30 Nisan 2015 Perşembe

bir simit bir çayla, hoşgeldin proleterya... (Ağustos 2006-II)

II.

Geçen hafta yazımızın başında şöyle demiştik: “Türkiye bütün sınıfları ile Amerikanlaşmaktadır, Amerikanlaşmıştır ve ama buna rağmen hâlâ kapı gibi işçi sınıfımızın varlığı, metropollerde, kentlerde ve kasabalarda bu her türden dönüşüme direnen yüzüyle -ve yalnız bırakılmadan- hak ettiği arındırmaya kavuşmalıdır.”

Bir siyasi değişim sürecini toplum üstünden okuyarak yorumlayabilirsiniz. Hiçbir siyasi terim, kavram ya da kaynak kullanmadan da başımıza gelenleri anlayabilirsiniz. Etrafınıza şöyle bir bakın. Eminönü’nde bir saat geçirin, Anadolu’da bir kasabaya gidin ya da Esenler Otogarı’nda kafe ve lokantaların olduğu yerde bir süre gezinin. Ne demek istediğimi anlayacaksınız. Ben toplumdaki çözülüşü, diğer bir tanımla çürümeyi ve dağılışı belirli kavramlar ve örnekler üzerinden incelememi sürdürüyorum. Bu hafta sizinle kahvaltılık bir şeyler arıyoruz.

Aklıma gelen en eğlenceli, en eski, en güncel, en ucuz, en sevdalı ve doğayla en çok iletişim kurduğumuz kahvaltı türüdür susamlı simit ve çay. Siz hiç vapurdan kuşlara simit attınız ve selamlaşıp onların “afiyet olsun” çığlıklarını dinlediniz mi? (Bu cümlenin, “İstanbul Vapurunu Seçiyor” kampanyasında da kullanılmadığını umarak yazıyorum kontrol etmeye vaktim olmadı, belki de o rezilliği görmeye isteğim yoktu, bilemiyorum). Bazılarımız için hem kurtarıcı hem de “tek yol simit!” türünden zorunlu bir beslenme türü olduğunu bilirsiniz. Çoğu zaman, karbonhidrata –sıkça hamur işi olan türüne- dayalı gıdalarla beslenme mecburu sınıfım çok iyi bilir. 

Güzelim simitle bir sorunumun var oluşu, işte tam da geçen hafta bahsettiğim projelerden birine denk düşüyor. İstanbul’un “küçük burjuva”laştırılmasıdır sorunumun açık adı. Sınıfı reddetmekle, unutmakla, hiçe saymakla kalmayıp bir de ondan başkalaşmış başka başka katmanlar yaratarak bölmeye çalışan bu kirli ideolojinin bir küçük burjuva kanalından bir başka ve daha kirli burjuva kanalına aktardığı ve rantlaştırdığı simit dünyası üzerinden isyan etmek istiyorum dönüşüme ve dönüşümün nezdinde reddediyorum bu susamlı küçük kabadayıyı!

Dönüşümün bir başka türünde, Taksim’e yolu düşenlerin gördüğü ilk değişim, zamanında “simitcıeeee” diye bağırarak ve zabıtadan tüyerek simit satan temiz yüzlü Anadolu insanımızın yerini alan, yüzündeki bakış ve çizgiler yıllara inat değişmese de üstlerindeki kılık kıyafet kırmızı/bordo üzerine altın sarısı bantlı halde tekdüzeleştirilmiş, birbirinin kopyası satıcılar oldu. Yanlış anlaşılmasın, değişen simitçilerimizin kendisi değil, yaftası. 
Bu renk seçiminin ve değişimin ardındaki “akıl”, birkaç yıl önce bütün tabelaları kahve üzeri pirinç versiyonuyla değiştirerek İstiklal’e o tarihi görünümünü vermeye çalışmıştı. Aynı akıl, yolları granit kaplıyor ve sanırım gelecek yıla da bu granitleri yıkatarak “İstiklal’de bal dök yala yarışması” düzenleyecektir. Turizme katkı anlamında daha ne yapılabilir diye sormaya gerek yok. Malum belediyenin sitesine girin, bakın! Ya da olmadı doğru büyükşehire!

Bu yeni format simitçiler, izinle çalıştıklarından artık zabıtadan da kaçmıyorlar. Sadece boyacılar ve mendil satan çocuklar belki... Geçenlerde gözüme bir manzara takıldı. İki zabıta bu simitçilerden birinin yanına geldi ve biraz konuştuktan sonra simitçi tablanın altından bir paket çıkarıp onlara uzattı. Sonra zabıtalar kenarda oturan ve ekmek parası için fırça sallayan boyacı amcama “uğradılar”. Amcam pek oralı olmayınca da kovaladılar. Zavallı adam iteleme kakalama arasında caminin arka sokağına kaçtı. 

Nerede kalmıştık? Simit? Toplum mühendislerinin dönüşüm projelerinde bir madde haline gelmiş ve benim de dönüşümü üzerinden okuduğum simit. Dönüşüm sadece simitçilerin tektipleştirilmesinde yaşanmadı. Yalnızca İngiliz veya Amerikan kahve evlerinin İstiklal’i basmasında da değil değişim... Birkaç yıl önce İstanbul’da sokakta simitçiden veya hiç olmadı pastaneden alınan simit, “kurumsallaştı!”. Simitin halkası kurumsallaşırken şekli değişti ve içine yalnızca evlerimizde yapılmakla kaldığını sandığımız modelde türlü eklentiler sokuşturuldu ve simitin orijinal tadı bulanıklaştı! Emek, ülkemin her santimetrekaresinde sömürülürken simitin üzerindeki emek de giderek burjuvalaştı! Sattığı simitten aldığı paraya emeğin karşılığı diyenlerin yerine de emek eşittir rant denklemini kuran bir sınıf geldi.

İstanbul’un her yerini kızamık tanesi gibi basan “simit ev”ler, tabelalarına bir simit resmi yerleştirip biraz da peynir ve domates dilimiyle kendi simit dünyalarını yarattılar. Simit Dünyası, Simit-Ev, Simit-çi, SimiT, gibi türlü versiyonları bulunan bu evlerin “Simit-World” veya Simit-Port olanının çıkmasına ramak kaldı. 

Bu simit evler, sabah öğlen tek alternatifi simit olan insanların “sınıf atlamış” versiyonunu temsilen, “eğer biraz daha paran varsa gel, yanında peynir ve domates ve hatta bal ve çay da var” mesajını iletiyorlar şehre her gün. Dahası, eskiden bir simiti meydandaki heykelin gölgesinde paylaşan sevgililerin yerini artık dişinden tırnağından arttırıp masa başında çay-peynir-simit üçgenine hapsolmuş aşklar aldı. Popüler müzik denilen cıstak cıstakların çalındığı, gençlerin dershane-okul-parttaym iş molasında buluştuğu bu mekanlar, eğer biraz kafa yorulursa ve hesabı yapılırsa, kendi yağıyla kavrulan üretken bir simitçinin, mikro kredi alarak kısa zamanda “simitbey” veya “simitağa” olmasını sağlayacak kadar kârlı. İşte bu simit dünyalarından Taksim Meydanı ve İstiklal Caddesi’nde de adım başı açıldı. Önce meydana 5 katlı, sonra İstiklal’e her elli metrede bir, iki veya üç katlı bir tane konuşlanıverdi. Şimdi İstanbul’da küçük bir tur atma fırsatımız olsaydı, inanıyorum ki otobüs duraklarımızın sayısı kadar simit “mekanı” olduğunu görebilecektik.

Simit, simit olalı, benim bildiğim en lüksünden, biraz peynirle ve çayla yenirken (çocukken annem sokaktan geçen simitçiden simit alırdı ve arasına peynir koyup fırında biraz ısıtırdı, aman da ne güzel yenirdi!!!), şimdi sucuklu, kaşarlı, tulum peynirli, sosisli, zeytinli, sadeli gibi modelleri ile çay, kahve, meyva suyu veya ayran ile “gidiyor”. Pek tabiî bir sürü kurabiye, pasta ve börek cinsiyle aynı vitrinde.

Bir simit bir çayla...
Biraz da lafı dolandırmadan asıl söylemek istediklerimizle bitirelim yazımızı ve kahvaltımızı da biz yine bildiğimiz yöntemle yapalım. Geçen hafta bitirirken, “halk bunu istiyor” şiarına olan yaslanmadan bahsetmiş ve burjuva ideolojisinin bu yolla kendi kirini nasıl bulaştırmaya ve bu sırada haklı çıkmaya çalıştığını söylemiştik. Devam edelim.

Halk bunu istemiyor. Halk, Taksim Meydanı’nın keyfini sürerken, bir Cumartesi öğleden sonrasında, kuşlarla birlikte simit yemek istiyor. Halk, kahvesini ister köpüklü Türk usulü; ister çekilmiş isterse de demli çayını ince belli bardaktan içmek istiyor. Halk kurabiye de yemek istiyor, sandviç de. Sağlıklı ev yemekleri de. Ama bunlar için dayatılan anlamsız içerikli menüleri ve sunulan hesap ekstrelerini reddediyor! Halk, iki katı fiyat üstünden yüzde yirmi indirimli süper taksitli giysileri sürekli borçlandırılarak almayı reddediyor, her ne kadar yıl sonu tüketim miktarları tersini gösteriyorsa da, ya bu verilerin halkı bizim bildiğimiz halk değil özel bir “sınıf”tır ya da isterseniz konumuzda geçen halk kelimesini işçi sınıfı ile değiştirerek tekrar okuyun. O zaman tırnak içindeki sınıfın sömürücü sınıfın ta kendisi olduğunu ve toplum mühendisliğinin dönüşüm programında bu sınıfa katmanlar halinde, alt gruplar ekleme yarışında maalesef biraz galip gelindiğini göreceksiniz. 

İstanbul küçük burjuvalaştı. Amerikanlaştı ve o kişiliksiz sınıfın etrafında, kendi sınıfsal kimliğini bilmeyen bir sınıf katmanı oluşuverdi. Hala bu sınıfsal yapının işçi sınıfından uzak olduğunu, daha doğrusu işçi sınıfının bu ideolojiyle kirlenmek dışında o halkaya eklemlenmediğini hatırda tutmak lazım. Geçen hafta kapanışta söylediğimiz lafın da arkasında durmak lazım. Tarih ve mücadele bize, İstanbul’un hangi şartlarda gerçek bir kültür başkenti olabileceğini göstermektedir. Neler yapılması gerektiğini söylemek o kadar da zor değil. Dönüşümü üzerinden okuduğumuz susamlı küçük burjuvamız bize yol göstermektedir. Toplum mühendisliği Türkiye’yi Amerikanlaştırma projelerinde başarılı oladursun, hala elimizde olanın da farkına varmamız gerektiğini bağıra bağıra söylüyor bize. Yanı başımızda hala “kapı gibi” işçi sınıfı var. Kirli burjuva ideolojisini her soluğunda biraz daha içine çeken ama tamamen dönüştürülmesi o kadar kolay olmayan (ve olmayacak olan) işçi sınıfının bu dönüşüm mühendislerine ve projelere yenik düşmemesi için ne yapılması gerektiği ise ortadadır. Mücadele sadece bir kulvarda verilmeyecektir ama kulvarlardan biri de burasıdır. Tam da kentin göbeği. Sınıf da tam karşınızdadır. İşte onurlu, arınmış ve gayet sınıfsal bir kahvaltı; Bir simit bir çayla, saygıyla selamlarım: “Hoşgeldin proleterya!” 

Küçük Amerika'nın Sandwichleri (Ağustos 2006-I)

(yayın tarihi Ağustos 2006'dır. 2 bölümden oluşur.)
I.

Türkiye'nin 80 sonrası sosyo-ekonomik yapısı üzerine yazılabilecek her metin, genel olarak belirgin bir tezi savunmaya, bir şekilde bir yerinden bu teze tutunmaya çalışacaktır. Gerçeklerden kaçamayız çünkü... Bu tez, Türkiye'nin yapısal olarak gittikçe Batı kültürünü içselleştirdiği mesajını taşır. "Türkiye, Küçük Amerika",  bu tezin terimleştirilmiş hallerinden biridir. İşte size, bu çok genel geçer ve çeşitli şekillerde dillendirilen tezin bir başka terimi; "Amerikanlaşma"

"Türkiye, iç ve dış yapısı, ekonomisi ve sosyal sınıfları ile Amerikanlaşmaktadır."

Türkiye bütün sınıfları ile Amerikanlaşmaktadır, Amerikanlaşmıştır ve ama buna rağmen hala "kapı gibi" işçi sınıfımızın varlığı, metropollerde, kentlerde ve kasabalarda bu "her türden dönüşüme" direnen yüzüyle -ve yalnız bırakılmadan- hakettiği arındırmaya kavuşmalıdır.

Burjuva ideolojisi hangi kanattan saldırırsa saldırsın, bahsi geçen dönüşüm işçi sınıfı için bir "dönüşüm" değil, bir "çamur sıçratma" kıvamında kalmıştır, kalacaktır ve kalmalıdır. Değişen; kentler, insanlar ve belki bazı sınıfsal yapılar olsa da işçi sınıfı bu dönüşüme ayak diremeli ve uygun adım marşta "ritm bozmalıdır".

70'lerin dirençli çıkışlarının yerini 80'lerin sakin ve olduğu yerde devingen içine kapanık yapısı aldı. Düşünce suç oldu, ama aslında sadece bazı düşünceler suçtu. ‘80 darbesinin bir daha yeşermemek üzere yerle bir ettiği gelecek umutları bir yana, 90ların ortalarına kadar serbest piyasa ekonomisi ile "globalleşme"nin getirdiği sosyo-kültürel değişim, bize kapitalizmin aslında "iyi huylu bir çocuk" olabileceği yalanını yutturmaya çalışıyordu. Öyle ki umutlarımız topraktan her uç verdiğinde, eskiyi hatırlatacak bir proje ortaya atılıveriyor, canımız yandığı oranda da sadece bize sunulan "yeni" sisteme ayak uydurmanın daha iyi bir yol olduğuna inanmak zorunda bırakılıyorduk. 80'li yılların ortalarında işaret parmağını sallayan sistem, 2000'li yıllara gelindiğinde elma şekeri vaad ediyordu. Toplum mühendisliği fakültesinin yeni mezunları da var güçleriyle bize bu şekerlerden satmanın yollarını aradılar. En tatlı şekeri bulmak zor olmadı. "Made in USA"
"Gelişiyoruz, öğreniyoruz, teknolojiyi kölemiz ettik Allah seni inandırsın, bak işçisinden ustasına herkeste bir cep telefonu, işte medeniyet! Üstelik ben engellilere mutluluk saçıyorum," şeklinde tanımlanıyor bu yeni durum. Üstelik bir de şiarları var bu sıfatı üstümüze sıçratanların; "Halk bunu istiyor"

Halk derken... Sınıf kavramının unutturulmaya çalışıldığı bir durumda halk kelimesi, nereye koysan gider türünden bir kurtarıcı işlevi görmekte ve toplumun tamamını bir anda kenetleyivermektedir.

Verilen mesaj açıktır; İşçi de olsan, burjuva da deseler sana, aynısın. Gelişiyorsun, büyüyorsun. Daha ne istiyorsun? İstanbul'da bir zamanlar, "inşaat işçisi Marlboro içiyor ama" diyen zihniyet, şimdi "İşçide bile cep telefonu var" diyebiliyor ve haklı görünüyor. Peki, haklı mıdır?

Toplum mühendisliği fakültesi yeni mezunlarını veriyor
Dur durak demeden çalışıyorlar... Özellikle İstanbul'un hali üzüyor beni bu projeler içerisinde. En büyük dönüşüm burada gerçekleşti. İstanbul'un taşı toprağı altındırdan bir türlü vazgeçirilmeyen halk da bu dönüşümün renkli konuğu olarak esprilerine malzeme oldu program sunucusunun.

Son 18 yıldır İstanbul'da yaşıyorum, dolayısıyla size bu Amerikanlaşmanın en gerçek örneklerini, kendi gözlemlerimle İstanbul'dan verebilirim. Elbette bütün yaşanmış gelişmişlik ibarelerini bir kalemde silerek "eski günler geri gelsin, çamurlu yollarda gezelim, şehrin ortasında şehirlerarası otobüslerin altında kalalım üstgeçitsizlikten, kıvranalım eğitimsizlikten" zırvalığına da bulaşmaya niyetim yok. Yapılanların bir kısmı yararlı olmuştur elbette. Benim derdim Amerikanlaşan yüzüyle İstanbul'la. Bir de içi boşaltılan eğitim sisteminden dertliyim bir öğretmen olarak ama onu bir başka yazıda deşmek lazım. Sizlere bu hafta, Amerikanlaştırılan İstanbul'dan görüntüler aktarmak istiyorum. Gelecek hafta ise bir haftasonu klasiği olan kahvaltıya değineceğim. Sınıfın susamlı küçük burjuva ile olan kahvaltısına...

Biraz kül biraz duman; yanında ne alırdınız?
Dönüşümü incelerken veri alınabilecek öznelerden biri de simit. "Susamlı küçük burjuva" sanırım ona bugünlerde takılabilecek en kült isim! Ama gelin önce, "simitimizden önce" nerelere kadar uzanan elleri görelim. Böylece, "yahu kimin aklına geldi şuncacık simitten bir cafe-ev projesi yaratmak?" şeklinde dillenen ve yakında fikrin sahibine pazarlama nobeli vermeye kalkabilecek liberal şaşkınlığı anlayabiliriz hep beraber...

Yabancı bir sandviç evi Türkiye'deki ilk şubesini açtığında, ki internet sitesi Ocak 2006 dese de, yıllardan 2002 idi. Mecidiyeköy'deki şubesinden sabahları kahvaltı niyetine aldığım tost ekmeği arası beyaz peynir ve süslemeler (biz marul-domates-salatalık deriz genelde) ile en azından poğaça-çay menüme haftanın birkaç gününde renk kattığımı düşünüyordum. Bu mütevazı görünümlü markanın (çalışanlarının komik kıyafetlere büründürülse de özünden bir şey kaybetmemiş insanımız oluşudur beni markaya karşı bu tanımı kullanmaya iten) yurtdışındaki statüsünü ise 2005 yılında gittiğim New York'ta, her öğlenini o markanın sandviçleriyle geçiren ofis arkadaşımdan öğrenecektim. Ve yine öğrenecektim ki obeziteyi sütte veya peynirde bulunan iki masum bakteride arayan Amerikalılar için öğle yemeklerinde değişik tatlar denemek şöyle dursun, takıntısı olan pizza, sandviç veya salatadan bir günlüğüne dahi caymak en büyük günahtır.

Kimisi yiyecek başka bir şey bulamadığından, kimisi ölüm derecesindeki zayıflığını korumak adına, kimisi de tek tip yiyecek diyetinin obezliğini azaltacağını duyduğundan mıdır nedir, salata New York'ta en çok tercih edilen öğle yemeğidir (ama bu salata, üzerinde tuhaf binbir çeşit yağlı ve baharatlı sosları ve içine katılan et, türlü sebzeler ve yanında yenen cipsi ile karmakarışık bir salata). Aklıma, yıllar önce bazı ses sanatçısı ünlülerimizin başlattığı, "güzelliğimi ve kilomu sadece makarna yeme diyetine borçluyum... Bütün gün maydonoz suyu ile yaşıyorum... Her yemekten sonra kusuyorum (bu söylenmeyen türüdür)" şeklindeki kampanyalar geldi. Bu sayede Amerikalı güzellere benzemeye çalışan bir sürü genç ve güzel (hafif balıketi) kızımız obeziteyi aratacak düzeyde anorexia ve blumia sınırında yaşadı uzun yıllar. Hala yaşayanları ve ısrarla özendirenleri var.

Nerede kalmıştık? Burjuvalaşan... Evet, Taksim başta olmak üzere bütün merkezleri parselleyen bilindik Amerikan ve İngiliz kahve evleri gibi bu sandviç markası da Türkiye'yi parsellemeye karar vermişti. Yıl 2002 idi ve markanın planları "tutmadı". Suya düşen planı, "kapitalistin kâr marjı, global hedefine yetmedi" diyerek yeniden tanımlamak boynumuzun borcu olsun. Önce Mecidiyeköy'deki şube kapatıldı. Sonra Taksim ve diğer şubeler. Sonra da markanın esamesi yine bilmemkaçbin şubesiyle mesken tuttuğu diğer ülkelerde okunmaya devam etti. Derken... Zaman içinde sönen yanardağ birgün patlamaya karar verdi. Diğer bütün dönüşüm aktörlerine yakın zamanlama ile.

Bir Türk firması, bu markayı yeniden "keşfetti" ve içinde bulunduğumuz yılın Ocak ayında marka tekrar piyasamıza giriş yaptı. Hem de nerede dersiniz? "Cadde"de. Sizler de çok iyi bilirsiniz ki bir markayı halkın kanına sokmanın ve kült haline getirmenin en iyi yolu, en azından ilk şubeyi İstanbul'da Etiler, Bağdat Caddesi, Akmerkez ve şimdilerde Metrocity, Canyon ve adlarını ezberleyemediğim mantar gibi türeyen alışveriş merkezlerinden birinde konuşlandırmaktır. Sonra da kültürel ve maddi düzeylerine göre diğer semtlere ve nihayetinde "Anadolu'ya" serpiştiriverirsiniz. Böylece kendisine yıllar boyu ezik olması ve durması öğretilen "halk" da "kıvanır, gönenir" ve "gelişir." Yabancı sermayeyi kapımızın dibinde görünce heveslenmemiz ve sanki bir üst sınıfa atlayıvermişiz gibi sinir uçlarımızın ukalalaşması beklenir. Halbuki biz hep ezik geldik ezik gideceğiz, bu da asla unutturulmaz. Evet, sınıfım asla unutmaz!

O caddedeki sandwich dükkanından beslenen kişi elbette ki şu marka blue jean giymeli ve bu marka telefonla konuşup bilmemkimin konserlerine koşmalıdır. Ama dikkat edilmesi gereken, bu mekanların önceleri (en azından marka hastalığı bütün kente sardırılmadan) tek bir lokasyonda türetilmesidir. Marjinaller ilgi çeker, arzı talebinden büyük olan ticari malın... Teorisinden uzaklaşarak ve oldukça yalın haliyle, kaçan kovalanır ve insanımızın kanına tepeden itibaren sokulacak olan bu yeni trendlerin ince bir planlama ile sınıf sınıf tüketilmesi sağlanır. Sınıf sınıf tüketilen bir "şey" giderek "ama herkeste var, herkes gidiyor"a mı dönüşüyor yoksa bazıları buna özenti mi diyor ne dersiniz? Başlığımızdaki sınıf olan işçi sınıfıdır ve bu özentilere gerek maddi gerek sınıfsal nedenlerle fazla bulaşamamaktadır, bulaşmamaktadır. Metrocity'de işçi sınıfından, gerçek işçi sınıfı kesitinden birilerini bulma olasılığınız, Pisa Kulesi'nin düzelme olasılığı kadardır. Ama yine de bu dönüşümler işçi sınıfının tek akşam eğlencesi olan televizyon ekranından ya da tek haber kaynağı burjuva ideolojisi üreten basınından öğrendikleridir ve yaşamın bundan ibaret olduğu sandırılmaktadır.

Marjinal olacaksın... Hatta öyle ki önceleri sadece Etiler'de açılan ve başka şubesi ancak ve ancak Bebek'te çok sonraları görülen bir İngiliz patissiere (pastane canım, ne kasıyoruz ki) de ününü böyle tutturmuştu. Not edelim, bahsi geçen sandviç evinde sandviç fiyatları yeni lokasyonuna bakılarak nerelere tırmandırılmıştır bilemeyiz ama yukarıda örneklenen kahve evlerinde bir fincan kahve 5-7 YTL, pastanede ise bir kurabiye 5 YTL'dir. (Not: Güzelim simit bütün bu dirençlere rağmen hala 50 kuruştur. O da dışarıdaki gezici simit araçlarında. Yazımıza konu Susamlı Küçük Burjuva'nın en ucuzu 1 YTL'dir ve sapsadelidir)  Halbuki kahvaltımızın misafiri işçi sınıfının, hafta içi fabrikasında yemek yese de bir haftasonu gezisinde ailece öğle yemeğinde alabileceği, bahsi geçen fiyatlarla, birer kurabiye belki birer çaydır. Daha olmadı sapsadelisinden bir simit ve bir bardak demsiz çay. Sizce hak ettiği bu mudur?

Bir başka örnek, bazı yerel markalarda görüldü. Bu anlamda kendini en azından tadında ve dış görünüşünde bozmayan tek mekan Taksim'deki İnci Pastanesi olsa gerek. (Marka adı kullanmaktan kaçındığım bu yazıda sadece bu ismin geçmesindeki tek niyet, Taksim'de bozulmadan nelerimizin kaldığına işaret edebilmektir ve üzücüdür ki eldeki tek mekan sanırım burasıdır). Bu markalar, önceleri sade tasarımlı mekanlarında örneğin sadece süt ve süt ürünlerinden mamul pasta ve tatlılar sunarken, artık tavuk dönerden tosta, su böreğinden kahve yanında verilen cookie (kurabiye)lere kadar kendilerini yeni düzen(lemey)e uydurdular. Tarihler ikibinlerin başını, saatler öğle tatilini gösterdiğinde aslında bu mekanlarda öğle tatili müşterisine ayıracak masa ve emek kalmamıştı. Devir, ders çıkışı hava atma ve piyasa tutma sevdalısı, eğitiminde bilimsizlikle malul öğrenci kesiminin devriydi. En azından dayatılan buydu. Dayatılan bir diğer şey de her küçük değişikliğin menüye yansıyan "fiyatlarıydı".

Tamam, değişimin her türlüsüne bahane bulmayalım, bunlar arasında çok şık duranlar da oldu ama lütfen, kahvemin yanında misket büyüklüğündeki bir (1) kurabiye, fiyata en az 1 YTL olarak yansıtılıyorsa ben öyle değişimi istemiyorum!

Satıcı gittikçe kapitalistleşirken, halka sınırsız kredi kartı kullanımı ve taksit olanakları ile tam da Amerikan stili bir tüketme sıfatı yapıştı. Yapıştı diyorum çünkü en çok sığınılan "halk böyle istiyor" şiarının da bunu diline dolayan sıfatsızların maskesinin de bu yafta gibi artık "düşmesi gerekiyor!" Cem-i cümle tekmili birden hem de!


Küçük burjuvalaştırılan susamlı simitimiz üzerinden okumaya çalıştığımız ve girişini bu hafta yaptığımız dönüşüm projesi, Türkiye'de özellikle ‘80 sonrası uygulanan politikalarla bir çürüme ve çözülme projesidir. Görsel kanıtlar bir yana, tarihsel ve kavramsal olarak da kapitalizmin ve onun iç çürümüşlüğünün bir göstergesidir. Başkalarının, Türkiye gelişiyor, İstanbul kültür başkenti ve benzeri söylemlerini geçelim. İstanbul, bu haliyle bir kültürün değil, çözülmekte, dağılmakta olan ve açılan delikleri kapamak için uzanan elleri bir bir düşen burjuvazinin örnek kenti olarak biz soldan bakanlara umut vaadediyor. Güzel bir gelecek için ama. Yepyeni bir anlayışla.

yazı kalır...

yıllar önce, Taksim'deki meşhur kitabevine girerken görüp de o gün bugün irkildiğim mottodur, slogandır, irkiltici cümledir. beni yerimden eder. yazı kalır, evet. ama hangi yazı?

bak mesela ben uzun yıllardır (18 yıl olmuş) yazıyorum. uzun kısa ama yazıyorum. bunların kaçı kaldı? ne yazmışım mesela 1994 yılı mart ayının son haftasında? sahi ya, eski yazılarımı (internetten ve bu dijital arşivleme manyaklığından öncekileri) bilen gören bulan varsa nutella aşkına bana göndertsin. kendi yazın tarihimin taş devrinden kalma cümlelerimi hep merak ediyorum. başkaları gibi, yazdıklarını ezberinden hatırlayan biri olmadım hiç. hatırladıklarımın çoğu blogda duruyor. bir de burada olmayan, dijital arşivimde duranlar var ama gizli. asla paylaşmıcam (ya insan bazı şeyleri kendine saklamak istiyor. misal az önce de tam 5 A4 boyutunda bir yazı yazdım ama yayınlamak yürek ister. hehehe)

ama bir tanesi var ki... o yazımı hiç unutmadım. hep komikli yazarım biliyorsun artık kitle. ama bu yazım hiç komikli değil. eski bazı yazılar da değil, ama bu hiç değil. az önce sana arşiv yazılarını bulamıyorum diye ağladım ya, hah. Sen Google'da ne arıyorsun bilmiyorum ama ben bulmak istediğimi arıyorum. ve buluyorum iyi mi? soL gazetesi arşivine binlerce teşekkürlerimle, 2006 yılında yayınlanan gözyaşartıcı yazımı buldum. buldumcuk oldum tabii. çok uzun cümleli, bol kinayeli, tadelle tatlılığında ama biberiye gibi genzi yakan böyle bişey işte. okursun. yayınladım az önce.

niye özellikle bunu arıyorum? çinkiiiii gayet siyasetim geldi tutmayın beni. o zaman simitle bozmuştum kafayı (yazıyı oku anlarsın), şimdi de nikleerle. bazı bazı yeğenim geliyor aklıma. uykumdan uyanıyorum. yeğenimi korkutan zihniyet, seni fredi kovalasın rüyandan uyanama emi.

memleketime nikleer santral yapçaklar. (sinopluyum ben). aylardır hatta yıllardır tepiniyorlar üstünde. bir o kadar da eskidir Karadeniz'de uranyum var aga diye fısıldaşıp dururlar. yalan değil, vaaar. naapçan? daha gencim o zamanlar, Sinop'tan ABD üssü gitti (1993) Amerikalılar kenti terk etti. Sonra biz ölü kent olduk. Böyle milyon nüfuslu sanfransiskodan arizonanın arka sokaklarına dönmüş gibiydik. avuç kadar insan kaldıydık. amerikalılar gitti ya, iş yok, mağazalar kapanıyor, fabrika zaten yok. işsizlik diz boyu. anaaaam! bu ülkede amerikalılar elini çekince kanı gitmiş enik gibi kalakalan bir şehrin evlatları olarak biz "amerikaaağ gel bizi kurtar eskisi gibiiin" demediysek bu ülke amerikanlaşmaz ümidim hala tazedir. derken, anaam bi baktık şehrin dışında çadırkent kurmuşlar. kim la bunlar dedik. uranyum arayan bir yabancı ekipmiş. petrol de arıyorlarmışmış. günler geldi geçti, şimdi doğal olarak bulduklarından emin olduğum uranyuma en yakın havzaya nikleer santral yapçaklar. haa du bakali, o iş öyle kolay deeel.

bi baksana bu gözlere sen? biz yıllarını hamsi yiyerek geçirmiş, gözleri iyot iyot bakan bir kitlenin evladıyız, şehir nüfusunun dörtte sekizi amerikalıyken dönüşmedik de şimdi yedirir miyiz Sinop'u sana? (bizim orada çok az kere eylem olur. ama nikleer karşıtı eylem tam olur. sokağa çıkamazsın öyle yani).

Laz damarımız yok ama Karadenizliyiz biz. hem bikere Sinop'ta dünyada yalnızca Norveç'te olan fiyord denen kıyı harikasından var. bir tanedir bir tane! hem de utanmadan santrali oraya kurcamışınız. bababababa! ay sinirim geldi! yedirir miyiz lan biz o fiyordu sana? daha kaç yazlar kuzenlerim fiyordun içinden ortadaki adaya yüzcek de ben de tepenin üstünden el sallicam onlara (ilk defa sudan korkan birini görmüş gibisin bebeyim?) hem kaç defa daha söylicem? bana coğrafyayı sevdiren Süheyla hocam hatırına vallahi evire çevire döverim sizi. yapanı da yaptıranı da. orası toprağımız. orası insanımızın yaşadığı yer. orası benim değil hepimizin memleketi. insanız biz. insan gibi yaşamak istiyoruz. ayrıyetten Akkuyu da bizim toprağımız. hiç gitmedim görmedim ama çok sevdiğim bir yer. üstünde insan yaşıyor çünkü. hem bakma, konuya dahil değil gibi görünse de Abant, Yüksekova, Ilıca, Hopa, Mut, adını bilmediğim binlercesi. hepsi bizim!

alternatif enerji kaynağı bulamayan senin beynin. çok da fifi! biz olsak neler neler yapabiliriz haberin var mı? yapabiliriz kitle bunu biliyor muydun? bu da onlara kapak olsun mu? olsun.

bu gece çok sinirliyim gene. en iyisi ben birkaç bölüm siesay (olay yeri incelemeli, forensic saaaynslı, efbiaylı ve siaeyli dizi) izleyerek rahatlayayım. sen de git şu 2006 tarihli kült yazımı oku. sözlü yapacağım sonra bak! ha bir de unutmadan;

yazı kalır... İstiklal'deki meşhur kitabevinde beni irkilten ikinci şey de merdiveni çıkarken duvara koydukları o yakılmış kitaplar görselidir. yakarlar monşer. okumak güzeldir oysa, kitaplar candır. demek istedim...

25 Nisan 2015 Cumartesi

dip boyası geçmiş bir saçın yenik öyküsü

Aslında size anlatacak tek bir kelimem bile yok. Kalmadı. Anlatacak şeyim yok derken, konuşmamaktan bahsediyorum. Yazmaktan caymış değilim korkma!

Konuşmaktan yoruldum. Millet anlatıyor. Alolarda, molalarda, bir durakta, bir kuyrukta ya da yırtık bir afişte. Sonra bir gülüşte, dağılmış yürüyüşte, belki de bir direnişte. Hepiniz oralarda bir yerlerde bitmeyen dertlerinizi anlatıp duruyorsunuz birbirinize. Oysa ben hiç hoşlanmam dert anlatmaktan. Birine derdini anlatmanın mutlak sonuçları olduğu kesin. Hangi sonucun olacağının muğlak olduğu da. Bu yüzden, ben hoşlanmam dert anlatmaktan.

Bugüne kadar dertleşme denen şeyin ne kadar rahatlatıcı ve faydalı bir şey olduğu yanılgısına kapıldığım oldu. Değil miydi ki bir arkadaşın, sen anlat o dinlesin, sana bir şey desin! Bir şey! Bir cümle, bir öneri, bir yol için neler vermezsin o dakka? Ama yok.
Günlerdir yazamıyorum. Aslında, yazmıyorum. Çünkü ne zaman şu meretin başına otursam, iş güç arasında hazırladığım yarı-A5 kağıtlara kurşun kalemle (be original!) aldığım notlara baksam, sıtkım sıyrılarak “bu da gol değil küçük enişte” diyor, kendime ezmeli kahve yapmaya mutfağa kaçıyorum. Evet, bak ne güzel dedim? Kaçıyorum. Bu duruma ayınca ve kendime gelince, bari dedim dürüst ol, herkeşnen paylaş.
Ne kadar sabırlıymışım. Ne kadar dipsiz kuyuymuşum. Süper bir dinleyiciymişim ben! Der dururlar. Öyleyim. Ama bir kez de durup düşünün anacım ya! Ben sizin arkadaşınız olabilirim, siz benim arkadaşım mısınız? (oha! Lafa bak!)

Ergen bebeler gibi “sevmek sevmekse eğer, sevmek sevmemektir” felsefeli tamlamasında olduğu gibi çok içerikli (!) bir “arkadaşım mısınız” değil bu. Ya da “sen beni ekledin de bi sor bakalım ben seni layklicak mıyım” türünden ego zortlatması da değil. Hafife alma, zilyon tane arkadaşım var benim. Bugüne bugün, çoğunuzun daha doğmadığı veya bebek taytıyla gezdiği, ilkokulda fiş toplayıp kırmızı kurdağle taktığı günlerde, mirc, icq ve adını bile duymadığınız sayısız internet sohbet siteleri ve programlarını ilk elden kullanmış, analizini yapmış, defterini dürüp onlar modada tavan yaparken üstlerini çizip atmış bikimseyim. Olsun artık o kadar arkadaşım... Şakası bir yana, aranızda bu ortamlar sayesinde arkadaş olduğum ve yaklaşık 15 yıldır tanıdığım insanlar da var. Tanımak derken, “I know where you checked-in last weeeeekend hııııııh!” klişesinden daha fazlasını kastediyorum.

Bugüne kadar bir şekilde arkadaşım olmuş yüzondörtbinsekizyüzseksenaltı isim sayabilirim. Biz bunlara kısaca sayısal arkadaşım diyelim. Sonra uzun vakittir arkadaşım kalmayı başarabilmişlere sitem gibi olmasın :) yüzküsürbin arkadaş sayarım da dostum olabilmiş beş-on kişi zor çıkar. Arkadaşlarıma dert anlatmaktan hoşlanmadığımı söylediğimde, “ay inanolsun ben de öyle!” der ve ardından dertlerini anlatmaya devam eder (tanıdın kendini de mi köftehor!) Oysa dostum, dert anlatmaktan hoşlanmadığımı söylesem, durur, “çay koyiim mi? Yanında püsküüt de var” der.

Arkadaşım, derdimi dinleyince bazen hiçbir şey olmaz. Anlatmakla kalırım. Sıra ona gelir, ama o anlatınca akan sular durur. Çünkü bilir ki ben terapi konusunda ordinaryüsüm. (bu kadar arkadaşı profil fotom sayesinde yapmadım yani!) Dostumsa başkadır. Kendi derdini sona saklamaz, başa alır. Bak der bende şu var ama boşver geçinip gidiyoruz. Sen anlat bakalım...

Sayısal arkadaşlarımı idare etmekte hiç zorlanmıyorum. Ve onları ciddi ciddi çok seviyorum. Çünkü çok iyiler. İyi değiller, çok iyiler. Çünkü bazen, ve benim gibiyseniz çoğu zaman, derdinizi anlatacağınız varken de sizi anlatmaktan alıkoydukları için ilaç gibi geliyorlar. Yani benim gibiyseniz. Sohbetin bir yerinde “derdim var” diye çıkış yapıp tepkisine bakıyorum. Eğer, bütün bir hararetle ve hayatını buna vakfetmişcesine derdimi dinleme ısrarındaysa her zaman elimin altındaki sıradan dertlerimden birini sunuyorum, çünkü böylesi arkadaşlar bir sohbet malzemesi olarak severler dert olgusunu. Kötü niyetli olmayabilirler ancak dertlerim onları gerçekten zerre ilgilendirmiyor. Onlar, bir parça benim de böyle sıradan dertlere sahip olabilmemden mütevellit kendilerini azcık iyi hissetme duygusuna sığınaraktan (ne kadar incelttim değil mi?) Kısacası, en hafifinden bir derdimi ortaya atınca, sahne arkasında asıl derdimi gözümde yeterince küçülterek “lan boşver, bu da o kadar büyük değilmiş” falan deyip kendi yarama merhemi sürüveriyorum. Farkında olmadan iyi geliyor olabilirler. E olsunlar o kadar!

Eğer, bir karşılama ve plase türü olarak derdini anlatmaya başlarsa da aklımdan Şirinler müziğini (trallallaaa trallallaaaa hadi sen de söyle bak çok iyi geliyor) söylemeye başlıyorum. O sırada duyduğum kadarıyla bana yeter. Dinledim mi dinledim. Birine anlatacak kadar detay duydum mu hayır. Dedikodusunu da yapamam, bir yerden birinden duysam aa bak gördün mü bana da demişti falan diyemem. Bu bir iyi geliyor ki anlatamam. İşte bu yüzden iyi değiller, çok iyiler.

Ya bi dur size başka bir şey anlatıcam. Benim dostlarım hep başkalı yerlerde. Vakit bulup bir araya zor geliyoruz (valla benim yüzümden). Mesela kızsal bir rutin olarak Cuma sabahı kahveleri yapamıyoruz. Ya da kışın her Çarşamba sabah matinesine sinemaya falan gidemiyoruz. Ama şimdi gecenin bu yarısında bir tanesini arasam, lan desem çok dertliyim... Bana bak hatun, gün torbaya mı girdi? Yarın ara teallam! der. Der yani. Desin. Dürüstlük en sevdiğim sütoğlandır. Başka kentlerde olanlarla arada sırada telefonlaşıyorum. Ama o kadar kıymetli ki zaman, sadece güpgüzel şeyler konuşulsun istiyorum. Hani türk filmlerinde kız kan kusar da ahan da şerbet diye acı acı gülümser ya, işte bu cenahı aradığımda ben de öyle “he ya işler yolunda, valla havalar bildiğin gibi, hala evlenmedim yok bacım benden adam olmaz” falan deyip görsel hafızalarındaki beni bozmuyorum. Çünkü o bozulursa dostluk acır. Dostum acı çeker yani. Aklına düşürmeye, uykusunu kaçırmaya gerek yok.

İşte böyle böyle, hayatıma ayar çeke çeke, derdini anlatmayan ve geleneksel olarak derman bulamayan bikimse haline gelişimin kaçıncı yıldönümündeyiz. Yazının ilk paragrafını yazarken o kadar moralsiz ve mutsuzdum ki kalktım banyodaki aynaya bakmaya gittim, kim bu gecenin bir yarısı suratsız bir şekilde bilgisayarın tuşlarını katleden diye. O da ne? Bu saçlar değirmende ağarmadı dostum! (dip boyam gelmiş). Aha dedim, yazıya başlık bulduk iyi mi. Evet seyirci, bu saçlar değirmende ağarmadı. Derdimi anlatmayı değil, arada çıldırarak kırkbirparetopatışı patlamalı yazıları seviyorum. Neyse sonuçta bu noktaya kolay gelinmiyor, bir isyankar kolay yetişmiyor monşer.

Aslında size anlatacak kutsal kitap kalınlığında dertlerim var. Herkes gibi. Aslında herkesin bize anlatacak Çin Seddi uzunluğunda dertleri var. Benim gibi. Saçlarını boyayanlar iyi bilirler. Dip boyan gecikirse ve boya rengin asıl renginden çok farklı ise, düzgün boyalı bir saç elde etmenin tek yolu o saçı oksidasyon kremi ile tamamen açıp istediğin renge tekrar boyamaktır. Öteki türlü dipten uca İtalya senin Tunus benim oradan Basra Körfezi gezinen, fabrika atığı yemiş dere suyu gibi bir saçınız olur. Zamanında dertleşilmemiş her dert, böyle makinede yapılmış peyniri topaklı hamuru bir üst kata yapışmış aşırı yağlı suböreği gibi döner. Döner kardeşim.

Bu kadar uzun yazdıktan sonra anafikrin kapatıcı fondötenden fırlayan koca dayağı izi gibi pörtlemesi lazım değil mi? İyi de konu ne? Bazınız alışkın, yeni başlayanlar için “bu daha başlangıç, sen kiminle dans ettiğini bilmiyorsun bebeyim!”

Benim gibi yazanlar için (konunun kendi kendini yazdırtması, günün zottirik saatinde beyninde şimşek çaktırtması ve yeter ulanla başlayan tuş basmaların sonunda anaaam bir iç rahatlaması olarak zuhur eden durum), “bugünkü amacım şu konuya değinmek olsun hadi bakalım, bık bık bık” diye bir sosyal-toplumsal görev edinmişlik hali külliyen hayal. Demem o ki, istediğim kadar “oylar kime” konusunda yazmak isteyeyim, eğer beynimin kıvrımlarında “UNICEF adına çalışan gönüllülerin de aralarında bulunduğu yüzlerce insanın katledilmesi” duruyorsa başlarım senin oyuna huyuna suyuna diyen bir içses parmaklarımı gasp ediyor. Sakın aranızdan biri “oralarda olanları değiştiremeyebiliriz ama buralarda olanı değiştirmek için oylar şuraya” gibisinden bir cümleyle... O’lum bak git!

Sanahaber’in amacı belli, sizin buruşturup attığınız, acıcık ucundan baktığınız ve gülüp geçtiğiniz herhangi bir haberi alıp kırkotuz süzgeçten geçirerek siz süper okurlarına zaman kazandırmak. İşbu algısal enstitü vallaki billaki sizin için çalışiyi. Ve bugünkü yazımda amacım, binlerce haberle kulağınızda çınlayan bir sesi reitare etmek (hep siz mi layk ediceksiniz? biraz da biz dislayk edelim!)

Bunu çok uzun zamandır yapıyorum. Dedim ya internet devriminin de öncesinden beri. Sosyale ve medyaya ve bugünlerde sosyal medyaya bakıyorum. Gördüğüm manzara o kadar içler acısı ki. Sefalet apartmanında yıllardır bir arada yaşayan Melahat, Gülümser, Rukiye, Sitare ve onların eşleri Murteza, Ahmet, Celal ve Hüsnü. Her haftanın bir günü yaptıkları gibi hatunlar gündüzleyin pastalı börekli dedikodu kazanı kaynatıyor, aynı günün akşamı adamlar da toplaşıyor hep birlikte hasbıhal ediyorlar. Gece geç vakit “haydi artık sabaha iş var” dediğinde kocalar, kapı önünde de bir on dakika sohbetlenip öyle ayrılıyorlar.

Melahat’in evinde ilk gelen Gülümser ve Rukiye, kâh Sitare’yi çekiştiriyor, kâh Melahat çay doldurmaya mutfağa seyirttiğinde yeni aldığı misafir odası takımının rüküşlüğünden dem vuruyorlar. Melahat salona gelince “ay şekerim bakar mısın kısırın güzelliğine, ellerine sağlık. Kıııız sen duydun mu Sitare istediği perdeleri sonra alırız deyince Murteza’ya ne demiş, vuuuuu!” Gülümser içtiği çaylardan olsa gerek biyol işemeye gittiğinde de Melahat başlıyor bunun bileziklerini Rukiye’ye çekiştirmeye. “Kııız aldığı mutfak paralarından çırpa çırpa na böyle (bilek dirsek arası) dizdi bilezikleri, sorsan altın günü yapalım mı diye, boş kollarını açar ay benim durumum yok, yalaaaan! Kışları tarhana torbasında yazları baca deliğinde saklar bu korkulur bundan”

Bu işin günahsızı Sitare sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Güne en son gelir, hakkında ağız dolusu yaptıkları tüm dedikoduya rağmen “ay kıııız sormayın bir pahallanmış ki her yer” diye dertlenir kapıdan girince. Köşedeki ucuzlukçudan yeni bir şeyler toplamıştır, onları seriverir koltuğun sırtına hemen. Olsundur. Apartman dirliği daha önemlidir. Ama Sitare bugünlerde değişti, günden önce dönüyor dolanıyor, üst mahalledeki süslü eski komşu ve yeni edindiği ittifak arkadaşlarının yanına uğrayıp elini sağlama alacak enformasyonu topladıktan sonra geliyor Melahat’in evine. Üstünde ucuzlukçudan aldığı bir yelek ya da eşarp vardır. Ama bu kez üst mahalledeki yeni açılan butik gibi yerden de bişeyler alınmıştır. Açılıverır torba. “A-aa sormayın kızlar, ina-na-madım. Fiyatlar aynı, kalite süper! Daha da gitmem köşedekineeeeğ! Resmen paçavralarla kandırıyormuş bizi...”

Şimdi kadın kısmı dedikoduyu yapar eder, küser barışır, nifak tohumu da eker, ittifak da yapar, evet yapar. Lakin eskiden hiç olmazsa akşam adamlar gelince ortam eski sulhuna kavuşuverir, bunların hepsi bir köşeye atılıverir, ne bileyim bir çay daha demlenir yemekten sonra, işten güçten bahsedilirdi falan... Hah işte biz buna dertleşme diyorduk. Aramızda yoğurup yoğurup dertleri, ertesi güne sırtımızdan acıcık yük kalkmış gibi doğrularak başlıyorduk. Yaptığımız tüm dedikodular dedikodu olarak deniyordu ve konuyordu. Konduğu yerde de duruyordu.

Şimdi dertleşmek yerini bırakmış dert-eşmeye. Artık kocalar akşam eve gelip de gündüzden kalanlarla çay eşliğinde atıştırırken bir bakıyorsun hoop masa kurulmuş yeşil örtü serilmiş, sanırsın King’te Rıfkı’yı yedirecek bir kurban arıyorlar. Artık Rıfkı’yı Sitare mi yer, Celal mi Hüsnü mü bilemem. Benim tek bildiğim son ikide elin bizde kalacağı. Varın burdan siz tümeçıkarın... En acısı da, uzun yıllardır Sefalet Apartmanı'nda komşu olan bu sakinler, o "L"nin kendi diyarlarında alabildiğine özgür bir "R" olduğundan o kadar eminler ki...


Kapanışta, derlemesem olmaz. Zamanında dertleşilmemiş her dert, böyle makinede yapılmış peyniri topaklı hamuru bir üst kata yapışmış aşırı yağlı suböreği gibi döner. Döner kardeşim. Ben suböreğinin evde yapılanını seviyorum. Bir de dostumla konuşmadan dertleşmeyi. Sahi dostum, bi’çay koysana, püsküütler benden...

15 Nisan 2015 Çarşamba

kırk yıllık kazın ayağı öyle değil!

Gece gece, elimde magnezyum saşe, mutfakta anneme kefirin faydalarını anlatırken buldum kendimi. “Bakalım bu sefer neyi deniyoruz” tadında bir bakış atan annem, “kemiklerim kaslarım ağrıyor, faydası olacak mıymış?” diye sordu. Magnezyumu içirirken kadıncağıza, dur dedim, daha saf kilden maske yapacağım sana. Annemi tanıyan bilir, kahvaltıda kızarttığı sosislere ahtapot, zeytin ve salatalığa ise bebek arabasındaki ikiz bebek muamelesi yapabilme olasılığı pek yüksek biridir. Sosyal medya fotoğraflarımdan birinde bu konuyu işlemiştim. Geçen yıl gençleşme eylemi olarak, “anne ya inik gözkapaklarımızı ameliyat ettirek mi?” diye sorduğumda parmaklarıyla gözkapaklarını yukarı ve göz kenarını dışarı doğru ittirip Yukarı Ural-Altaylı gibi bakıp “böyle mi olcem böyle mi?” dediğinde bir süre kendime gelememiştim. Sonra, Arzu sen çok komik birisin. Hı hı, evet, anneme hiç çekmemişim!

Gökhan, dedim. Magnezyum ve kefir için, dedi. Gökhan, 24 yıl önce lisenin sonunda, gemide yapılan muhteşem mezuniyet balosundan sonra orada öylece bıraktığım yaklaşık 60 kişiden biri. Bu 60 kişinin yarısı doktor. Yani gerçekte %50 olmasa da benim açımdan hepsi doktor. Öyle güveniyorum. Öyle içim rahat onlarla konuşurken. Birkaç gün önce buluştuk. Bazılarıyla 24 yıldır görüşmemişim. Bir de sizi bilmem bizim için lise arkadaşlığı bambaşkadır. (yatılı okudum ben! Fırk!) Sanki dün ayrılmış gibiydik.

Konu konuyu açtı, dedim ki estetikti botokstu falan derseniz yemem, söyleyin bakalım nedir sırrı bu kırışıksız suratların, çipil çipil bakışların? Öyle ki birkaçımız lise yıllığındaki halimizle duruyoruz! Biri dedi ki “dört yıldır çalışmıyorum”, öteki herşeye rağmen gülmeye çalıştığından, diğeri genetik olduğundan, bir diğeri bekar ve çocuksuz olduğundan bahsetti. Abartıyorsam nolayım kııız!

ruh banyosu
İşte size formül. Çok çalışmayacaksın, hergün gülmeye bakacaksın, bol su içeceksin, fazladan kaçacaksın, doğuştan gelene (genetik) aykırı hareket etmeyeceksin. Kısacası sınırları zorlamayacaksın...
Fizik bir şeydir kimya herşeydir. Yoga yapınız, doğal organik kimyasal maddelere aşina olunuz (misal elma sirkesi en iyi dezenfektan, yeşil elma en iyi ağrıkesicidir) ve itinayla gülünüz.

Biz ailecek korkarız doktorlardan. Bize birşey yaptıracaksanız doktora söyleteceksiniz. Emir demiri keser. Pısıp acı acı uyarız o reçeteye. Birçok şeyi yapmaktan vazgeçeriz. Bugüne kadar kendimizi emanet ettiğimiz doktor arkadaşlarım üzerimizde hipnotik bir etki yaratmıştır. Rahmetlik anneanneme de birşey içirmemiz gerekecekse “bak doktor Kemal diyor ki” derdik. (Kemal de bu 60 kişiden biri) Yıllar sonra onların bir kısmıyla karşılaştığımda, yirmibeş yıl önceki bakışların aynen durduğunu görünce bir yaşlanan ben miyim diye geçirdim içimden. Yu ar veri rooong dediler. Kahvaltı diye başlayıp sonra iki deniz otobüsünü iskelenin kapısındayken kaçırmak suretiyle bitirmek istemediğimiz sohbette kendimi onsekizlik gibi hissettirdi çeyrek asırlık arkadaşlarım.

Mutteçem Binyıl’daki bacılarımızın güzellik sırrını ifşa ettiğimde (gizli malumat olduğundan, satır arasında – http://sanahaber.blogspot.com.tr/2011/05/diz-mesaj-is-very-kreatif-anam-biliv-mi.html) birçoğunuzun önce yumurta akını, yazıyı tümden okuyanların da bıldırcın bokunu denediğini biliyorum. Aradan birkaç yıl geçince, mevzuyu yeniden ele alayım dedim.

Estetik operasyonlara karşı değilim. Misal, iç deviasyon ya da horlama sorunu sebebiyle düzeltilen burnundaki dış eğrilik de bu ameliyatla giderilmiştir, oh missindir. Ya da çenedeki çıkıklık ile konuşma ve yemek yemede çektiğin zorluk ortadan kalkar, düşük göz kapaklarının düzeltilmesi sayesinde baş ağrıların azalır, bunlar gayet normal şeyler, hatta gerekli. Ancak yaşından daha fazla sayıda estetik yaptıran ve komşumuzun kızıyken Bülent Ersoy’un kuzenine benzeyen ablalarımız var, ki ben bunlardan birinin annesi olsam ellerimi gökyüzüne kaldırır “böyle anlaşmamıştık” derim. Net.

Estetik operasyon dendiğinde aklıma önce aşırının aşırısı pahalıya satılan eşyalar gelir (36,999 liraya TV var mesela bizim orada, bazı yabancı markaların 10bin Ööro’ya indirimde satılan yelekleri var internette), ardından bombalanmış bir kentin içinden üstü açık spor arabasıyla geçen genç kızlar ve erkekler gelir. Neden diye sormayın, hiçbir fikrim yok. Belki de, estetik operasyon denince aklıma ilk gelen ismin Ajda, hatırladığım ilk şarkısının Petroil, Oh My God! olmasındandır ne bileyim. Petrol deyince Ortadoğu ülkeleri, oradan savaşlar ve Bosna’da yolda akan kan... Sokaklarda insan avına çıkan human safari meraklısı “insanmışgibiler” ordusu... Analoji bizim işimiz! Bütün bunlardır belki bana estetik deyince Beyrut’u hatırlatan. Oysa bir Küçük Ceylan, bir Ebru Şallı... burnu sıkılmış gibi konuşan, gözüne ışık tutulmuş tavşan gibi bakan teyzeler... Hep sonu kötü örnekleri hatırlıyorum gördüğünüz gibi.

Birkaç kez, estetik yaptırsam mı dediysem de, engelli koşu pisti gibi olsam da kendime bir türlü yakıştıramam estetiği. Bana göre değil kardeşim. Eğer ille farklılık görmek istiyorsam saçlarımı boyuyor, kestiriyorum ya da yüzüme biraz makyaj... benim gibi yılda üç kez makyaj yapıyorsanız, yüz için olan gece kremini kuruyan ellerinize sürebilir, maskaranızın içine bolca badem yağı koyup gün boyu ağlak gözlerle de dolaşabilirsiniz.

Şu Nebahat Çehre ve Canan Karatay fotolarına bakıp “Karatay teyzedense Çehre’yi dinlerim” diyenlerden misiniz? Hakikaten dinlediniz mi? Karatay’ı ve Çehre’yi herhangi iki konuda konuşurken imlası, iddiası, içerik bütünlüğü bakımından misal, dinlediniz mi? Dediklerine harfiyen uymak gibi bir niyetim yok elbette, buna rağmen ben Karatay’cıyım baştan söyliim. Neden diye sormayın, Karatay diyetini Dukan ile karıştırıp ortaya karışık yapıyorum der, sizi de o dipsiz kuyuya atıveririm, yazık olur ayva göbeklerinize. (Şaka lan şaka. Ne diyet yapcam, manyak mıyım?)

Ben öyle içinde kedi otundan kurbağa bacağına türlü bitki ve hayvan özlerinin bulunduğu alternatif tıp ilaçlarına yan gözle bakıyorum. Vücudu dengelediği söylenen vitamin dolu bitkisel destekler mi? Neyim eksiktir? Kalsiyum? Biraz yoğurt ya da peynir. Biraz magnezyum yorgun kaslara, ruhun için de bol oksijen ve su. Ha bir de anlattığımda inanmadığınız yoga var. Ben kendimin yalancısıyım. Otuz gün yoga denen videoyu açın, birinci gün, ikinci gün... onbeşinci günde sırrınızı soranlara kıh kıh kıh diye gülüp “ay şekerim valla ne rejim ne spor bildiğin yiyorum yiyorum kilo almıyorum” demek gelmezse içinizden, ben de Mişel Obamayım...


Şimdi bir elimizde magnezyum saşe, ötekinde kefir. Sabahları defne sabunuyla yıkıyorum yüzümü, akşamları elma sirkesiyle siliyorum. Siz gülmeye devam edin, seneye gitmiş olacak bu kırk yılın kazayakları... (yine de inik göz kapakları için bir şey önermedi benim doktorlar. Sanırım ille de bir estetik şeysi gerekecek. Du bakali sorayım bu 60 kişiden estetik uzmanı olan var mıydı? Öğrenince adresini size de veririm. Niye? Çünkü çok paylaşımcı bi’kimseyim. Şaka be, ne vercem, kimselere söylemem. Derim ki ay şekerim sabah akşam gözlerimi iri iri açtım ve kırkbir kere muca kuca tuca dedim, oldu... yahu etmeyin, yumurta akını bıldırcın bokunu denediniz de bu mu tuhaf geldi?)

11 Nisan 2015 Cumartesi

şşt müdür, oldu bu napalım?

“Google'a 4 saat mühlet tanımak nedir ya. Resmen dünyanın tinercisine döndük arkadaş, napıyorsunuz? Bağcılar'da yol keser gibi…” diyordu sosyal medyada bir arkadaşımın arkadaşının arkadaşı. Valla teşekkürü bir borç biliyorum. Öyle güzel, öyle yerinde bir çıkış. Duyguyu paylaşıyoruz.

Olayı biliyorsunuz. Sabah gözümüzü açtık ki hanaam feyzbıka tivitıra yuuutıpa el koymuşlar. En az black-out kadar eğlenceli bir gündü sosyal medya isyan geyikleri açısından. Yukarıdaki söz de böyle bir isyan. Gerçi ben daha önce, uçakta gazetecinin Youtube’a girilemiyormuş sorusuna “yoo ben girebiliyorum” diyenin üstüne tanımam komiklikte, olsun bizimkilerin de hakkını yemeyelim. Adamlar Google’a süre verdiler. Oha! Bak aga! Aha buraya çizittim, güneş şurdan şuraya varanası bana belgeynen gelmezsen köyü sataram ha! Zaten 141-142 başsııız şunun şurasında. Ben olmasam açsıııız.

O değil de DNS değiştirerek feyzbıka nasıl girilebilinilinir haberini feyzbıktan paylaşarak kısır döngü konusunda tarihe geçen tüm arkadaşları da izin verin buradan alkışlıyorum. Şşşt müdür, termodinamiğin birinci kuralı; tırtıllar asla asla asla kahverengi bot giymezler, yaz bunu biyere.
Derken fark ettim ki feyzbık benim tablette dünü gösteriyor, masaüstü bilgisayarda bugünü, cep telefonumda da yarını gösterir herhaldaysa dedim ve konuyu kendim için kapattım. Vurdum kafayı uyudum. Zira hayatımdan bir gün boyunca sosyal medyayı çalanlar, meselenin sosyal damarlarımızdan birinin kesilmesi düzeyinde kaldığına inanadursun, ben ve hayran kitlem konunun bambaşka boyutlara açıldığını biliyorduk. İşbu yazıyla “did you mean…” tadında bir günortası sanahaber ile daha kapakarşısınız.

Bir fotoğraf düşünün; ülkenin bir kıdemli ünvanı oturmuş, etrafına da okullu bebeleri oturtmuş, hep birlikte çipil çipil gülüyorlar. Üzerine yapıştırılan yazı sayesinde caps olmuş, millet paylaşa paylaşa bi’hal oluyor. Devr-i alem yapıyor sibernette. “Sonra çıktım makama, bana bak dedim, saksı değilim ben!” (veya buna benzer bir şey.) Benim gözümde İlber Hoca’lı capsleri daha komik. Tipik bir ve şimdilerde ResmiGaste denilen yeni fenomende buna benzer bir dolu haber var. Doya doya gülebilirsiniz.

Şimdi de bir başka fotoğraf düşünün. Az geri gidin ama. Günlerden geçen gün, yıllardan önceki senenin öncesi. İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Danny Ayalon, ziyaretine gelen Büyükelçi Oğuz Çelikkol’u kendi oturduğundan daha alçakta bir koltuğa oturtarak diplomatik krize neden olmuş. İsrail Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Yossi Gal da bize konuk olunca üslup erkan konusunda tüy dikmiş küçük enişte makamındaki oturma düzenini değiştirtmiş, İsrail heyeti için yeni koltuklar getirilmiş. Bütün koltukların yerden yüksekliği birbiriyle eşit tutulmuş. İsrailli misafirlerine törkiş dilayt ikram ederken “Türkler konuklarını böyle ağırlar” mesajı vermeye çalışmışmıştı küçük enişte, bu amaçla demi plie* yaptı diyenler bile var valla ben onların yalancısıyım! Bakaradan makara kukara yapabilen bir insan nihayetinde…

Bu ne rezillik diye ağzını açmak üzereyken sen, hemen lafını balla keseyim; van minüt uluslararası krizinin ülkesinin evlatlarıyız biz. Bu bütün bir içte kalmışlık, babama söylersem görersincilik, eylemcisine tivit atarak kuul kalmaya çalışan valicikcilik, ayakkaplan girdiler diye neredeyse kapı arkasına gidip ağlamacılık, bunlar ayyuka çıkalı 12 yıl olmuşturdur da böyle ezikçilik yeni değildir. Çankaya’nın şişmanı, bunların alayına etik-edep-ar-ahlak dersi verecek kadar bodur ama etkili bir silahtı, kıymet bilemediler. Öyle acayip olaylara imza atmışlığı vardır ki şu an aranızda 40 yaşını geçmişlerin çocukluk anısı tadında hatırladığı dönemlerdir. Eziklik, bizim damarlarımızdaki kan kadar eskidir oysa. Türkiye’nin stratejik konumu kadar eski. Türkiye kurulduğunda ona biçilen görev kadar da hayati önem taşır. Ancak eziklik daha ilk devirlerindeyken, farkına varamayacağınız bir “özgüven eksikliği” suretindeyken, bugün bir Yalan Dünya Zerrin’i ve Tülay’ının repliğinden ibarettir “ezikmiyiz lan biz? Eziğiz tabiii” Bu ezikliğin bugünkü adı; pişkinlikle orta ateşte kavrulmuş kabadayılıktır. Pişkinlikle sosa bulanmış yüzsüzlüktür.

Oysa bir ünlü insanın duruşu, ifade biçimi, söylemleri veya siyaseti, ya da bazı başka nedenlerle hicvedilmesi normal bir durumdur. Bütün mizah dünyası bunun üstüne kuruludur denebilir. İzahı olmayanın mizahı olur sözü ise daha derinden başka bir acıyı hortlatır. Bir insanın, kimse hicvetmeden kendi kendine, kendi yaptıklarıyla gülünecek hale gelmesi ama bu durumun izahının olmaması acınacak bir durumdur.

Yukarıda verdiğim örneklerde ünlü isimler (çocuklarla fotoğraf çektirmek, herhangi bir fotoğraf karesiyle caps olmak şeklinde), düşünceleriyle ya da biryerlerde söyledikleri bir cümleyle (bazen de hiç kendilerine ait olmayan cümlelerle) komik duruma gelebilmektedirler. Bu, izahı olmadığından mizahı olan durum değildir. Ancak Google’a süre tanıma açıklaması, koltuk yüksekliği meselesi ya da van minüt olayı, kendi başına olayın gerçekleşmesi bakımından trajikomiktir, izahı yoktur ve mizahı boldur. Ancak trajikomik çok da hoş bir durum değil ne dersiniz? Yani ağız dolusu gülebiliriz ancak ağlayabiliriz de.

Gittiği günlerde bacak bacak üstüne atıp topuklu gün ayakkabılarını böyle kırkbeş derece açıyla yere dikelterek “kısır iyi ama az daha limontuzu ister bu” diyen Şaziye’ye, kıskançlıkla sorduğu kurabiye tarifi için “valla ölçü kullanmıyorum şekerim, malzemeyi kulak memesi kıvamında yoğuruyorum, böyle yuvarlayıp atıyorum fırına oldu bittiiii” diye yarım ağız yanıt veren Melahat gibiyiz. Hepimiz daha iyisini yapabiliyoruz ama asla renk vermiyoruz.

Hiçbirimiz, bu yazıyı okuyanların eminim hiçbiri, bu örneklerdeki insanların ülkesinde olmak, o ülkenin bir parçası olmak istemiyor. Ülke her yerinden sapır sapır dökülüyor, işte benim güzel ülkem diye göğsümüzü kabartarak haykıramıyoruz. Eskiden “canım yazık kız” diye gülüp geçtiğimiz, içsel içsel bizi onlardan bir üste taşıdığı için biraz da gurur duyarak yerdiğimiz olaylar ve insanlar artık ağzımıza örnek diye alınamayacak kadar aciz, ezik ve yüz kızartıcı.

Sokakta oynarken, hatırlayın, her türlü kavga çıkaran, ufaklıklara sataşan, kolunun altında topla/iple gelen o şişman mızıkçı çocuğa karşı birleştiğimiz zamanlar, o şişman mızıkçı çocuk bizden bi’numara olmayacağını iyi biliyordu. Çünkü biz sadece o şişman mızıkçı çocuğa karşı olacağımız zaman bir araya geliyor, sonrasında senin topun var, benim buyum yok, sen saklambaçta kaçtın ben yakartopta yandım diye köşelerimize kaçışıveriyorduk. O yüzden o şişman mızıkçı çocuğa karşı yapabildiğimiz tek şey, arada yolun aşşaasında buluşup dedikodusunu yapmak ve oynayacak bir oyun bulsak bile ille de o iple/topla oynayamadık o şişman mızıkçıyı alt edemedik diye öykünmekti. Yalan mı? İçimizde kaldı lan! Hiçbirimiz de demedi ki biz bir aradayız asıl yalnız kalan o. Gidelim diyelim ki bak kardeşim, bu mahalle bizim. Oynamak istiyorsan adam gibi oyna. Yoksa tepeleriz seni. Biz kalabalııız taam mı? Hiç efelenme! Babamıza söylersek görersin! Demedik. Diyeydik eyiydi.

Peki tamam. Çok güldük çok eğlendik de artık yeter. Vallahi yeter. Mart kapıdan baktırmıyor kazma kürek de yaktırmıyor. Kriz kapıyı geçti. Ne yapacağız? Gülmeye devam edelim, lakin orantısız zeka örneklerinin dışında bu trajikomediye her açısından ve sadece gülerek baktığımızda, giderek ısınan suyun içindeki kurbağa gibi yalnızca seyrediyor ve adım adım ölüyoruz. Ölüyoruz lan! Nükleer santral ve dolayısıyla nükleer tehlike Japonya’dan gelene kadaaaar deme, burnunun dibinde artık. Kuşbakışı fotolara bakıp “neyse azcık açmışlar şurdan, bunlar giderse geri kalanı kurtarırız” diye sevinme; Kuzey Ormanları gitti çoktan. Aman be Şekip, bir rahat izletmedin şu diziyi!


Melahat’in kurabiyesinin malzemelerini bilmiyoruz. Ama bir kıvamdan bahsediliyor onu biliyoruz. Soralım o zaman; şşt müdür, kulak memesi kıvamına geldi bu, napalım? Yıllar sonra çocuklarınız karşınıza geçip ayaklı Google gibi “güzel bir dünya derken bunu mu demek istedin” diye sorunca yüzümüz kızarmasın diye, kıvam bozulmadan fırına verelim derim. 180 derecede 45 dakika. Arada çıkarıp tereyağı da sürersen dadından yinmez!

Hayaller Paris, Hayatlar Öyle mi? | Yerli Dizilere Göre Biz

Her şey, altı bölüm polisiye dizisi izledikten sonra kendime “neden yabancı izleyince kendimde bir şeyleri değiştirmem gerektiği hissine ka...