olmaktan çıktı” cümlesini ekliyor ve soruyorum, aşı yaptırmama konusunda bu kadar emin misin?

Bu yılın Ocak ayında Disneyland’a ziyarete giden dokuz kişi çocuk felcine yakalandı. Birkaç aylık bebekten 21 yaşındaki gence kadar çeşitli yaş gruplarından dokuz kişi. Çocuk felci ABD’de 2000 yılından bu yana görülmüyordu. Birkaç gün önce de yine ABD’de bir doğal parkta piknik yapanlardan bir kişide veba görüldü. Ben bu yazıyı yazarken, Afrika’da son bir yıldır çocuk felci görülmediği haberi düştü medyaya. Pakistan’da da geçen yıldı sanırım, çocuk felci korkulacak bir hastalık olmaktan çıktı. İlk iki haberde hastalığın aşı yaptırmamış kişilerden bulaşmış olabileceği belirtilirken, sonraki iki olay tamamen aşının başarısıdır. Aslında, vebanın bir zamanlar Avrupa’yı nasıl kasıp kavurduğu hatırlanacak olursa, yalnızca bir kişide görülmesi ve yayılmaması yine aşının başarısı değil de nedir?

Solda: 1955 yılında bir hemşire, çocuk felci nedeniyle demir ciğere mahkum olan bu hastaya, ona faydası olmayacak olsa da, gelecek nesilleri kurtaracak aşının müjdesini veriyor. ( Ontario March of Dimes)

Bugün, siz de bilgiye kolayca erişebilirsiniz, daha çocuk yaşta ölümle sonuçlanan, salgın hastalıkların çoğu, dünyanın birçok ülkesi için korkulacak seviyenin çok çok altına indi, hatta yok edildi. Çok değil 100 yıllık bir döngüde (dünyanın yaşını kaç kabul ederseniz edin 100 yıl oldukça kısa bir süredir), bu dünyada bir hastalıktan birkaç milyon insan ölebiliyordu. Bugün en tehlikeli hastalıkları bile bulunduğu kıtadan daha fazla yayılmadan durdurmanın yollarını bulabiliyor bilim. Bunların tamamının temelinde adına aşı dediğimiz, bir hastalığa karşı bağışıklık sağlamak için vücuda verilen, o hastalığın mikrobuyla hazırlanmış madde yatıyor. Her ne kadar hastalık ya da virus denen şeyin kökü tamamen kazınamayacak olsa da (her seferinde bir yenisiyle karşılaşmak da mümkün oluyor), sizler zamanında aşı yaptırırsanız bunlar kabus olmaktan çıkıyor. Denklem bu kadar basitken, en yakınımdaki insanlardan bile hâlâ aşının otizme neden olduğu cümlesiyle başlayan yakınmaları duyduğumda, izin verirseniz çileden çıkıyorum.

Türkiye’de pekçok kişi, aşı ile ilgili tartışmaların KKK aşısının otizme neden olduğu iddialarıyla başladığını düşünse de, aşı karşıtlığı çok daha eski bir tartışmanın kollarından sadece bir tanesi. ABD ve Avustralya’da başlayan hararet, sonunda “aşı yaptırılmamış çocuğun okula alınmaması” ve “aşı yaptırmayan ailelerin çocuk yardımı alamaması” gibi meclis kararları çıkarılmasına kadar giden bir dizi olaya ve bunlar üzerinden süren bitmeyen söz düellolarına dayanıyor. Öyle ki hepimizin filmlerini severek izlediği Jim Carrey, ABD’deki senato kararına tepki olarak bir otizmli gencin fotoğrafını “aşı bir insana bunu yapıyor (onun aklını alıyor)” minvalinde tweete ekleyip ardından pişkin bir şekilde özür diliyor. Bak hâlâ…

Şimdi özetle yazdıklarımı, yazının sonundaki linkten* ayrıntılı (ve eğlenceli) şekilde okuyabilirsiniz;

- Aşı ile otizm bağlantısını ortaya atan kişi, ki iddiası tamamen bir sahtekarlığın ürünüdür, daha sonra özür diledi ve iddiasını geri çekti. Siz de çoktan öğrendiniz ki tartışma aşılarda bulunan cıva ile ilgili. Ama bilmenizi isterim ki konu cıvayla sınırlı değil. Cıva bitti hidroklorik asit başladı, o bitti formaldehit başladı. Yine siz de kolayca öğrenebilirsiniz ki eğer aşının içinde cıva ya da başka benzer maddeler olmasa o aşı hazırlandığı anda kullanılmak zorunda kalır, çünkü ilgili maddelerin korunması mümkün olmaz. Size günler hatta aylar önce üretilmiş aşıyı, tam etkin içerikle birlikte sunabilmenin tek yolu gerekli koruyucuların kullanılmasıdır ve bu maddeler size zarar vermeyecek miktarlarda olup bu miktarlardan çok daha fazlası zaten vücudunuzda mevcuttur. Örnek olsun, kimyasal maddelerin zararları isimlerinde değil miktarlarında gizlidir. Su da bir kimyasal maddedir ve 3 saat içinde 6 litre su tüketerek bu sebepten ölen insan da mevcuttur...

-Aşı karşıtlığı kapsamlı, özenle gizlense de dini referanslara dayandırılan ve ailelerin çocuklarının her türden tedavisine kendilerinin karar vermesi ve tıbbi yardımı reddedebilmelerine kadar giden, çözüm olarak arkasında alternatif tıbbın kandırmacalı yüzünü barındıran geniş bir bilim karşıtı kampanyanın eseri. Burada özetle alternatif tıbba karşı değilim, ama suyun hafızası vardırla başlayan homeopatik dalgaya kökten karşıyım diyeyim.

- Aşı karşıtlığı merkezine aşı üreten firmaları, dolayısıyla güya kapitalizmi ve küresel ekonomiyi alsa da, özünde insanların sağlık konusunda kendi başlarına karar verebilmelerini savunan, bu yönüyle bir yandan bilim karşıtlığı üretirken, bir yandan insan hayatıyla oynayan tehlikeli bir başlık. Unutmayalım ki söz konusu olan sadece bizim çocuğumuz değil.

Tüm bunlardan sonra, size bu fikirlerimizin içinde yaşadığımız toplum ve kültürden etkilendiğini söylerken neden bahsettiğimi özetlesin diye, biraz medyatik bir girdi yaparak iki tane sosyal medya fotoğrafını hatırlatmak isterim. Biri yurtdışından; kadın doktoruyla görüşüyor, yazıda şöyle diyor; “doktor bana içinde kimyasal madde olmayan bir beslenme önerebilir misiniz” ve doktor yanıt veriyor “açlıktan ölmeni tavsiye ederim”. Diğeri ise bizden; hastane fotoğrafının üstünde şöyle yazıyor, kızlar okumasın diyen amcam, eşini hastaneye getirdiğinde kadın doktor sormasını biliyorsun ama…” İki farklı kıtadan ve kültürden, birbiriyle aynı zeminde iki esprili paylaşım, bize temel olarak bilim karşıtlığının gayet politik/ideolojik temelleri olduğunu göstermiyor mu?

Uzun lafın kısası, bunca bilgi kirliliğinde ilaçlara ve aşılara temkinli yaklaşmak isteyebilirsiniz, bu anlaşılır. Ancak lütfen temiz bilgiyi seçmek konusunda biraz daha özenli davranalım. Aşının otizme neden olduğu korkusunu bir yenelim hele. Yok öyle bir şey. İçinde cıva var diye korkmayalım. Bilime güvenelim biraz. Kendimize şunu soralım önce; bundan birkaç yıl sonra çocuk felci, kabakulak, kızamık, veba, difteri ve benzeri hastalıkların kol gezdiği bir şehirde/ülkede/dünyada aşılatmadığımız çocuklarımız yetişkin halleriyle bize hesap sorduklarında ne diyeceğiz?

*Aşı ve aşı karşıtlığı üzerine resimli anlatım için: TIKLAYIN

13 Eylül 2015 Pazar

keçi inadıyla helmelenmiş insanca yaşama dürtüsü

ne zaman buraya geldik, bilmiyorum. hatırlayamıyorum fiili daha uygun kaçardı belki, ancak beynimin her kıvrımından geçen sıvının her bir mikronküp hacminde bu kırk yılı öyle güzel hatırlıyorum ki bir kısmında bir şeyleri bilmiyor olduğum bahanesine sığınırsam aklımdaki yükten kurtulabileceğimi biliyorum. bak ne güzel bağladım cümleyi?!? hakkında ne çok şey bilmediğim onca şeyden bir bakıma özür dilerken, nasıl da her bir ayrıntısını bildiğim milyonlarca şeye karşı sorumluluğumu ortaya koyuyorum ki sonra biriniz gelecek yıllarda yüzüme bakıp "ama sen de suçlusun" derse, günümüzün ve geçmişimizin onca aymaz, akıllanmaz, çapsız kifayetsiz ve tıynetsiz oluşumlarından ayırabileyim beni.

yoksa yaşamak bir o kadar kolay dostum...

abla bi'hamburger alır mısın bana, dedi. aslında ve kesin 7-8 yaşlarında, o sabah akşam süt, arada meyve ve sebzeyle ve en hasından ana kucaklı sevgiyle beslenememişlik yok mu, en fazla 5 gösteriyor. kara saçlar, kara bir surat, çıplak ayaklı kontes gibi de salınıyor. hamburgerin sakıncalarını anlattık biraz. niyeyse! ister çıplak ayak yürüyen bir sokak çocuğu, ister has bakımlı mutlu mesut bir yuvanın tıpta okuyan endamlı genci ol, ister bir mahkemede hak savun, ister kallavi kitapların yazarı ol, hele bir de kadınsın, hamburger değildir korunman gereken, niye demedik?

ne yapsan, her biri esaslı markalardan "canım çekti, ama bu çok modaaağ, bunu da kombinlik aldım cnm" diye alınmış ve asla giyilmemiş toplamı bir araba parası eder gardrobuyla o hemcinslerin ve akranların kadar hakkın özgürlüğün olmayacak senin. sen bu topraklarda ve hatta bu gezegende kayıp bir neslin ürünü olarak ömrünü yarım tamamlayacaksın, göremeden evrenin o muhteşem güzelliğini bile, üstüne korku ve acıyla dolu bir son garanti üstelik! niye demedik?

ama karnın açtı. ilk ve en acil sorunu giderelim bari dedik. biz iki kadın, anca buna gücümüz yetti akşamın o saati belki de. döner ekmek alalım dedik. o kıçıkırık büfede, kendisi de kimbilir asgari ücrete ev geçindirmek için ağustos sıcağında günde 16 saat pişen adamın, paketi sana uzatırken o iğrenen iğrenç bakışı gördü ya bu gözler.

yaşamak, senin yanında, bir o kadar pişmanlık ve utanç kardeşim...

müzik sussunmuş. demiyor mu Ogün Sanlısoy; sen tükanını kapadın mı, çocuğunun doğumgününü iptal ettin mi, düğününden vazgeçtin mi ya da işe gitmiyorum üç gün, personele de bastım izni diyebildin mi de bana laf çakıyorsun demiyor mu? (Tam metni burada) o müzik o insanın ekmek teknesi lan gerizekalı! benim için, birkaç bir araya gelmiş sanatçının "ne olur sanatı susturmayın" çağrısından bir adım öteye geçen duruştur bu.

oturduğun yerden sıkması kolay beybabalar...

tuşlara basarak midenizi boşaltmak, oooh şöyle kızlı erkekli küfürlü küfürlü ortalığı boka bulamak kolay. sen bulanan kanı silebiliyor musun ki üstüne kusuyorsun bir de utanmadan?

sıcacık yuvanda, nefeslenirken taze mısır patlağı kokusunda, hayattaki en büyük üretimin göğsünde uyurken misal, ya da en büyük derdin salona sığdıramadığın oturma grubuyken bugünlerde, sırf HD kaliteli diye kilitlendiğin o LCD ekrandan sana gösterilmemiş vahşi doğunun yahşi batının tüm devr-i-aleminden ah bir haberdar olsan. 

yoksa yaşamak çok ağır biliyor musun adamım...

ben yazarım. kaç kitabımın kaç milyon sattığının hiçbir önemi yok. sen de müzik yapıyorsun. kaç milyonun konserlerinde kendinden geçtiği ya da albümlerinin altın plaklık olup olmadığının da önemi yok. bu işten para kazanmıyor bile olabiliriz. ama nasıl ki emek üreten adam tüm bu yıkıma karşı yapabilecekleriyle sınırlıysa ama eğer yaşamı sürdürmek ve düzelterek ilerlemek için gözleri açık, dikkati pür elinden geleni yapmaya çalışıyorsa, bir grup aymazın yargılamalarıyla hareket edecek değiliz. yaptıklarımızdan utanmamızı, üzülerek elimizi yanlara düşürüp öylece oturmamızı beklemesinler.

sadece bir kez değil her gün, sen de yaşamı yeniden formatlayabilirsin. sen de ne istediğini ya da istemediğini, gerçekten neye ihtiyacın olduğunu ve yaşadığın dünyanın neye ihtiyacı olduğunu kendine sorabilirsin. deneyebilirsin bunu değil mi? yap o zaman. lütfen orada burada bizi yaptıklarımız için eleştirmek yerine takkeyi koyup önüne, bir kez de sen düşün. kırk yılda anladığım şu ki parayla satın alınan her şey çok ucuz. herkeste var üstelik. ama o akıl, o düşünme yeteneği, o birşeyler yapma dürtüsünden ortaya çıkan yapabilme erki, işte o herkeste yok. üstelik paha biçilemez.

sende hangisi var kardeşim?

31 Ağustos 2015 Pazartesi

Gönül devletinin dördüncü beşyıllık evlilik planı

“Sayın hedehödö ailesi tarafları,
20 Temmuz 2009 tarihinde attığınız imza ile gayet ayık kafaya evet dediğiniz evlilik akdinizde 5. Yıl dolmak üzeredir. Evlilik vizenizin 5 yıllık uzatımı için imza beyanlarınızı yenilemeniz gerekmektedir. Bu amaçla 13 Temmuz 2014 sabah saat 09:15’te dairemiz sekreterliğine müracaatınız…..”

Neden evlenme cüzdanlarının son kullanma tarihi yok, olsun bence, deyiverdi. Cümle kulaklarımdan beynime duhul ederken bir kahkaha patlattım. Haklıydı. Haklıydı da bu bir cümlelik hayat dersini size aktarmam o kadar kolay olmayacaktı. İki kez evlenmişti, iki kez boşanmıştı. Üçüncü olur mu bilmiyordu. Kalıplara sıkıştırılmaktan yorulduğu için sadece gözünde fer gördükleriyle konuşuyordu. Çok müthiş beynim ışıldaklanmıştı dinlerken, kafası bildiğin benim kafaydı. Nasıl anlatayım… Bak şu son kullanma tarihini mesela, açayım biraz.

Şimdi diyelim bulduk hayırlı kocayı. Diyelim bastık nikahı. Hemen “ama sen de yani kime göre neye göre, ne nikahı, belki ben…” diye saydırmayın. Susun bi’yol.

Diyelim bulduk hayırlı kocayı. Bastık nikahı. Ne kadar seksistim değil mi? Bulduk hayat arkadaşımızı da aşık olduk da evlendik demek gelmedi içimden, ne var?

İşte tam orada başlıyor her şey. Ne nikahın resmiyeti, ne evliliğin kurumsallığı, ne de evlenme olgusunun nikahla birleştirme mecburiyetli mahalle baskısıyla falan bir derdim yok. Ama size anlatacağım şey evlenme cüzdanı olduğundan, bazı kabullenimleri baştan belirtmekte fayda var. İşte o yüzden…

Diyelim bulduk hayırlı kocayı. Bastık nikahı. İster sapsadeli ve diz üstünde beyaz saten elbise, ister Kate Middleton’un 400bin dolarlık gelinliğinden, başında fransızdüşesicedantelli duvağın, elinde ister minnak bir buket hazırcı gelinlikçilerden, ister Nişantaşı madamasında satılan Puket adasından getirtilme 750 dolarlık tuttifrutti çiçeği. Artık sen bu düğünü kaça mal edersin, kendin nasıl bir şeye dönersin orası seni ilgilendirir. Bastın mı nikahı? Tamam. Beni ilgilendiren de bu noktadan sonrası. (süper evlenmeli hikaye var da sonra yazcam onu söz!)

Sevdiğin insanla evlenmek, yani bir bağlılık bir söz vermek. Peki bu sözün kendisinin, evliliğin süresi ile ilgili bir bağlayıcılığı var mı? Yani birgün işler ummadığın gibi gittiğinde, hani belki sen değiştin, belki başka olaylar girdi araya, belki de 30ların öncesi sevdiğin adamla 40ların civarında baktın ki beklentiler ve benzeri bazı ortaklıklar bitti? Napıcan bacım? Aççan davayı. Tebi tebi bekara karı boşamak kolay! (ne kadar seksist değilim, bu lafın kendi o kadar seksist).

Bakın ben bunları aman evlilik kutsal susun oturun, ya da aman tu kaka hemen boşanın diye düşündüğümden söylemiyorum. Baştan da dediğim gibi, ya da doğrusunca ifade edersem evliliğe inanan biri değilim zaten. Yazının girişindeki cümleyi şıpadanak anlamam ve anlayışla karşılamamın nedeni de budur. Lakin bir şeyi değerlendirmek için, hem varlığını hem başkaları için geçerliliğini kabul etmek gerekiyor. Geçerlilik. İşte asıl mesele bu. Şimdi diyelim evlendin ve bir süre sonra işlerin iyi gitmediği ortaya çıktı. Aman beee, inanmıyom ya ille batıracam… Ben evliliğe değil, bir kadın ve erkeğin, kendilerinde birtakım dinamikleri sürekli değiştirip yenilemedikçe, 3-5 yıldan daha uzun süre aynı ufka doğru bakmalarının imkansız olduğuna inanıyorum. İnanmıyorum da bunu görüyorum diyelim. (Kendimde görüyorum asıl, sus sus)

Burada anahtar kelime ne? Kendinde yapacağın dinamik değişiklikleri. Yapabilir misin? Tarihi soru da bu işte. Herkes yapamaz ve yapmak zorunda da değil. Bu arada, hemen lafı gediğine bırakayım; bir insanla evli olmanız onu sevdiğinizi göstermediği gibi, birini sevmek için evli olmanız da gerekmiyor. Sevgi, aşk, güven gibi duygular çok uzun yıllar yaşayabilecekken, kurumsallaştırılmış her şey ölü doğan bebek misali. Bu yüzden peşinen söyliim evlenmeyince evde kalmıyorsun, bak bana, tam 27 yıldır evden ayrıyım, nooldu ibibikler!

Çıkmaza giren evliliklerde ilişkiyi yürütmeye çalışmak, kurtarma operasyonları vb çoğu zaman işe yaramıyor. İnsanlar değişiyor, hayatlar, gündem, tüm dünya değişiyor ve sen, eğer eşinle birlikte bir senkronize değişim geçiremiyorsan, darbe oradan geliyor. Geçelim tüm bu detayları, bakalım ne olduğuna. Evlilik bitti. Boşandın. Peki suçlu kim? Uzmanlar ne söyler bilmiyorum, ancak bence çıkmaza giren evlilikler boşanmayla sonuçlanıyorsa suçlu aramaya gerek yok. Sonuçlanamıyorsa o zaman bu evlilik/nikah ve işareti evlilik cüzdanını ortaya atanlara birkaç sorum olacak sayın hakim.

Birincisi, bu iki kişiye evlilik cüzdanını verme nedeniniz, kanun ve toplum nezdinde onların artık bir aile olduğunu, aynı evde yaşayabileceğini, sarılıp öpüşebileceklerini, çocuk sahibi olabileceklerini belgelemek. Ya da buna benzer ve daha sosyolojik/ekonomik/siyasal birçok neden sayılabilir. Peki o zaman, bu iki kişinin birbirini sevmesini de garanti ediyor mu elinizdeki cüzdan? Hayır.

İkincisi, bu cüzdanı verdiğinizde bu kadınla adam 30larının başındaydı. Aradan geçti 5 yıl. Bi’sordun mu abi nasılsın, abla mutlu musun, o cüzdanı alırken gülümsediğiniz gibi gülebiliyor musunuz hayata, ya da ne bileyim bi’sordun mu abicim sen beş yıldan sonra, ilk günkü gibi mi davranıyorsun karına, pşşt abla sen peki bu adamı ilk günkü gibi seviyor musun? Dedin mi? Daha doğrusu bunları sormak yetki ve niyet alanında mı? Hayır.

Üçüncüsü ve can alıcı sorum şu; Madem sen bu evliliğin gidişatı adına hiçbir hükme sahip olmayacaksın, madem bir tür ehliyet, bröve ya da pasaport gibisin… o zaman neden evlenme cüzdanlarının bir son kullanma tarihi yok? Ver cüzdanı 20 Temmuz 2009’da. 5 yıllık. 2014 Temmuz ayının 1.günü bir email, SMS ya da posta gönder.

“Sayın hedehödö ailesi tarafları,
20 Temmuz 2009 tarihinde attığınız imza ile gayet ayık kafaya evet dediğiniz evlilik akdinizde 5. Yıl dolmak üzeredir. Evlilik vizenizin ikinci 5 yıllık uzatımı için imza beyanlarınızı yenilemeniz gerekmektedir. Bu amaçla 13 Temmuz sabah saat 09:15’te dairemiz sekreterliğine müracaatınız…..”

Yani demem o ki, koyacaksın evlenme cüzdanlarına son kullanma tarihi, göndereceksin ihbarnameleri zamanında, gelen gelsin, atsın imzayı uzatsın süreyi. Ha baktın ki gelmiyorlar mı? Düşsün nikah. İsteyen uzatır evliliğini isteyen uzatmaz. Hem bu vize kuralı nedeniyle insanların gözden geçirmeleri, değerlendirmeleri, dubibakalımcılık, bibeşyıldahacılık artarak gider ve birçok evlilik kurtulur? Ne dersin? Nasılsa bir cüzdandan bir ehliyetten farkı yok, o zaman bu evlilik kurumunun bir tür geçerlilik tarihi olsun.

Hem biraz da iyi tarafından bak (yanlardan kes şöyle oooh tam ızgaralık). Evlilik vizesini yeniletmemek boşanma davası açmak kadar moralmanını bozmaz. Nebliim mesela çevreden boşanma davasına “nası yaağnı şimdiiaaa dul musun seeeaaağnn” lafını yemek yerine, “aaay nası yaniiiee biz vizeyi yeniletmedik miii? O zaman kocamınan nikaamız düştü. Aman şimdi kim gidip yeniden nikaa olcek, çook pahalı gelinlik felam. Bakarız biara” gibisinden yirmibirinci yüzyıl ağzı kaytarmalar mümkün olabilcek. Kimse size kızmicek çünkü boşanma davası açmak bir iradedir, vizeyi yeniletmemek bir unutkanlık. Peeeh, ocakta yemek unutmuş insanlarız biz noolcek? Sonra görüyoruz, işte bunlar hep “ikinci kocadan da döndü”, işte bunlar hep tükürmeli ayrılık… Bırak gelsin, sal sal sal.


Evliliği kutsadığımdan değil. Bu yazı evlilik karşıtı olarak da yazılmadı. Lakin civarımda tüm kadınların mutlaka evlenmesi ve kesinkes çocuk doğurması gerektiğine bilincinin alt ve üst raflarında inanmayı sürdüren o denli insan var ki netleştireyim dedim. Tam evlenme üzerine kavramsal kuramsal dinginlik içermeyen bir yazı yazacaktım ki bir kahvehanede (hemen belertme gözlerini, kıraathane demedim!) karşılaştığım bir kadın işbu yazı konusu vize meselesini ortaya atıverdi. Ben de evliliğe çemkireceğime, onu kurumsallaştıranlara haykırayım dedim. Verin 5 yıllık vizeli gözden geçirmeli evlilik cüzdanlarını, bak bi’dene bekar kalıyor mu…

19 Haziran 2015 Cuma

Biz aslında yoğuz

Gökyüzüne baktığınızda, eğer birkaç dakikadan daha uzun süre bakmayı sürdürürseniz, hele bir de bunu gece vakti yaparsanız, zaman kavramından giderek uzaklaştığınızı, önce gözlerinizin, sonra kafatasınızın ve son olarak bedeninizin de zihninizle birlikte uzay boşluğuna doğru hareket ettiğini hissedebilirsiniz. Sualtında yaşanan o sarhoşluk gibi, uzay boşluğuna doğru uzun süreli bakışın insan üzerinde benzer bir etkisi olduğu söylenebilir.
Uzayda 365 gün yaşam (Mars’ta Yaşam Projesi hazırlık bıdıbıdısı) projesi için geçenlerde bir gemiye binip dünyamızdan piyuvvv diye uzaklaşan Bay Scott’a imreniyorum. Ama sonra hemen yok yok diyorum, bu deneyimin kenarından geçebilirsin. O kadar uzağa gitmeye gerek yok. Kayalıkların kıyısından geçilerek gidilen deniz kenarı gibi (Saklıkent, he bacım he). Ya da meditasyon yaparken “haydi şimdi de bu mor ışıktan oluşan konfor halkasından yepyeşil bolluk bereket yaylasına iniş yapalım, elmasları zümrütleri toplayalım” der gibi. Önce gökyüzüne öylece bakıp sonra normal yaşama dönünce bu hayal ürünü gibi görünen rüyamsı halin normal yaşamdaki normal halime yapışıp kalmasını istiyorum. Loto piyangosunun en üst bi’parası bana çıksın mesela. Zenginliğin beni yoldan çıkararak stratosferin en ince yerinden atmosfer dışına hobaaa diye atabileceğine inanıyorum.
                                                 *İnsan şu fotoya bakınca teknolojiye lanet gelsin diyor ama nafile...

Bir dostum, 30’uma girdiğim gün, “daha dur 40lar daha güzel” demişti. O zaman da haklı olduğunu biliyordum sadece zaman henüz istediğim kadar hızlanmamıştı. En güzel zamanlarım bunlar. Ne yapmak istediğimi biliyorum. Eskiden de biliyordum desem yalancı olmam. Biliyordum da ne değişti? Bir adım bile ilerlememiş miyim? Hayır yok. Şöyle anlatayım.

Omlet yapacaksınız. Peynirli. Bunu biliyorsunuz. Son yirmi denemenizde hep peynirli omlet yapıyorsunuz ama o tam istediğiniz olan peynirlisinden omlet değil. Bazen peynir kaçıyor, bazen yumurta fazla geliyor. Bazen çok pişiyor vesaire. Yirmide sekiz başarılısınız beklentinize göre. Otuzla otuzbeş arasında bu böyle. Ama yaş kırklara gelince şu oluyor: Artık pişirdiğiniz her omlet peynirli omlet ve hep aynı kalitede tutturabiliyorsunuz. Ölçüye alıştı eliniz. Ya da mesela onca zamanda, yalnızca peynirli omlet yemek istemediğinize karar verdiniz ve birsürü bambaşka omletler denemeye başladınız. Ama yine aynı şey oluyor. Hangi omleti isterseniz, eliniz sanki kırk kere yapmışsınız gibi ölçüyü tutturuyor. Çünkü artık ne istediğinizi biliyorsunuz. İster omlet olsun ister pankeyk. Bu arada favorim, beyaz peynirli yumurta. Bildiğin köy işi.

Ne diyorduk? Uzaya bakma deneyimi.

Böyle bir deneyimde, bakmayı kesip normal hayatınıza döndüğünüz ilk birkaç dakikada, hayatın ne kadar anlamsızlaştığını fark etmeniz olası. Bu fark ediş, zaman geçtikçe daha da artabilir, veyahut siz normal yaşamın pratiğine o derece kapılmışsınızdır ki o birkaç dakika bittikten sonra, mesela birileriyle sohbet edip biraz da televizyon seyrettikten sonra, az önce muhteşem bir deneyim yaşadığınızı unutuverirsiniz. Mümkün. Sıklıkla yaşıyorum. Yaşıyordum yani. Üstelik bu medceziri yaşamak için teleskopa bile ihtiyacım yoktu. Işıksız bir ortamda, mesela gece geç vakit, hele benim gibi kentin içinde kentten uzak bir yerde yaşıyorsanız, işte tam da burada, gökyüzüne birkaç dakika bakmanız yeterli. Bu deneyimden her seferinde mutlu olmam gerekirken, deneyimin birkaç cümleden ibaret bir sohbet/diyalog ya da birkaç dakikalık teknoloji maruziyeti ile ortadan kalkıvermesi, beynimin bu harika görüntüyü hemen oracıkta silebiliyor olmasıydı beni üzen. Bu beni çok üzüyor. Bazen sırf bu yüzden teknolojinin neredeyse hiç var olmadığı yerlerde yaşıyor olmayı dileyecek kadar ileri gidebiliyorum. Ama dedim ki yeter. Sıra bende.

Sıkıldım. Ne istediğimi biliyor ve buna giden yolu yürüyebiliyor olmama rağmen, hala ayağıma dolanan bir sürü sürü, bir sürü mesele, bir dolu dırdır ya da aranızda bazılarının bi bitmeyip gitmemesi yüzünden, zaman kaybediyorum düşüncesinden sıkıldım. Bu bazısına isteyen herkes dahil. Yönetimden yürütmeye, idareden muhasebeye. Bütün birimleriyle topyekün bir hayatın içindeki incik cıncık herkes. Peki ama buna dahil olmayan hiç mi yok? (aklıma doksanların meşhur klişe diyalogu geldi. Bıdıbıdı var mı? Yok. Hiç mi yok?)

Buna dahil olmayanlarınız arasına; Carl Sagan deyince yüzünü buruşturmayanları, tam mesaili yaşamına ekli iki çocukla bitmeyen haftaiçi iş-haftasonu aile gezmesi trafiğine rağmen mesela elinde gitar hala müzik yapmaya uğraşanlarınızı dahil edebilirim. Buna, otuzundan sonra üniversite okumak için işinden istifa eden ve/veya akademik çalışma uğruna nohut oda bakla sofa yaşama razı gelenlerinizi, biriktirdiği tüm parayla dünyanın absürd addedilen mekanlarına (ay Bali dururken o dağ başına niye gittin ki? Kim naapsın o eski Afrika yerlilerinin köyünü teallam yae!) gidenlerinizi de dahil ediyorum. Kısacası şu hayatımı neşelendiren repliği anlayabilen herkesi bahsettiğim istisna listesinde tutabilirim. “Hayatımdaki herşeyi bilmek istemiyorum. Ben şaşırmak istiyorum!” (ingilizcesi daha havalı inan)

Gökyüzüne birkaç dakikadan daha uzun süre bakmayı sürdürürseniz, hele bir de gece vakti, zaman kavramından giderek uzaklaştığınızı, sırayla gözlerinizin, kafatasınızın ve bedeninizin zihninizle birlikte uzay boşluğuna doğru hareket ettiğini hissedebilirsiniz. Demek istediğimi anlayabilmeniz için, bu deneyimi bir kez olsun yaşamış olmanız gerekir. İşte tam o anda, bu evrende yalnız olduğunuzu düşünün. Düşünün evet. Çünkü gerçekten yalnızsınız. Ben ne zaman bu evrede olsam, hemen Yalan Dünya’nın Zerrin’i gibi gözlerimi pısarak kendime diyorum ki “kıııız aslında bunların hepsi bir hayal ürünü. Evrende senden başka kimse yok. Enöeöe! Kııız! ezik misin sen?” Nasıl iyi geliyor anlatamam...


İşte bunlardan birinde, karar aldım karar verdim. Madem aslında siz yoğsunuz, o zaman o incik cıncıkların, tüm mes’elelerin, dertlerin, ay bi bitip gidemeyenlerin n’olacağını düşünmeye gerek yok. Çünkü hiçbiriniz yoğsunuz. Siz hepiniz ben tek. Oh be. Böyle düşününce bi’raaadladım bi’raadladım... Şimdi lütfen, konuyla ilgili olduğunu düşünenler gidip gökyüzü inceleme işine soyunabilir, meditasyon-yoga-nefes ve daha bir dolu yöntemden sonra fişşek gibi gündeme düşecek olan zihin zortlatmada dünyanın tercihi olacak bu olayı deneyebilir. Ben hiçbir şey anlamadım diyenler için koridorun sonunda solda bir kapı var. Girip içeride bekleyin, örtmen birazdan gelcek.

13 Mayıs 2015 Çarşamba

yalan, cosmos ve kuantum

bir yazının veya kitabın, bir konferans ya da söyleşinin, televizyonda bir haber programın vesaire, başlığına baktığımda, eğer onca kelimeden yarısını bilmiyorsam kesinlikle izlemem/okumam. Önce okumam gerekir çünkü. Ayıp olmasın diye. Yoksa Duman konseri diye gidersiniz AKP mitingi çıkar. Misal Tinin Görüngübilimi kitabını tin ve görüngü hakkında azbuçuk bilgi sahibi olmadan okumaya çalışmadım. Sırf sorduklarında okudum demiş olmak için okuduğum tek kitap Secret, o gün bugündür de evrene mesajlarımı 8.dalga 6.06x10-23Hz üzerinden gönderiyorum ki yeşil kuyruklulara yem olmasın. Yani demem o ki bilmediğin kitabı lütfen gidip mektebinde okur musun canım kardeşim! (şuraya da kibarlığından küfredemeyip lafın canına okuyan bir madam çizelim.)

Biz beynimle böyle anlaştık, öteki türlüsü beni bazen (her zaman değil) hiç istemediğim diyalogların, repliklerin, düşüncelerin ve tartışmaların içine itiyor. Bu yüzdendir ki bir zaman önce, “kuantum şimdi şöyle oluyür, misal ben buradan gözlerimi kısaraktan size bir bakıyürüm, beyinciğinizdeki minnak topçuklar yerinden oynamak suretiyle...” kafası ve şu linkteki kafa (http://www.womenist.net/tr/p-6307/nuray-sayarinin-ask-kuantumu-ile-hayatinizi-degistirin.html) bir araya gelip gerçek bilimin yerini almaya çalıştığında bütün duyargalarımı kapadım (onlara kapadım. Lakin anneannemin konuyla ilgisi ne onu bir türlü çözemedim, varmış tabii. Zaten ne olduysa anneannem Seyit Mustafa’ya aşık olduğunda oldu, biliyodum!)

Aman da R.Feynman’ın ya da Carl Sagan’ın yerini alıyorlar gibi düzeysiz bir laf etmiyorum. Sakın! Demek istediğim, kozmozu bunlardan öğrenecek değilim, hele kuantumu? Asla! Sevgilimle ilişkimde, patronumun bana davranışında, bir konsere gidince ya da görücü gelince nasıl davranacağım konusunda eğer duygularım, enerji, kuantum parçacıkları, geçmiş yaşamım, zigotluk dönemim falan etkiliyse neredeyse yüzyıllardır psikoloji diye (size nazaran gayet bilimsel) bir alan yok mu? Kim dedi Higgs Bozonu’nu kırık kalpler durağında arayın diye? Teallaaam! Şaşırdın iiiice sennn derdi anneannem.

En kızdığım şey bilime şirk koşulmasıdır. Böyle deyince çok komik oldu değil mi? Ama öyle. Adamlar akciğer kanserine aşı bulmuş Küba’da, ABD hemen demiş ki gel bana anlat satın alcam ben bunu (haberi iyice cıvıklaştırdım tabii, olay şu, adamlar aşı buluşu bulmuş...) Ama öte yandan giderek artan homeopati diye bir şey de var. Bu daha ilginç de mi yavrum? Napıyorlar bacım? Gidin sosyal medyada paylaştığım haberi okuyun (reklam gibi olmasın Facebook’ta). Yok yok durun. Google’ı açıyorsun. Yalansavar yazıyorsun. O bloga giriyorsun, sonra ben nası bikimseyim etraflıca anlıyorsun. Aynen bu kafadayım diyorum yani. Orada aşılarla ilgili ve bir de homeopatiyle ilgili yazılar var. Bi’yol oku allasen, çokeylencen bi bak. (Sanahaber niye var bikerem!?!?! Al burdan oku ama dipnotlara kadar oku ki pirzola etkisi yapsın. http://yalansavar.org/2012/06/12/tavsanin-suyunun-suyu-1-homeopati-nedir/)

Tedavi edilemediği için. Birçok insan var ölen. Sen hissedebiliyor musun ölüm nasıl bir şey? Yakını ölmek nasıl bir şey anlayabiliyor musun? İlaç yokmuş, ölmüş adam. Doku, kan, organ bulamamışlar ölmüş. Daha kötüsü, ebeveyni ilaçlı tedaviye inanmıyor diye bir bebe ölmüş. Bir başka kıtada, insanların 102 yaşına kadar yaşaması nosnormal bişeyken, bambaşka bir kıtanın hemen ucunda 301 kişi ne tuhaf öldüler. Birkaçı yüzme de bilmezidi ne yaptı acaba... hatırladın değil mi. sonrasını yazmayayım da herkes gibi bugüne özel beyanda bulunarak normalleşmeyeyim. Ben öyle olmayayım en azından. Beyan verenlere kızdığımdan değil, birşey desem de birşey olmadığını bildiğimden. Daha faydalı olayım.

Tedavi olun. Tıbba güvenin. Homeopatiymiş, kuantumla hopadanak migrene çareymiş, bırakkkk bunnarı! Doktorlarla dalga geçmeyin. (Bizimki durur mu yapıştırmış cevabı; ama hanki doktorlar? Doktorumun Öz’ü de doktor yannış mıyım? demiştir) Kabul. Her doktor değilse de hipokrat yeminini ciddiye almış olanlar. Ölüyor insanlar, hatırladın mı? Bilime güvenin. Kuantum senin bokundaki boncuk değil. Kahve fincanında uçuşmiyi elektronlar. Çok merak ediyorsan birkısım harika insan arkadaşlarım gibi otuzundan sonra kurulu düzenini tepetaklak edip bir üniversitede Fizik okumaya başlayabilirsin. Sıkıyorsa okursun yani. Sıkmıyorsa kitabını okursun (benim gibi). Ama kuantum terbiyeli aşk suyuna evren analizlerini okumayın çok komik. Fizik kitapları komik değillerdir. Feynman’dan Sagan’dan T.Rutherford’tan ya da en azından Space.org’tan birşeyler okuyun anlatabildim mi?

Ha bir de aşı olun korkmayın. Aşıdan ölen birkaç kişi bulabilirsiniz belki lakin fakat ve ama vebadan, dizanteriden efendime söyliim koleradan bildiğin bir şehir dolusu insan ölebiliyor. Oluyor bunlar. Duyuyoruz. Dikkatli ol emi çocuğum?

Yazının kapanışı budur. Hislerinizden öperim.

7 Mayıs 2015 Perşembe

uyku kaçınca E2'de. şaka şaka. bizim evde (29/01/2015)

(29 Ocak 2015 - 05:00 suları)
bütün gün aşırı gergindim, birkaç kötü (araları geçelim.) kötüydü işte. Sonra bir şarkı çalıyordu. Ağlıyordum. Ama o kadar komik bir şarkıya bu kadar ağlanır mı diye sayıklarken şaşkın, kendimi içime atmışlığım aklıma geldi.

eskiden kendimle konuşurdum (ciddiyim), oohhoo sen hiçbilmiyosun zaman içinde bir kütle yarattım şimdi onlarla konuşuyorum bakınız bir blogum da var eski meski. Tek başına sıkıcı oluyordu. Böyle en azından arada kütleye sesleniyorum falan. İhmal edilmişlikleriyle ne zamandır huzura varmıyorlar lakin ben affediciyimdir, unstoppable olabilirim ama unforgiver değilim.

ben dedim. Bu gidişin sonu iyi değil dedim. Ne güzel İzmir’e sepetlemiştim kendimi, sakin sakin. İşte hep Almanlar yenilince biz de yenilmiş sayıldık ya, ondan. Ha ne diyordum? (arada dürt, beni konuya çek, yoksa ben daldan dala geçer, seni sahilde elinde kağıt helvayla bırakıp kaçarım). Aaah! dedim. Böyle derinden derinden dedim. Son hatırladığım gitmek istiyorum diye ağladığım. Sonra...

dedim ki kızım (buradan sonrasında yazar kendiyle konfidenşıl konuşmuştur, ileride ünlü olunca deşifre ederek “ay bunu da mı demişim kıh kıh kıh” diye dalga geçmek için kendine karşı kullanacaktır). Tam o sırada Sanfransisko’da bir barda;

buraya nasıl geldim, dedi dedektif Hörbkriştingbuhakh, her gece gelsin siesaylar gitsin sherlocklar. bir yandan yeni nesil how to get away with murder öte yandan mentalist ve hep kuul abla on sezona manşet Bones ile elimin altında bunu kesin yazmalıyım diyerek not almadığım bin küsür kurgu, detay, karakter... buraya böyle geldin... tamam itiraf ediyorum “katil akbil!”

"çalışırken ne dinliyorsun şekerim" diyenlere durur muyum hemen yapıştırdım matematik çalışırken mi fizik çalışırken mi hahahahyt! (orcinallikten yanayımdır. O yüzden hep bir fransız şansonları, italyan düetler, mezzolar altolar... oh mondiyö! şuraya da bir QED bırakayım ki zeki olduğum anlaşılsın.) Çalışırken klasikten vazgeçemiyorum şekerim. yazar burada "havasından geçilmiyooooor" cinaslı kafiyesi yapmak istemiştir. olmuş mu? olmamış mı? Ayyyy yaptım oldu!!!!

sabah görcem hepinizi, masabaşında "aman yareppim yine ne yapmış buuuu? ne içtin yavrıcığım mode ON” kahvenizi yudumlarken (yukarıda adı geçen ve sen bunu okurken muhtemelen soğumuş olan) noolur yalvarıyorum bak, o kaaveyi püskürtmeyin! insan çalışcek orda!

ben mi? mis bir kahvaltı, komşularla vals (ankaradakinin saray olduğuna inanıyorsun da benim kraliçe olduğuma neden inanmıyorsun demiş yazar), ardından acayip şık giyinezeğim ve bebelerle tiyatoraya veyahut müzeye gidezeğim. Yaşımı almışım başımı almışım neyapazağidim?

korktuğunuz başınıza geldi. aldınız başınıza belayı. ooooh mis! yapın bir kahve, arkanıza yaslanın. Saat sabahın dokuzu ve sekiz sütuna manşet okuyorsunuz (bu ikisini hatırlayanlarla dinozorlar gecesi yapalım.) bu vesileyle siz aziz ve muhterem straz taşlı kitleme geçmiş olsun diler, tüm hayranlarımı öptüm kib byy! (işte bu manyak yazdı o kitabı. Hadi diyelim bissüre kaçtın, YÂD yakında tüm kitapçılarda kol gezecek o zaman napıcan?)

ben söyliim napıcan:
Buraya denizi çiziyorsun ya? Suları mavilere boyuyorsun ya? Kayıktı martıydı serinlikti falan... Balıkçıyı da çiz be güzelim. Geceyi de sabahı da. Yoksulluğu da koy kenara. Şurada belki “kader diye bişi yok taaaam mı” demeyi özlemiş birileri vardır, şuraya da bir Zuzu çizelim. Evet. Sipanekedinimizamin.

30 Nisan 2015 Perşembe

bir simit bir çayla, hoşgeldin proleterya... (Ağustos 2006-II)

II.

Geçen hafta yazımızın başında şöyle demiştik: “Türkiye bütün sınıfları ile Amerikanlaşmaktadır, Amerikanlaşmıştır ve ama buna rağmen hâlâ kapı gibi işçi sınıfımızın varlığı, metropollerde, kentlerde ve kasabalarda bu her türden dönüşüme direnen yüzüyle -ve yalnız bırakılmadan- hak ettiği arındırmaya kavuşmalıdır.”

Bir siyasi değişim sürecini toplum üstünden okuyarak yorumlayabilirsiniz. Hiçbir siyasi terim, kavram ya da kaynak kullanmadan da başımıza gelenleri anlayabilirsiniz. Etrafınıza şöyle bir bakın. Eminönü’nde bir saat geçirin, Anadolu’da bir kasabaya gidin ya da Esenler Otogarı’nda kafe ve lokantaların olduğu yerde bir süre gezinin. Ne demek istediğimi anlayacaksınız. Ben toplumdaki çözülüşü, diğer bir tanımla çürümeyi ve dağılışı belirli kavramlar ve örnekler üzerinden incelememi sürdürüyorum. Bu hafta sizinle kahvaltılık bir şeyler arıyoruz.

Aklıma gelen en eğlenceli, en eski, en güncel, en ucuz, en sevdalı ve doğayla en çok iletişim kurduğumuz kahvaltı türüdür susamlı simit ve çay. Siz hiç vapurdan kuşlara simit attınız ve selamlaşıp onların “afiyet olsun” çığlıklarını dinlediniz mi? (Bu cümlenin, “İstanbul Vapurunu Seçiyor” kampanyasında da kullanılmadığını umarak yazıyorum kontrol etmeye vaktim olmadı, belki de o rezilliği görmeye isteğim yoktu, bilemiyorum). Bazılarımız için hem kurtarıcı hem de “tek yol simit!” türünden zorunlu bir beslenme türü olduğunu bilirsiniz. Çoğu zaman, karbonhidrata –sıkça hamur işi olan türüne- dayalı gıdalarla beslenme mecburu sınıfım çok iyi bilir. 

Güzelim simitle bir sorunumun var oluşu, işte tam da geçen hafta bahsettiğim projelerden birine denk düşüyor. İstanbul’un “küçük burjuva”laştırılmasıdır sorunumun açık adı. Sınıfı reddetmekle, unutmakla, hiçe saymakla kalmayıp bir de ondan başkalaşmış başka başka katmanlar yaratarak bölmeye çalışan bu kirli ideolojinin bir küçük burjuva kanalından bir başka ve daha kirli burjuva kanalına aktardığı ve rantlaştırdığı simit dünyası üzerinden isyan etmek istiyorum dönüşüme ve dönüşümün nezdinde reddediyorum bu susamlı küçük kabadayıyı!

Dönüşümün bir başka türünde, Taksim’e yolu düşenlerin gördüğü ilk değişim, zamanında “simitcıeeee” diye bağırarak ve zabıtadan tüyerek simit satan temiz yüzlü Anadolu insanımızın yerini alan, yüzündeki bakış ve çizgiler yıllara inat değişmese de üstlerindeki kılık kıyafet kırmızı/bordo üzerine altın sarısı bantlı halde tekdüzeleştirilmiş, birbirinin kopyası satıcılar oldu. Yanlış anlaşılmasın, değişen simitçilerimizin kendisi değil, yaftası. 
Bu renk seçiminin ve değişimin ardındaki “akıl”, birkaç yıl önce bütün tabelaları kahve üzeri pirinç versiyonuyla değiştirerek İstiklal’e o tarihi görünümünü vermeye çalışmıştı. Aynı akıl, yolları granit kaplıyor ve sanırım gelecek yıla da bu granitleri yıkatarak “İstiklal’de bal dök yala yarışması” düzenleyecektir. Turizme katkı anlamında daha ne yapılabilir diye sormaya gerek yok. Malum belediyenin sitesine girin, bakın! Ya da olmadı doğru büyükşehire!

Bu yeni format simitçiler, izinle çalıştıklarından artık zabıtadan da kaçmıyorlar. Sadece boyacılar ve mendil satan çocuklar belki... Geçenlerde gözüme bir manzara takıldı. İki zabıta bu simitçilerden birinin yanına geldi ve biraz konuştuktan sonra simitçi tablanın altından bir paket çıkarıp onlara uzattı. Sonra zabıtalar kenarda oturan ve ekmek parası için fırça sallayan boyacı amcama “uğradılar”. Amcam pek oralı olmayınca da kovaladılar. Zavallı adam iteleme kakalama arasında caminin arka sokağına kaçtı. 

Nerede kalmıştık? Simit? Toplum mühendislerinin dönüşüm projelerinde bir madde haline gelmiş ve benim de dönüşümü üzerinden okuduğum simit. Dönüşüm sadece simitçilerin tektipleştirilmesinde yaşanmadı. Yalnızca İngiliz veya Amerikan kahve evlerinin İstiklal’i basmasında da değil değişim... Birkaç yıl önce İstanbul’da sokakta simitçiden veya hiç olmadı pastaneden alınan simit, “kurumsallaştı!”. Simitin halkası kurumsallaşırken şekli değişti ve içine yalnızca evlerimizde yapılmakla kaldığını sandığımız modelde türlü eklentiler sokuşturuldu ve simitin orijinal tadı bulanıklaştı! Emek, ülkemin her santimetrekaresinde sömürülürken simitin üzerindeki emek de giderek burjuvalaştı! Sattığı simitten aldığı paraya emeğin karşılığı diyenlerin yerine de emek eşittir rant denklemini kuran bir sınıf geldi.

İstanbul’un her yerini kızamık tanesi gibi basan “simit ev”ler, tabelalarına bir simit resmi yerleştirip biraz da peynir ve domates dilimiyle kendi simit dünyalarını yarattılar. Simit Dünyası, Simit-Ev, Simit-çi, SimiT, gibi türlü versiyonları bulunan bu evlerin “Simit-World” veya Simit-Port olanının çıkmasına ramak kaldı. 

Bu simit evler, sabah öğlen tek alternatifi simit olan insanların “sınıf atlamış” versiyonunu temsilen, “eğer biraz daha paran varsa gel, yanında peynir ve domates ve hatta bal ve çay da var” mesajını iletiyorlar şehre her gün. Dahası, eskiden bir simiti meydandaki heykelin gölgesinde paylaşan sevgililerin yerini artık dişinden tırnağından arttırıp masa başında çay-peynir-simit üçgenine hapsolmuş aşklar aldı. Popüler müzik denilen cıstak cıstakların çalındığı, gençlerin dershane-okul-parttaym iş molasında buluştuğu bu mekanlar, eğer biraz kafa yorulursa ve hesabı yapılırsa, kendi yağıyla kavrulan üretken bir simitçinin, mikro kredi alarak kısa zamanda “simitbey” veya “simitağa” olmasını sağlayacak kadar kârlı. İşte bu simit dünyalarından Taksim Meydanı ve İstiklal Caddesi’nde de adım başı açıldı. Önce meydana 5 katlı, sonra İstiklal’e her elli metrede bir, iki veya üç katlı bir tane konuşlanıverdi. Şimdi İstanbul’da küçük bir tur atma fırsatımız olsaydı, inanıyorum ki otobüs duraklarımızın sayısı kadar simit “mekanı” olduğunu görebilecektik.

Simit, simit olalı, benim bildiğim en lüksünden, biraz peynirle ve çayla yenirken (çocukken annem sokaktan geçen simitçiden simit alırdı ve arasına peynir koyup fırında biraz ısıtırdı, aman da ne güzel yenirdi!!!), şimdi sucuklu, kaşarlı, tulum peynirli, sosisli, zeytinli, sadeli gibi modelleri ile çay, kahve, meyva suyu veya ayran ile “gidiyor”. Pek tabiî bir sürü kurabiye, pasta ve börek cinsiyle aynı vitrinde.

Bir simit bir çayla...
Biraz da lafı dolandırmadan asıl söylemek istediklerimizle bitirelim yazımızı ve kahvaltımızı da biz yine bildiğimiz yöntemle yapalım. Geçen hafta bitirirken, “halk bunu istiyor” şiarına olan yaslanmadan bahsetmiş ve burjuva ideolojisinin bu yolla kendi kirini nasıl bulaştırmaya ve bu sırada haklı çıkmaya çalıştığını söylemiştik. Devam edelim.

Halk bunu istemiyor. Halk, Taksim Meydanı’nın keyfini sürerken, bir Cumartesi öğleden sonrasında, kuşlarla birlikte simit yemek istiyor. Halk, kahvesini ister köpüklü Türk usulü; ister çekilmiş isterse de demli çayını ince belli bardaktan içmek istiyor. Halk kurabiye de yemek istiyor, sandviç de. Sağlıklı ev yemekleri de. Ama bunlar için dayatılan anlamsız içerikli menüleri ve sunulan hesap ekstrelerini reddediyor! Halk, iki katı fiyat üstünden yüzde yirmi indirimli süper taksitli giysileri sürekli borçlandırılarak almayı reddediyor, her ne kadar yıl sonu tüketim miktarları tersini gösteriyorsa da, ya bu verilerin halkı bizim bildiğimiz halk değil özel bir “sınıf”tır ya da isterseniz konumuzda geçen halk kelimesini işçi sınıfı ile değiştirerek tekrar okuyun. O zaman tırnak içindeki sınıfın sömürücü sınıfın ta kendisi olduğunu ve toplum mühendisliğinin dönüşüm programında bu sınıfa katmanlar halinde, alt gruplar ekleme yarışında maalesef biraz galip gelindiğini göreceksiniz. 

İstanbul küçük burjuvalaştı. Amerikanlaştı ve o kişiliksiz sınıfın etrafında, kendi sınıfsal kimliğini bilmeyen bir sınıf katmanı oluşuverdi. Hala bu sınıfsal yapının işçi sınıfından uzak olduğunu, daha doğrusu işçi sınıfının bu ideolojiyle kirlenmek dışında o halkaya eklemlenmediğini hatırda tutmak lazım. Geçen hafta kapanışta söylediğimiz lafın da arkasında durmak lazım. Tarih ve mücadele bize, İstanbul’un hangi şartlarda gerçek bir kültür başkenti olabileceğini göstermektedir. Neler yapılması gerektiğini söylemek o kadar da zor değil. Dönüşümü üzerinden okuduğumuz susamlı küçük burjuvamız bize yol göstermektedir. Toplum mühendisliği Türkiye’yi Amerikanlaştırma projelerinde başarılı oladursun, hala elimizde olanın da farkına varmamız gerektiğini bağıra bağıra söylüyor bize. Yanı başımızda hala “kapı gibi” işçi sınıfı var. Kirli burjuva ideolojisini her soluğunda biraz daha içine çeken ama tamamen dönüştürülmesi o kadar kolay olmayan (ve olmayacak olan) işçi sınıfının bu dönüşüm mühendislerine ve projelere yenik düşmemesi için ne yapılması gerektiği ise ortadadır. Mücadele sadece bir kulvarda verilmeyecektir ama kulvarlardan biri de burasıdır. Tam da kentin göbeği. Sınıf da tam karşınızdadır. İşte onurlu, arınmış ve gayet sınıfsal bir kahvaltı; Bir simit bir çayla, saygıyla selamlarım: “Hoşgeldin proleterya!” 

Küçük Amerika'nın Sandwichleri (Ağustos 2006-I)

(yayın tarihi Ağustos 2006'dır. 2 bölümden oluşur.)
I.

Türkiye'nin 80 sonrası sosyo-ekonomik yapısı üzerine yazılabilecek her metin, genel olarak belirgin bir tezi savunmaya, bir şekilde bir yerinden bu teze tutunmaya çalışacaktır. Gerçeklerden kaçamayız çünkü... Bu tez, Türkiye'nin yapısal olarak gittikçe Batı kültürünü içselleştirdiği mesajını taşır. "Türkiye, Küçük Amerika",  bu tezin terimleştirilmiş hallerinden biridir. İşte size, bu çok genel geçer ve çeşitli şekillerde dillendirilen tezin bir başka terimi; "Amerikanlaşma"

"Türkiye, iç ve dış yapısı, ekonomisi ve sosyal sınıfları ile Amerikanlaşmaktadır."

Türkiye bütün sınıfları ile Amerikanlaşmaktadır, Amerikanlaşmıştır ve ama buna rağmen hala "kapı gibi" işçi sınıfımızın varlığı, metropollerde, kentlerde ve kasabalarda bu "her türden dönüşüme" direnen yüzüyle -ve yalnız bırakılmadan- hakettiği arındırmaya kavuşmalıdır.

Burjuva ideolojisi hangi kanattan saldırırsa saldırsın, bahsi geçen dönüşüm işçi sınıfı için bir "dönüşüm" değil, bir "çamur sıçratma" kıvamında kalmıştır, kalacaktır ve kalmalıdır. Değişen; kentler, insanlar ve belki bazı sınıfsal yapılar olsa da işçi sınıfı bu dönüşüme ayak diremeli ve uygun adım marşta "ritm bozmalıdır".

70'lerin dirençli çıkışlarının yerini 80'lerin sakin ve olduğu yerde devingen içine kapanık yapısı aldı. Düşünce suç oldu, ama aslında sadece bazı düşünceler suçtu. ‘80 darbesinin bir daha yeşermemek üzere yerle bir ettiği gelecek umutları bir yana, 90ların ortalarına kadar serbest piyasa ekonomisi ile "globalleşme"nin getirdiği sosyo-kültürel değişim, bize kapitalizmin aslında "iyi huylu bir çocuk" olabileceği yalanını yutturmaya çalışıyordu. Öyle ki umutlarımız topraktan her uç verdiğinde, eskiyi hatırlatacak bir proje ortaya atılıveriyor, canımız yandığı oranda da sadece bize sunulan "yeni" sisteme ayak uydurmanın daha iyi bir yol olduğuna inanmak zorunda bırakılıyorduk. 80'li yılların ortalarında işaret parmağını sallayan sistem, 2000'li yıllara gelindiğinde elma şekeri vaad ediyordu. Toplum mühendisliği fakültesinin yeni mezunları da var güçleriyle bize bu şekerlerden satmanın yollarını aradılar. En tatlı şekeri bulmak zor olmadı. "Made in USA"
"Gelişiyoruz, öğreniyoruz, teknolojiyi kölemiz ettik Allah seni inandırsın, bak işçisinden ustasına herkeste bir cep telefonu, işte medeniyet! Üstelik ben engellilere mutluluk saçıyorum," şeklinde tanımlanıyor bu yeni durum. Üstelik bir de şiarları var bu sıfatı üstümüze sıçratanların; "Halk bunu istiyor"

Halk derken... Sınıf kavramının unutturulmaya çalışıldığı bir durumda halk kelimesi, nereye koysan gider türünden bir kurtarıcı işlevi görmekte ve toplumun tamamını bir anda kenetleyivermektedir.

Verilen mesaj açıktır; İşçi de olsan, burjuva da deseler sana, aynısın. Gelişiyorsun, büyüyorsun. Daha ne istiyorsun? İstanbul'da bir zamanlar, "inşaat işçisi Marlboro içiyor ama" diyen zihniyet, şimdi "İşçide bile cep telefonu var" diyebiliyor ve haklı görünüyor. Peki, haklı mıdır?

Toplum mühendisliği fakültesi yeni mezunlarını veriyor
Dur durak demeden çalışıyorlar... Özellikle İstanbul'un hali üzüyor beni bu projeler içerisinde. En büyük dönüşüm burada gerçekleşti. İstanbul'un taşı toprağı altındırdan bir türlü vazgeçirilmeyen halk da bu dönüşümün renkli konuğu olarak esprilerine malzeme oldu program sunucusunun.

Son 18 yıldır İstanbul'da yaşıyorum, dolayısıyla size bu Amerikanlaşmanın en gerçek örneklerini, kendi gözlemlerimle İstanbul'dan verebilirim. Elbette bütün yaşanmış gelişmişlik ibarelerini bir kalemde silerek "eski günler geri gelsin, çamurlu yollarda gezelim, şehrin ortasında şehirlerarası otobüslerin altında kalalım üstgeçitsizlikten, kıvranalım eğitimsizlikten" zırvalığına da bulaşmaya niyetim yok. Yapılanların bir kısmı yararlı olmuştur elbette. Benim derdim Amerikanlaşan yüzüyle İstanbul'la. Bir de içi boşaltılan eğitim sisteminden dertliyim bir öğretmen olarak ama onu bir başka yazıda deşmek lazım. Sizlere bu hafta, Amerikanlaştırılan İstanbul'dan görüntüler aktarmak istiyorum. Gelecek hafta ise bir haftasonu klasiği olan kahvaltıya değineceğim. Sınıfın susamlı küçük burjuva ile olan kahvaltısına...

Biraz kül biraz duman; yanında ne alırdınız?
Dönüşümü incelerken veri alınabilecek öznelerden biri de simit. "Susamlı küçük burjuva" sanırım ona bugünlerde takılabilecek en kült isim! Ama gelin önce, "simitimizden önce" nerelere kadar uzanan elleri görelim. Böylece, "yahu kimin aklına geldi şuncacık simitten bir cafe-ev projesi yaratmak?" şeklinde dillenen ve yakında fikrin sahibine pazarlama nobeli vermeye kalkabilecek liberal şaşkınlığı anlayabiliriz hep beraber...

Yabancı bir sandviç evi Türkiye'deki ilk şubesini açtığında, ki internet sitesi Ocak 2006 dese de, yıllardan 2002 idi. Mecidiyeköy'deki şubesinden sabahları kahvaltı niyetine aldığım tost ekmeği arası beyaz peynir ve süslemeler (biz marul-domates-salatalık deriz genelde) ile en azından poğaça-çay menüme haftanın birkaç gününde renk kattığımı düşünüyordum. Bu mütevazı görünümlü markanın (çalışanlarının komik kıyafetlere büründürülse de özünden bir şey kaybetmemiş insanımız oluşudur beni markaya karşı bu tanımı kullanmaya iten) yurtdışındaki statüsünü ise 2005 yılında gittiğim New York'ta, her öğlenini o markanın sandviçleriyle geçiren ofis arkadaşımdan öğrenecektim. Ve yine öğrenecektim ki obeziteyi sütte veya peynirde bulunan iki masum bakteride arayan Amerikalılar için öğle yemeklerinde değişik tatlar denemek şöyle dursun, takıntısı olan pizza, sandviç veya salatadan bir günlüğüne dahi caymak en büyük günahtır.

Kimisi yiyecek başka bir şey bulamadığından, kimisi ölüm derecesindeki zayıflığını korumak adına, kimisi de tek tip yiyecek diyetinin obezliğini azaltacağını duyduğundan mıdır nedir, salata New York'ta en çok tercih edilen öğle yemeğidir (ama bu salata, üzerinde tuhaf binbir çeşit yağlı ve baharatlı sosları ve içine katılan et, türlü sebzeler ve yanında yenen cipsi ile karmakarışık bir salata). Aklıma, yıllar önce bazı ses sanatçısı ünlülerimizin başlattığı, "güzelliğimi ve kilomu sadece makarna yeme diyetine borçluyum... Bütün gün maydonoz suyu ile yaşıyorum... Her yemekten sonra kusuyorum (bu söylenmeyen türüdür)" şeklindeki kampanyalar geldi. Bu sayede Amerikalı güzellere benzemeye çalışan bir sürü genç ve güzel (hafif balıketi) kızımız obeziteyi aratacak düzeyde anorexia ve blumia sınırında yaşadı uzun yıllar. Hala yaşayanları ve ısrarla özendirenleri var.

Nerede kalmıştık? Burjuvalaşan... Evet, Taksim başta olmak üzere bütün merkezleri parselleyen bilindik Amerikan ve İngiliz kahve evleri gibi bu sandviç markası da Türkiye'yi parsellemeye karar vermişti. Yıl 2002 idi ve markanın planları "tutmadı". Suya düşen planı, "kapitalistin kâr marjı, global hedefine yetmedi" diyerek yeniden tanımlamak boynumuzun borcu olsun. Önce Mecidiyeköy'deki şube kapatıldı. Sonra Taksim ve diğer şubeler. Sonra da markanın esamesi yine bilmemkaçbin şubesiyle mesken tuttuğu diğer ülkelerde okunmaya devam etti. Derken... Zaman içinde sönen yanardağ birgün patlamaya karar verdi. Diğer bütün dönüşüm aktörlerine yakın zamanlama ile.

Bir Türk firması, bu markayı yeniden "keşfetti" ve içinde bulunduğumuz yılın Ocak ayında marka tekrar piyasamıza giriş yaptı. Hem de nerede dersiniz? "Cadde"de. Sizler de çok iyi bilirsiniz ki bir markayı halkın kanına sokmanın ve kült haline getirmenin en iyi yolu, en azından ilk şubeyi İstanbul'da Etiler, Bağdat Caddesi, Akmerkez ve şimdilerde Metrocity, Canyon ve adlarını ezberleyemediğim mantar gibi türeyen alışveriş merkezlerinden birinde konuşlandırmaktır. Sonra da kültürel ve maddi düzeylerine göre diğer semtlere ve nihayetinde "Anadolu'ya" serpiştiriverirsiniz. Böylece kendisine yıllar boyu ezik olması ve durması öğretilen "halk" da "kıvanır, gönenir" ve "gelişir." Yabancı sermayeyi kapımızın dibinde görünce heveslenmemiz ve sanki bir üst sınıfa atlayıvermişiz gibi sinir uçlarımızın ukalalaşması beklenir. Halbuki biz hep ezik geldik ezik gideceğiz, bu da asla unutturulmaz. Evet, sınıfım asla unutmaz!

O caddedeki sandwich dükkanından beslenen kişi elbette ki şu marka blue jean giymeli ve bu marka telefonla konuşup bilmemkimin konserlerine koşmalıdır. Ama dikkat edilmesi gereken, bu mekanların önceleri (en azından marka hastalığı bütün kente sardırılmadan) tek bir lokasyonda türetilmesidir. Marjinaller ilgi çeker, arzı talebinden büyük olan ticari malın... Teorisinden uzaklaşarak ve oldukça yalın haliyle, kaçan kovalanır ve insanımızın kanına tepeden itibaren sokulacak olan bu yeni trendlerin ince bir planlama ile sınıf sınıf tüketilmesi sağlanır. Sınıf sınıf tüketilen bir "şey" giderek "ama herkeste var, herkes gidiyor"a mı dönüşüyor yoksa bazıları buna özenti mi diyor ne dersiniz? Başlığımızdaki sınıf olan işçi sınıfıdır ve bu özentilere gerek maddi gerek sınıfsal nedenlerle fazla bulaşamamaktadır, bulaşmamaktadır. Metrocity'de işçi sınıfından, gerçek işçi sınıfı kesitinden birilerini bulma olasılığınız, Pisa Kulesi'nin düzelme olasılığı kadardır. Ama yine de bu dönüşümler işçi sınıfının tek akşam eğlencesi olan televizyon ekranından ya da tek haber kaynağı burjuva ideolojisi üreten basınından öğrendikleridir ve yaşamın bundan ibaret olduğu sandırılmaktadır.

Marjinal olacaksın... Hatta öyle ki önceleri sadece Etiler'de açılan ve başka şubesi ancak ve ancak Bebek'te çok sonraları görülen bir İngiliz patissiere (pastane canım, ne kasıyoruz ki) de ününü böyle tutturmuştu. Not edelim, bahsi geçen sandviç evinde sandviç fiyatları yeni lokasyonuna bakılarak nerelere tırmandırılmıştır bilemeyiz ama yukarıda örneklenen kahve evlerinde bir fincan kahve 5-7 YTL, pastanede ise bir kurabiye 5 YTL'dir. (Not: Güzelim simit bütün bu dirençlere rağmen hala 50 kuruştur. O da dışarıdaki gezici simit araçlarında. Yazımıza konu Susamlı Küçük Burjuva'nın en ucuzu 1 YTL'dir ve sapsadelidir)  Halbuki kahvaltımızın misafiri işçi sınıfının, hafta içi fabrikasında yemek yese de bir haftasonu gezisinde ailece öğle yemeğinde alabileceği, bahsi geçen fiyatlarla, birer kurabiye belki birer çaydır. Daha olmadı sapsadelisinden bir simit ve bir bardak demsiz çay. Sizce hak ettiği bu mudur?

Bir başka örnek, bazı yerel markalarda görüldü. Bu anlamda kendini en azından tadında ve dış görünüşünde bozmayan tek mekan Taksim'deki İnci Pastanesi olsa gerek. (Marka adı kullanmaktan kaçındığım bu yazıda sadece bu ismin geçmesindeki tek niyet, Taksim'de bozulmadan nelerimizin kaldığına işaret edebilmektir ve üzücüdür ki eldeki tek mekan sanırım burasıdır). Bu markalar, önceleri sade tasarımlı mekanlarında örneğin sadece süt ve süt ürünlerinden mamul pasta ve tatlılar sunarken, artık tavuk dönerden tosta, su böreğinden kahve yanında verilen cookie (kurabiye)lere kadar kendilerini yeni düzen(lemey)e uydurdular. Tarihler ikibinlerin başını, saatler öğle tatilini gösterdiğinde aslında bu mekanlarda öğle tatili müşterisine ayıracak masa ve emek kalmamıştı. Devir, ders çıkışı hava atma ve piyasa tutma sevdalısı, eğitiminde bilimsizlikle malul öğrenci kesiminin devriydi. En azından dayatılan buydu. Dayatılan bir diğer şey de her küçük değişikliğin menüye yansıyan "fiyatlarıydı".

Tamam, değişimin her türlüsüne bahane bulmayalım, bunlar arasında çok şık duranlar da oldu ama lütfen, kahvemin yanında misket büyüklüğündeki bir (1) kurabiye, fiyata en az 1 YTL olarak yansıtılıyorsa ben öyle değişimi istemiyorum!

Satıcı gittikçe kapitalistleşirken, halka sınırsız kredi kartı kullanımı ve taksit olanakları ile tam da Amerikan stili bir tüketme sıfatı yapıştı. Yapıştı diyorum çünkü en çok sığınılan "halk böyle istiyor" şiarının da bunu diline dolayan sıfatsızların maskesinin de bu yafta gibi artık "düşmesi gerekiyor!" Cem-i cümle tekmili birden hem de!


Küçük burjuvalaştırılan susamlı simitimiz üzerinden okumaya çalıştığımız ve girişini bu hafta yaptığımız dönüşüm projesi, Türkiye'de özellikle ‘80 sonrası uygulanan politikalarla bir çürüme ve çözülme projesidir. Görsel kanıtlar bir yana, tarihsel ve kavramsal olarak da kapitalizmin ve onun iç çürümüşlüğünün bir göstergesidir. Başkalarının, Türkiye gelişiyor, İstanbul kültür başkenti ve benzeri söylemlerini geçelim. İstanbul, bu haliyle bir kültürün değil, çözülmekte, dağılmakta olan ve açılan delikleri kapamak için uzanan elleri bir bir düşen burjuvazinin örnek kenti olarak biz soldan bakanlara umut vaadediyor. Güzel bir gelecek için ama. Yepyeni bir anlayışla.

yazı kalır...

yıllar önce, Taksim'deki meşhur kitabevine girerken görüp de o gün bugün irkildiğim mottodur, slogandır, irkiltici cümledir. beni yerimden eder. yazı kalır, evet. ama hangi yazı?

bak mesela ben uzun yıllardır (18 yıl olmuş) yazıyorum. uzun kısa ama yazıyorum. bunların kaçı kaldı? ne yazmışım mesela 1994 yılı mart ayının son haftasında? sahi ya, eski yazılarımı (internetten ve bu dijital arşivleme manyaklığından öncekileri) bilen gören bulan varsa nutella aşkına bana göndertsin. kendi yazın tarihimin taş devrinden kalma cümlelerimi hep merak ediyorum. başkaları gibi, yazdıklarını ezberinden hatırlayan biri olmadım hiç. hatırladıklarımın çoğu blogda duruyor. bir de burada olmayan, dijital arşivimde duranlar var ama gizli. asla paylaşmıcam (ya insan bazı şeyleri kendine saklamak istiyor. misal az önce de tam 5 A4 boyutunda bir yazı yazdım ama yayınlamak yürek ister. hehehe)

ama bir tanesi var ki... o yazımı hiç unutmadım. hep komikli yazarım biliyorsun artık kitle. ama bu yazım hiç komikli değil. eski bazı yazılar da değil, ama bu hiç değil. az önce sana arşiv yazılarını bulamıyorum diye ağladım ya, hah. Sen Google'da ne arıyorsun bilmiyorum ama ben bulmak istediğimi arıyorum. ve buluyorum iyi mi? soL gazetesi arşivine binlerce teşekkürlerimle, 2006 yılında yayınlanan gözyaşartıcı yazımı buldum. buldumcuk oldum tabii. çok uzun cümleli, bol kinayeli, tadelle tatlılığında ama biberiye gibi genzi yakan böyle bişey işte. okursun. yayınladım az önce.

niye özellikle bunu arıyorum? çinkiiiii gayet siyasetim geldi tutmayın beni. o zaman simitle bozmuştum kafayı (yazıyı oku anlarsın), şimdi de nikleerle. bazı bazı yeğenim geliyor aklıma. uykumdan uyanıyorum. yeğenimi korkutan zihniyet, seni fredi kovalasın rüyandan uyanama emi.

memleketime nikleer santral yapçaklar. (sinopluyum ben). aylardır hatta yıllardır tepiniyorlar üstünde. bir o kadar da eskidir Karadeniz'de uranyum var aga diye fısıldaşıp dururlar. yalan değil, vaaar. naapçan? daha gencim o zamanlar, Sinop'tan ABD üssü gitti (1993) Amerikalılar kenti terk etti. Sonra biz ölü kent olduk. Böyle milyon nüfuslu sanfransiskodan arizonanın arka sokaklarına dönmüş gibiydik. avuç kadar insan kaldıydık. amerikalılar gitti ya, iş yok, mağazalar kapanıyor, fabrika zaten yok. işsizlik diz boyu. anaaaam! bu ülkede amerikalılar elini çekince kanı gitmiş enik gibi kalakalan bir şehrin evlatları olarak biz "amerikaaağ gel bizi kurtar eskisi gibiiin" demediysek bu ülke amerikanlaşmaz ümidim hala tazedir. derken, anaam bi baktık şehrin dışında çadırkent kurmuşlar. kim la bunlar dedik. uranyum arayan bir yabancı ekipmiş. petrol de arıyorlarmışmış. günler geldi geçti, şimdi doğal olarak bulduklarından emin olduğum uranyuma en yakın havzaya nikleer santral yapçaklar. haa du bakali, o iş öyle kolay deeel.

bi baksana bu gözlere sen? biz yıllarını hamsi yiyerek geçirmiş, gözleri iyot iyot bakan bir kitlenin evladıyız, şehir nüfusunun dörtte sekizi amerikalıyken dönüşmedik de şimdi yedirir miyiz Sinop'u sana? (bizim orada çok az kere eylem olur. ama nikleer karşıtı eylem tam olur. sokağa çıkamazsın öyle yani).

Laz damarımız yok ama Karadenizliyiz biz. hem bikere Sinop'ta dünyada yalnızca Norveç'te olan fiyord denen kıyı harikasından var. bir tanedir bir tane! hem de utanmadan santrali oraya kurcamışınız. bababababa! ay sinirim geldi! yedirir miyiz lan biz o fiyordu sana? daha kaç yazlar kuzenlerim fiyordun içinden ortadaki adaya yüzcek de ben de tepenin üstünden el sallicam onlara (ilk defa sudan korkan birini görmüş gibisin bebeyim?) hem kaç defa daha söylicem? bana coğrafyayı sevdiren Süheyla hocam hatırına vallahi evire çevire döverim sizi. yapanı da yaptıranı da. orası toprağımız. orası insanımızın yaşadığı yer. orası benim değil hepimizin memleketi. insanız biz. insan gibi yaşamak istiyoruz. ayrıyetten Akkuyu da bizim toprağımız. hiç gitmedim görmedim ama çok sevdiğim bir yer. üstünde insan yaşıyor çünkü. hem bakma, konuya dahil değil gibi görünse de Abant, Yüksekova, Ilıca, Hopa, Mut, adını bilmediğim binlercesi. hepsi bizim!

alternatif enerji kaynağı bulamayan senin beynin. çok da fifi! biz olsak neler neler yapabiliriz haberin var mı? yapabiliriz kitle bunu biliyor muydun? bu da onlara kapak olsun mu? olsun.

bu gece çok sinirliyim gene. en iyisi ben birkaç bölüm siesay (olay yeri incelemeli, forensic saaaynslı, efbiaylı ve siaeyli dizi) izleyerek rahatlayayım. sen de git şu 2006 tarihli kült yazımı oku. sözlü yapacağım sonra bak! ha bir de unutmadan;

yazı kalır... İstiklal'deki meşhur kitabevinde beni irkilten ikinci şey de merdiveni çıkarken duvara koydukları o yakılmış kitaplar görselidir. yakarlar monşer. okumak güzeldir oysa, kitaplar candır. demek istedim...

25 Nisan 2015 Cumartesi

dip boyası geçmiş bir saçın yenik öyküsü

Aslında size anlatacak tek bir kelimem bile yok. Kalmadı. Anlatacak şeyim yok derken, konuşmamaktan bahsediyorum. Yazmaktan caymış değilim korkma!

Konuşmaktan yoruldum. Millet anlatıyor. Alolarda, molalarda, bir durakta, bir kuyrukta ya da yırtık bir afişte. Sonra bir gülüşte, dağılmış yürüyüşte, belki de bir direnişte. Hepiniz oralarda bir yerlerde bitmeyen dertlerinizi anlatıp duruyorsunuz birbirinize. Oysa ben hiç hoşlanmam dert anlatmaktan. Birine derdini anlatmanın mutlak sonuçları olduğu kesin. Hangi sonucun olacağının muğlak olduğu da. Bu yüzden, ben hoşlanmam dert anlatmaktan.

Bugüne kadar dertleşme denen şeyin ne kadar rahatlatıcı ve faydalı bir şey olduğu yanılgısına kapıldığım oldu. Değil miydi ki bir arkadaşın, sen anlat o dinlesin, sana bir şey desin! Bir şey! Bir cümle, bir öneri, bir yol için neler vermezsin o dakka? Ama yok.
Günlerdir yazamıyorum. Aslında, yazmıyorum. Çünkü ne zaman şu meretin başına otursam, iş güç arasında hazırladığım yarı-A5 kağıtlara kurşun kalemle (be original!) aldığım notlara baksam, sıtkım sıyrılarak “bu da gol değil küçük enişte” diyor, kendime ezmeli kahve yapmaya mutfağa kaçıyorum. Evet, bak ne güzel dedim? Kaçıyorum. Bu duruma ayınca ve kendime gelince, bari dedim dürüst ol, herkeşnen paylaş.
Ne kadar sabırlıymışım. Ne kadar dipsiz kuyuymuşum. Süper bir dinleyiciymişim ben! Der dururlar. Öyleyim. Ama bir kez de durup düşünün anacım ya! Ben sizin arkadaşınız olabilirim, siz benim arkadaşım mısınız? (oha! Lafa bak!)

Ergen bebeler gibi “sevmek sevmekse eğer, sevmek sevmemektir” felsefeli tamlamasında olduğu gibi çok içerikli (!) bir “arkadaşım mısınız” değil bu. Ya da “sen beni ekledin de bi sor bakalım ben seni layklicak mıyım” türünden ego zortlatması da değil. Hafife alma, zilyon tane arkadaşım var benim. Bugüne bugün, çoğunuzun daha doğmadığı veya bebek taytıyla gezdiği, ilkokulda fiş toplayıp kırmızı kurdağle taktığı günlerde, mirc, icq ve adını bile duymadığınız sayısız internet sohbet siteleri ve programlarını ilk elden kullanmış, analizini yapmış, defterini dürüp onlar modada tavan yaparken üstlerini çizip atmış bikimseyim. Olsun artık o kadar arkadaşım... Şakası bir yana, aranızda bu ortamlar sayesinde arkadaş olduğum ve yaklaşık 15 yıldır tanıdığım insanlar da var. Tanımak derken, “I know where you checked-in last weeeeekend hııııııh!” klişesinden daha fazlasını kastediyorum.

Bugüne kadar bir şekilde arkadaşım olmuş yüzondörtbinsekizyüzseksenaltı isim sayabilirim. Biz bunlara kısaca sayısal arkadaşım diyelim. Sonra uzun vakittir arkadaşım kalmayı başarabilmişlere sitem gibi olmasın :) yüzküsürbin arkadaş sayarım da dostum olabilmiş beş-on kişi zor çıkar. Arkadaşlarıma dert anlatmaktan hoşlanmadığımı söylediğimde, “ay inanolsun ben de öyle!” der ve ardından dertlerini anlatmaya devam eder (tanıdın kendini de mi köftehor!) Oysa dostum, dert anlatmaktan hoşlanmadığımı söylesem, durur, “çay koyiim mi? Yanında püsküüt de var” der.

Arkadaşım, derdimi dinleyince bazen hiçbir şey olmaz. Anlatmakla kalırım. Sıra ona gelir, ama o anlatınca akan sular durur. Çünkü bilir ki ben terapi konusunda ordinaryüsüm. (bu kadar arkadaşı profil fotom sayesinde yapmadım yani!) Dostumsa başkadır. Kendi derdini sona saklamaz, başa alır. Bak der bende şu var ama boşver geçinip gidiyoruz. Sen anlat bakalım...

Sayısal arkadaşlarımı idare etmekte hiç zorlanmıyorum. Ve onları ciddi ciddi çok seviyorum. Çünkü çok iyiler. İyi değiller, çok iyiler. Çünkü bazen, ve benim gibiyseniz çoğu zaman, derdinizi anlatacağınız varken de sizi anlatmaktan alıkoydukları için ilaç gibi geliyorlar. Yani benim gibiyseniz. Sohbetin bir yerinde “derdim var” diye çıkış yapıp tepkisine bakıyorum. Eğer, bütün bir hararetle ve hayatını buna vakfetmişcesine derdimi dinleme ısrarındaysa her zaman elimin altındaki sıradan dertlerimden birini sunuyorum, çünkü böylesi arkadaşlar bir sohbet malzemesi olarak severler dert olgusunu. Kötü niyetli olmayabilirler ancak dertlerim onları gerçekten zerre ilgilendirmiyor. Onlar, bir parça benim de böyle sıradan dertlere sahip olabilmemden mütevellit kendilerini azcık iyi hissetme duygusuna sığınaraktan (ne kadar incelttim değil mi?) Kısacası, en hafifinden bir derdimi ortaya atınca, sahne arkasında asıl derdimi gözümde yeterince küçülterek “lan boşver, bu da o kadar büyük değilmiş” falan deyip kendi yarama merhemi sürüveriyorum. Farkında olmadan iyi geliyor olabilirler. E olsunlar o kadar!

Eğer, bir karşılama ve plase türü olarak derdini anlatmaya başlarsa da aklımdan Şirinler müziğini (trallallaaa trallallaaaa hadi sen de söyle bak çok iyi geliyor) söylemeye başlıyorum. O sırada duyduğum kadarıyla bana yeter. Dinledim mi dinledim. Birine anlatacak kadar detay duydum mu hayır. Dedikodusunu da yapamam, bir yerden birinden duysam aa bak gördün mü bana da demişti falan diyemem. Bu bir iyi geliyor ki anlatamam. İşte bu yüzden iyi değiller, çok iyiler.

Ya bi dur size başka bir şey anlatıcam. Benim dostlarım hep başkalı yerlerde. Vakit bulup bir araya zor geliyoruz (valla benim yüzümden). Mesela kızsal bir rutin olarak Cuma sabahı kahveleri yapamıyoruz. Ya da kışın her Çarşamba sabah matinesine sinemaya falan gidemiyoruz. Ama şimdi gecenin bu yarısında bir tanesini arasam, lan desem çok dertliyim... Bana bak hatun, gün torbaya mı girdi? Yarın ara teallam! der. Der yani. Desin. Dürüstlük en sevdiğim sütoğlandır. Başka kentlerde olanlarla arada sırada telefonlaşıyorum. Ama o kadar kıymetli ki zaman, sadece güpgüzel şeyler konuşulsun istiyorum. Hani türk filmlerinde kız kan kusar da ahan da şerbet diye acı acı gülümser ya, işte bu cenahı aradığımda ben de öyle “he ya işler yolunda, valla havalar bildiğin gibi, hala evlenmedim yok bacım benden adam olmaz” falan deyip görsel hafızalarındaki beni bozmuyorum. Çünkü o bozulursa dostluk acır. Dostum acı çeker yani. Aklına düşürmeye, uykusunu kaçırmaya gerek yok.

İşte böyle böyle, hayatıma ayar çeke çeke, derdini anlatmayan ve geleneksel olarak derman bulamayan bikimse haline gelişimin kaçıncı yıldönümündeyiz. Yazının ilk paragrafını yazarken o kadar moralsiz ve mutsuzdum ki kalktım banyodaki aynaya bakmaya gittim, kim bu gecenin bir yarısı suratsız bir şekilde bilgisayarın tuşlarını katleden diye. O da ne? Bu saçlar değirmende ağarmadı dostum! (dip boyam gelmiş). Aha dedim, yazıya başlık bulduk iyi mi. Evet seyirci, bu saçlar değirmende ağarmadı. Derdimi anlatmayı değil, arada çıldırarak kırkbirparetopatışı patlamalı yazıları seviyorum. Neyse sonuçta bu noktaya kolay gelinmiyor, bir isyankar kolay yetişmiyor monşer.

Aslında size anlatacak kutsal kitap kalınlığında dertlerim var. Herkes gibi. Aslında herkesin bize anlatacak Çin Seddi uzunluğunda dertleri var. Benim gibi. Saçlarını boyayanlar iyi bilirler. Dip boyan gecikirse ve boya rengin asıl renginden çok farklı ise, düzgün boyalı bir saç elde etmenin tek yolu o saçı oksidasyon kremi ile tamamen açıp istediğin renge tekrar boyamaktır. Öteki türlü dipten uca İtalya senin Tunus benim oradan Basra Körfezi gezinen, fabrika atığı yemiş dere suyu gibi bir saçınız olur. Zamanında dertleşilmemiş her dert, böyle makinede yapılmış peyniri topaklı hamuru bir üst kata yapışmış aşırı yağlı suböreği gibi döner. Döner kardeşim.

Bu kadar uzun yazdıktan sonra anafikrin kapatıcı fondötenden fırlayan koca dayağı izi gibi pörtlemesi lazım değil mi? İyi de konu ne? Bazınız alışkın, yeni başlayanlar için “bu daha başlangıç, sen kiminle dans ettiğini bilmiyorsun bebeyim!”

Benim gibi yazanlar için (konunun kendi kendini yazdırtması, günün zottirik saatinde beyninde şimşek çaktırtması ve yeter ulanla başlayan tuş basmaların sonunda anaaam bir iç rahatlaması olarak zuhur eden durum), “bugünkü amacım şu konuya değinmek olsun hadi bakalım, bık bık bık” diye bir sosyal-toplumsal görev edinmişlik hali külliyen hayal. Demem o ki, istediğim kadar “oylar kime” konusunda yazmak isteyeyim, eğer beynimin kıvrımlarında “UNICEF adına çalışan gönüllülerin de aralarında bulunduğu yüzlerce insanın katledilmesi” duruyorsa başlarım senin oyuna huyuna suyuna diyen bir içses parmaklarımı gasp ediyor. Sakın aranızdan biri “oralarda olanları değiştiremeyebiliriz ama buralarda olanı değiştirmek için oylar şuraya” gibisinden bir cümleyle... O’lum bak git!

Sanahaber’in amacı belli, sizin buruşturup attığınız, acıcık ucundan baktığınız ve gülüp geçtiğiniz herhangi bir haberi alıp kırkotuz süzgeçten geçirerek siz süper okurlarına zaman kazandırmak. İşbu algısal enstitü vallaki billaki sizin için çalışiyi. Ve bugünkü yazımda amacım, binlerce haberle kulağınızda çınlayan bir sesi reitare etmek (hep siz mi layk ediceksiniz? biraz da biz dislayk edelim!)

Bunu çok uzun zamandır yapıyorum. Dedim ya internet devriminin de öncesinden beri. Sosyale ve medyaya ve bugünlerde sosyal medyaya bakıyorum. Gördüğüm manzara o kadar içler acısı ki. Sefalet apartmanında yıllardır bir arada yaşayan Melahat, Gülümser, Rukiye, Sitare ve onların eşleri Murteza, Ahmet, Celal ve Hüsnü. Her haftanın bir günü yaptıkları gibi hatunlar gündüzleyin pastalı börekli dedikodu kazanı kaynatıyor, aynı günün akşamı adamlar da toplaşıyor hep birlikte hasbıhal ediyorlar. Gece geç vakit “haydi artık sabaha iş var” dediğinde kocalar, kapı önünde de bir on dakika sohbetlenip öyle ayrılıyorlar.

Melahat’in evinde ilk gelen Gülümser ve Rukiye, kâh Sitare’yi çekiştiriyor, kâh Melahat çay doldurmaya mutfağa seyirttiğinde yeni aldığı misafir odası takımının rüküşlüğünden dem vuruyorlar. Melahat salona gelince “ay şekerim bakar mısın kısırın güzelliğine, ellerine sağlık. Kıııız sen duydun mu Sitare istediği perdeleri sonra alırız deyince Murteza’ya ne demiş, vuuuuu!” Gülümser içtiği çaylardan olsa gerek biyol işemeye gittiğinde de Melahat başlıyor bunun bileziklerini Rukiye’ye çekiştirmeye. “Kııız aldığı mutfak paralarından çırpa çırpa na böyle (bilek dirsek arası) dizdi bilezikleri, sorsan altın günü yapalım mı diye, boş kollarını açar ay benim durumum yok, yalaaaan! Kışları tarhana torbasında yazları baca deliğinde saklar bu korkulur bundan”

Bu işin günahsızı Sitare sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Güne en son gelir, hakkında ağız dolusu yaptıkları tüm dedikoduya rağmen “ay kıııız sormayın bir pahallanmış ki her yer” diye dertlenir kapıdan girince. Köşedeki ucuzlukçudan yeni bir şeyler toplamıştır, onları seriverir koltuğun sırtına hemen. Olsundur. Apartman dirliği daha önemlidir. Ama Sitare bugünlerde değişti, günden önce dönüyor dolanıyor, üst mahalledeki süslü eski komşu ve yeni edindiği ittifak arkadaşlarının yanına uğrayıp elini sağlama alacak enformasyonu topladıktan sonra geliyor Melahat’in evine. Üstünde ucuzlukçudan aldığı bir yelek ya da eşarp vardır. Ama bu kez üst mahalledeki yeni açılan butik gibi yerden de bişeyler alınmıştır. Açılıverır torba. “A-aa sormayın kızlar, ina-na-madım. Fiyatlar aynı, kalite süper! Daha da gitmem köşedekineeeeğ! Resmen paçavralarla kandırıyormuş bizi...”

Şimdi kadın kısmı dedikoduyu yapar eder, küser barışır, nifak tohumu da eker, ittifak da yapar, evet yapar. Lakin eskiden hiç olmazsa akşam adamlar gelince ortam eski sulhuna kavuşuverir, bunların hepsi bir köşeye atılıverir, ne bileyim bir çay daha demlenir yemekten sonra, işten güçten bahsedilirdi falan... Hah işte biz buna dertleşme diyorduk. Aramızda yoğurup yoğurup dertleri, ertesi güne sırtımızdan acıcık yük kalkmış gibi doğrularak başlıyorduk. Yaptığımız tüm dedikodular dedikodu olarak deniyordu ve konuyordu. Konduğu yerde de duruyordu.

Şimdi dertleşmek yerini bırakmış dert-eşmeye. Artık kocalar akşam eve gelip de gündüzden kalanlarla çay eşliğinde atıştırırken bir bakıyorsun hoop masa kurulmuş yeşil örtü serilmiş, sanırsın King’te Rıfkı’yı yedirecek bir kurban arıyorlar. Artık Rıfkı’yı Sitare mi yer, Celal mi Hüsnü mü bilemem. Benim tek bildiğim son ikide elin bizde kalacağı. Varın burdan siz tümeçıkarın... En acısı da, uzun yıllardır Sefalet Apartmanı'nda komşu olan bu sakinler, o "L"nin kendi diyarlarında alabildiğine özgür bir "R" olduğundan o kadar eminler ki...


Kapanışta, derlemesem olmaz. Zamanında dertleşilmemiş her dert, böyle makinede yapılmış peyniri topaklı hamuru bir üst kata yapışmış aşırı yağlı suböreği gibi döner. Döner kardeşim. Ben suböreğinin evde yapılanını seviyorum. Bir de dostumla konuşmadan dertleşmeyi. Sahi dostum, bi’çay koysana, püsküütler benden...

Hayaller Paris, Hayatlar Öyle mi? | Yerli Dizilere Göre Biz

Her şey, altı bölüm polisiye dizisi izledikten sonra kendime “neden yabancı izleyince kendimde bir şeyleri değiştirmem gerektiği hissine ka...