15 Nisan 2015 Çarşamba

kırk yıllık kazın ayağı öyle değil!

Gece gece, elimde magnezyum saşe, mutfakta anneme kefirin faydalarını anlatırken buldum kendimi. “Bakalım bu sefer neyi deniyoruz” tadında bir bakış atan annem, “kemiklerim kaslarım ağrıyor, faydası olacak mıymış?” diye sordu. Magnezyumu içirirken kadıncağıza, dur dedim, daha saf kilden maske yapacağım sana. Annemi tanıyan bilir, kahvaltıda kızarttığı sosislere ahtapot, zeytin ve salatalığa ise bebek arabasındaki ikiz bebek muamelesi yapabilme olasılığı pek yüksek biridir. Sosyal medya fotoğraflarımdan birinde bu konuyu işlemiştim. Geçen yıl gençleşme eylemi olarak, “anne ya inik gözkapaklarımızı ameliyat ettirek mi?” diye sorduğumda parmaklarıyla gözkapaklarını yukarı ve göz kenarını dışarı doğru ittirip Yukarı Ural-Altaylı gibi bakıp “böyle mi olcem böyle mi?” dediğinde bir süre kendime gelememiştim. Sonra, Arzu sen çok komik birisin. Hı hı, evet, anneme hiç çekmemişim!

Gökhan, dedim. Magnezyum ve kefir için, dedi. Gökhan, 24 yıl önce lisenin sonunda, gemide yapılan muhteşem mezuniyet balosundan sonra orada öylece bıraktığım yaklaşık 60 kişiden biri. Bu 60 kişinin yarısı doktor. Yani gerçekte %50 olmasa da benim açımdan hepsi doktor. Öyle güveniyorum. Öyle içim rahat onlarla konuşurken. Birkaç gün önce buluştuk. Bazılarıyla 24 yıldır görüşmemişim. Bir de sizi bilmem bizim için lise arkadaşlığı bambaşkadır. (yatılı okudum ben! Fırk!) Sanki dün ayrılmış gibiydik.

Konu konuyu açtı, dedim ki estetikti botokstu falan derseniz yemem, söyleyin bakalım nedir sırrı bu kırışıksız suratların, çipil çipil bakışların? Öyle ki birkaçımız lise yıllığındaki halimizle duruyoruz! Biri dedi ki “dört yıldır çalışmıyorum”, öteki herşeye rağmen gülmeye çalıştığından, diğeri genetik olduğundan, bir diğeri bekar ve çocuksuz olduğundan bahsetti. Abartıyorsam nolayım kııız!

ruh banyosu
İşte size formül. Çok çalışmayacaksın, hergün gülmeye bakacaksın, bol su içeceksin, fazladan kaçacaksın, doğuştan gelene (genetik) aykırı hareket etmeyeceksin. Kısacası sınırları zorlamayacaksın...
Fizik bir şeydir kimya herşeydir. Yoga yapınız, doğal organik kimyasal maddelere aşina olunuz (misal elma sirkesi en iyi dezenfektan, yeşil elma en iyi ağrıkesicidir) ve itinayla gülünüz.

Biz ailecek korkarız doktorlardan. Bize birşey yaptıracaksanız doktora söyleteceksiniz. Emir demiri keser. Pısıp acı acı uyarız o reçeteye. Birçok şeyi yapmaktan vazgeçeriz. Bugüne kadar kendimizi emanet ettiğimiz doktor arkadaşlarım üzerimizde hipnotik bir etki yaratmıştır. Rahmetlik anneanneme de birşey içirmemiz gerekecekse “bak doktor Kemal diyor ki” derdik. (Kemal de bu 60 kişiden biri) Yıllar sonra onların bir kısmıyla karşılaştığımda, yirmibeş yıl önceki bakışların aynen durduğunu görünce bir yaşlanan ben miyim diye geçirdim içimden. Yu ar veri rooong dediler. Kahvaltı diye başlayıp sonra iki deniz otobüsünü iskelenin kapısındayken kaçırmak suretiyle bitirmek istemediğimiz sohbette kendimi onsekizlik gibi hissettirdi çeyrek asırlık arkadaşlarım.

Mutteçem Binyıl’daki bacılarımızın güzellik sırrını ifşa ettiğimde (gizli malumat olduğundan, satır arasında – http://sanahaber.blogspot.com.tr/2011/05/diz-mesaj-is-very-kreatif-anam-biliv-mi.html) birçoğunuzun önce yumurta akını, yazıyı tümden okuyanların da bıldırcın bokunu denediğini biliyorum. Aradan birkaç yıl geçince, mevzuyu yeniden ele alayım dedim.

Estetik operasyonlara karşı değilim. Misal, iç deviasyon ya da horlama sorunu sebebiyle düzeltilen burnundaki dış eğrilik de bu ameliyatla giderilmiştir, oh missindir. Ya da çenedeki çıkıklık ile konuşma ve yemek yemede çektiğin zorluk ortadan kalkar, düşük göz kapaklarının düzeltilmesi sayesinde baş ağrıların azalır, bunlar gayet normal şeyler, hatta gerekli. Ancak yaşından daha fazla sayıda estetik yaptıran ve komşumuzun kızıyken Bülent Ersoy’un kuzenine benzeyen ablalarımız var, ki ben bunlardan birinin annesi olsam ellerimi gökyüzüne kaldırır “böyle anlaşmamıştık” derim. Net.

Estetik operasyon dendiğinde aklıma önce aşırının aşırısı pahalıya satılan eşyalar gelir (36,999 liraya TV var mesela bizim orada, bazı yabancı markaların 10bin Ööro’ya indirimde satılan yelekleri var internette), ardından bombalanmış bir kentin içinden üstü açık spor arabasıyla geçen genç kızlar ve erkekler gelir. Neden diye sormayın, hiçbir fikrim yok. Belki de, estetik operasyon denince aklıma ilk gelen ismin Ajda, hatırladığım ilk şarkısının Petroil, Oh My God! olmasındandır ne bileyim. Petrol deyince Ortadoğu ülkeleri, oradan savaşlar ve Bosna’da yolda akan kan... Sokaklarda insan avına çıkan human safari meraklısı “insanmışgibiler” ordusu... Analoji bizim işimiz! Bütün bunlardır belki bana estetik deyince Beyrut’u hatırlatan. Oysa bir Küçük Ceylan, bir Ebru Şallı... burnu sıkılmış gibi konuşan, gözüne ışık tutulmuş tavşan gibi bakan teyzeler... Hep sonu kötü örnekleri hatırlıyorum gördüğünüz gibi.

Birkaç kez, estetik yaptırsam mı dediysem de, engelli koşu pisti gibi olsam da kendime bir türlü yakıştıramam estetiği. Bana göre değil kardeşim. Eğer ille farklılık görmek istiyorsam saçlarımı boyuyor, kestiriyorum ya da yüzüme biraz makyaj... benim gibi yılda üç kez makyaj yapıyorsanız, yüz için olan gece kremini kuruyan ellerinize sürebilir, maskaranızın içine bolca badem yağı koyup gün boyu ağlak gözlerle de dolaşabilirsiniz.

Şu Nebahat Çehre ve Canan Karatay fotolarına bakıp “Karatay teyzedense Çehre’yi dinlerim” diyenlerden misiniz? Hakikaten dinlediniz mi? Karatay’ı ve Çehre’yi herhangi iki konuda konuşurken imlası, iddiası, içerik bütünlüğü bakımından misal, dinlediniz mi? Dediklerine harfiyen uymak gibi bir niyetim yok elbette, buna rağmen ben Karatay’cıyım baştan söyliim. Neden diye sormayın, Karatay diyetini Dukan ile karıştırıp ortaya karışık yapıyorum der, sizi de o dipsiz kuyuya atıveririm, yazık olur ayva göbeklerinize. (Şaka lan şaka. Ne diyet yapcam, manyak mıyım?)

Ben öyle içinde kedi otundan kurbağa bacağına türlü bitki ve hayvan özlerinin bulunduğu alternatif tıp ilaçlarına yan gözle bakıyorum. Vücudu dengelediği söylenen vitamin dolu bitkisel destekler mi? Neyim eksiktir? Kalsiyum? Biraz yoğurt ya da peynir. Biraz magnezyum yorgun kaslara, ruhun için de bol oksijen ve su. Ha bir de anlattığımda inanmadığınız yoga var. Ben kendimin yalancısıyım. Otuz gün yoga denen videoyu açın, birinci gün, ikinci gün... onbeşinci günde sırrınızı soranlara kıh kıh kıh diye gülüp “ay şekerim valla ne rejim ne spor bildiğin yiyorum yiyorum kilo almıyorum” demek gelmezse içinizden, ben de Mişel Obamayım...


Şimdi bir elimizde magnezyum saşe, ötekinde kefir. Sabahları defne sabunuyla yıkıyorum yüzümü, akşamları elma sirkesiyle siliyorum. Siz gülmeye devam edin, seneye gitmiş olacak bu kırk yılın kazayakları... (yine de inik göz kapakları için bir şey önermedi benim doktorlar. Sanırım ille de bir estetik şeysi gerekecek. Du bakali sorayım bu 60 kişiden estetik uzmanı olan var mıydı? Öğrenince adresini size de veririm. Niye? Çünkü çok paylaşımcı bi’kimseyim. Şaka be, ne vercem, kimselere söylemem. Derim ki ay şekerim sabah akşam gözlerimi iri iri açtım ve kırkbir kere muca kuca tuca dedim, oldu... yahu etmeyin, yumurta akını bıldırcın bokunu denediniz de bu mu tuhaf geldi?)

11 Nisan 2015 Cumartesi

şşt müdür, oldu bu napalım?

“Google'a 4 saat mühlet tanımak nedir ya. Resmen dünyanın tinercisine döndük arkadaş, napıyorsunuz? Bağcılar'da yol keser gibi…” diyordu sosyal medyada bir arkadaşımın arkadaşının arkadaşı. Valla teşekkürü bir borç biliyorum. Öyle güzel, öyle yerinde bir çıkış. Duyguyu paylaşıyoruz.

Olayı biliyorsunuz. Sabah gözümüzü açtık ki hanaam feyzbıka tivitıra yuuutıpa el koymuşlar. En az black-out kadar eğlenceli bir gündü sosyal medya isyan geyikleri açısından. Yukarıdaki söz de böyle bir isyan. Gerçi ben daha önce, uçakta gazetecinin Youtube’a girilemiyormuş sorusuna “yoo ben girebiliyorum” diyenin üstüne tanımam komiklikte, olsun bizimkilerin de hakkını yemeyelim. Adamlar Google’a süre verdiler. Oha! Bak aga! Aha buraya çizittim, güneş şurdan şuraya varanası bana belgeynen gelmezsen köyü sataram ha! Zaten 141-142 başsııız şunun şurasında. Ben olmasam açsıııız.

O değil de DNS değiştirerek feyzbıka nasıl girilebilinilinir haberini feyzbıktan paylaşarak kısır döngü konusunda tarihe geçen tüm arkadaşları da izin verin buradan alkışlıyorum. Şşşt müdür, termodinamiğin birinci kuralı; tırtıllar asla asla asla kahverengi bot giymezler, yaz bunu biyere.
Derken fark ettim ki feyzbık benim tablette dünü gösteriyor, masaüstü bilgisayarda bugünü, cep telefonumda da yarını gösterir herhaldaysa dedim ve konuyu kendim için kapattım. Vurdum kafayı uyudum. Zira hayatımdan bir gün boyunca sosyal medyayı çalanlar, meselenin sosyal damarlarımızdan birinin kesilmesi düzeyinde kaldığına inanadursun, ben ve hayran kitlem konunun bambaşka boyutlara açıldığını biliyorduk. İşbu yazıyla “did you mean…” tadında bir günortası sanahaber ile daha kapakarşısınız.

Bir fotoğraf düşünün; ülkenin bir kıdemli ünvanı oturmuş, etrafına da okullu bebeleri oturtmuş, hep birlikte çipil çipil gülüyorlar. Üzerine yapıştırılan yazı sayesinde caps olmuş, millet paylaşa paylaşa bi’hal oluyor. Devr-i alem yapıyor sibernette. “Sonra çıktım makama, bana bak dedim, saksı değilim ben!” (veya buna benzer bir şey.) Benim gözümde İlber Hoca’lı capsleri daha komik. Tipik bir ve şimdilerde ResmiGaste denilen yeni fenomende buna benzer bir dolu haber var. Doya doya gülebilirsiniz.

Şimdi de bir başka fotoğraf düşünün. Az geri gidin ama. Günlerden geçen gün, yıllardan önceki senenin öncesi. İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Danny Ayalon, ziyaretine gelen Büyükelçi Oğuz Çelikkol’u kendi oturduğundan daha alçakta bir koltuğa oturtarak diplomatik krize neden olmuş. İsrail Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Yossi Gal da bize konuk olunca üslup erkan konusunda tüy dikmiş küçük enişte makamındaki oturma düzenini değiştirtmiş, İsrail heyeti için yeni koltuklar getirilmiş. Bütün koltukların yerden yüksekliği birbiriyle eşit tutulmuş. İsrailli misafirlerine törkiş dilayt ikram ederken “Türkler konuklarını böyle ağırlar” mesajı vermeye çalışmışmıştı küçük enişte, bu amaçla demi plie* yaptı diyenler bile var valla ben onların yalancısıyım! Bakaradan makara kukara yapabilen bir insan nihayetinde…

Bu ne rezillik diye ağzını açmak üzereyken sen, hemen lafını balla keseyim; van minüt uluslararası krizinin ülkesinin evlatlarıyız biz. Bu bütün bir içte kalmışlık, babama söylersem görersincilik, eylemcisine tivit atarak kuul kalmaya çalışan valicikcilik, ayakkaplan girdiler diye neredeyse kapı arkasına gidip ağlamacılık, bunlar ayyuka çıkalı 12 yıl olmuşturdur da böyle ezikçilik yeni değildir. Çankaya’nın şişmanı, bunların alayına etik-edep-ar-ahlak dersi verecek kadar bodur ama etkili bir silahtı, kıymet bilemediler. Öyle acayip olaylara imza atmışlığı vardır ki şu an aranızda 40 yaşını geçmişlerin çocukluk anısı tadında hatırladığı dönemlerdir. Eziklik, bizim damarlarımızdaki kan kadar eskidir oysa. Türkiye’nin stratejik konumu kadar eski. Türkiye kurulduğunda ona biçilen görev kadar da hayati önem taşır. Ancak eziklik daha ilk devirlerindeyken, farkına varamayacağınız bir “özgüven eksikliği” suretindeyken, bugün bir Yalan Dünya Zerrin’i ve Tülay’ının repliğinden ibarettir “ezikmiyiz lan biz? Eziğiz tabiii” Bu ezikliğin bugünkü adı; pişkinlikle orta ateşte kavrulmuş kabadayılıktır. Pişkinlikle sosa bulanmış yüzsüzlüktür.

Oysa bir ünlü insanın duruşu, ifade biçimi, söylemleri veya siyaseti, ya da bazı başka nedenlerle hicvedilmesi normal bir durumdur. Bütün mizah dünyası bunun üstüne kuruludur denebilir. İzahı olmayanın mizahı olur sözü ise daha derinden başka bir acıyı hortlatır. Bir insanın, kimse hicvetmeden kendi kendine, kendi yaptıklarıyla gülünecek hale gelmesi ama bu durumun izahının olmaması acınacak bir durumdur.

Yukarıda verdiğim örneklerde ünlü isimler (çocuklarla fotoğraf çektirmek, herhangi bir fotoğraf karesiyle caps olmak şeklinde), düşünceleriyle ya da biryerlerde söyledikleri bir cümleyle (bazen de hiç kendilerine ait olmayan cümlelerle) komik duruma gelebilmektedirler. Bu, izahı olmadığından mizahı olan durum değildir. Ancak Google’a süre tanıma açıklaması, koltuk yüksekliği meselesi ya da van minüt olayı, kendi başına olayın gerçekleşmesi bakımından trajikomiktir, izahı yoktur ve mizahı boldur. Ancak trajikomik çok da hoş bir durum değil ne dersiniz? Yani ağız dolusu gülebiliriz ancak ağlayabiliriz de.

Gittiği günlerde bacak bacak üstüne atıp topuklu gün ayakkabılarını böyle kırkbeş derece açıyla yere dikelterek “kısır iyi ama az daha limontuzu ister bu” diyen Şaziye’ye, kıskançlıkla sorduğu kurabiye tarifi için “valla ölçü kullanmıyorum şekerim, malzemeyi kulak memesi kıvamında yoğuruyorum, böyle yuvarlayıp atıyorum fırına oldu bittiiii” diye yarım ağız yanıt veren Melahat gibiyiz. Hepimiz daha iyisini yapabiliyoruz ama asla renk vermiyoruz.

Hiçbirimiz, bu yazıyı okuyanların eminim hiçbiri, bu örneklerdeki insanların ülkesinde olmak, o ülkenin bir parçası olmak istemiyor. Ülke her yerinden sapır sapır dökülüyor, işte benim güzel ülkem diye göğsümüzü kabartarak haykıramıyoruz. Eskiden “canım yazık kız” diye gülüp geçtiğimiz, içsel içsel bizi onlardan bir üste taşıdığı için biraz da gurur duyarak yerdiğimiz olaylar ve insanlar artık ağzımıza örnek diye alınamayacak kadar aciz, ezik ve yüz kızartıcı.

Sokakta oynarken, hatırlayın, her türlü kavga çıkaran, ufaklıklara sataşan, kolunun altında topla/iple gelen o şişman mızıkçı çocuğa karşı birleştiğimiz zamanlar, o şişman mızıkçı çocuk bizden bi’numara olmayacağını iyi biliyordu. Çünkü biz sadece o şişman mızıkçı çocuğa karşı olacağımız zaman bir araya geliyor, sonrasında senin topun var, benim buyum yok, sen saklambaçta kaçtın ben yakartopta yandım diye köşelerimize kaçışıveriyorduk. O yüzden o şişman mızıkçı çocuğa karşı yapabildiğimiz tek şey, arada yolun aşşaasında buluşup dedikodusunu yapmak ve oynayacak bir oyun bulsak bile ille de o iple/topla oynayamadık o şişman mızıkçıyı alt edemedik diye öykünmekti. Yalan mı? İçimizde kaldı lan! Hiçbirimiz de demedi ki biz bir aradayız asıl yalnız kalan o. Gidelim diyelim ki bak kardeşim, bu mahalle bizim. Oynamak istiyorsan adam gibi oyna. Yoksa tepeleriz seni. Biz kalabalııız taam mı? Hiç efelenme! Babamıza söylersek görersin! Demedik. Diyeydik eyiydi.

Peki tamam. Çok güldük çok eğlendik de artık yeter. Vallahi yeter. Mart kapıdan baktırmıyor kazma kürek de yaktırmıyor. Kriz kapıyı geçti. Ne yapacağız? Gülmeye devam edelim, lakin orantısız zeka örneklerinin dışında bu trajikomediye her açısından ve sadece gülerek baktığımızda, giderek ısınan suyun içindeki kurbağa gibi yalnızca seyrediyor ve adım adım ölüyoruz. Ölüyoruz lan! Nükleer santral ve dolayısıyla nükleer tehlike Japonya’dan gelene kadaaaar deme, burnunun dibinde artık. Kuşbakışı fotolara bakıp “neyse azcık açmışlar şurdan, bunlar giderse geri kalanı kurtarırız” diye sevinme; Kuzey Ormanları gitti çoktan. Aman be Şekip, bir rahat izletmedin şu diziyi!


Melahat’in kurabiyesinin malzemelerini bilmiyoruz. Ama bir kıvamdan bahsediliyor onu biliyoruz. Soralım o zaman; şşt müdür, kulak memesi kıvamına geldi bu, napalım? Yıllar sonra çocuklarınız karşınıza geçip ayaklı Google gibi “güzel bir dünya derken bunu mu demek istedin” diye sorunca yüzümüz kızarmasın diye, kıvam bozulmadan fırına verelim derim. 180 derecede 45 dakika. Arada çıkarıp tereyağı da sürersen dadından yinmez!

27 Mart 2015 Cuma

Zekasıyla rezil olan insanlar ülkesi (yaldızı dökülen kapitalizm)

Peşin söyleyeyim. Okulunu yarım kafayla okumuş, meslek ve iş arasındaki farklı bilmediği gibi, sabah işe gidip akşam eve gelmeyi çalışmak sayan, diplomayı alınca oldum ben diyen herkes benim için değersiz. “Aaa Aşkı Memnunun kitabı çıkmış kııız”daki kadar değersiz. Böyle derken, hem mesleki/iş becerilerini ve uzmanlığını kastediyorum hem de “bir yaşam biçimi olarak insan olmak”tan bahsediyorum. Ama yanlış anlamaları önlemek için ilk örnekten önce yine peşin söyleyeyim; bunda bireylerden çok sistemin suçu var. Ama yine de salt sistem suçlu diyerek olayı soyutlaştırmak faydasız hatta tehlikeli. Duydunuz bir Japon mühendis intihar etti, yaptığı köprünün halatı koptu diye. Sonra kopuşa neden olan işin Türk işi olduğu söylendi, falan filan. Öte yandan bir metrobüs aynen böyle alevde ızgara et gibi cızırdayarak yandı. Ben bu yazıya başladığımda soğumamıştır belki de daha enkazı. Sonra Germanwings uçağı garip bir nedenle çakılıverdi dağlara. Akşam eve dönerken aklıma geldi...

Yıllar önce, İstanbul’da zamanının en büyük inşaat şirketlerinden birinin yaptığı, sosyete, sanat ve iş dünyasının birçok isminin “kaç paraysa verelim yeter ki şunnarnan komşu olalım” derdine düşüp milyon dolarları saydığı, her tarafı elektronik ve süpersonik döşenmiş bir sitenin lojistik ekibi içinde yer almıştım. Sitenin inşaatı bitip de ilk sakinler yerleştikten sonra yaşadığımız bir olay geldi aklıma. Aslında bunu sıkça hatırlarım ve örneklerimde kullanırım. Anlatırken hafiften keyif aldığım da doğrudur.

Bize ilk başta projeyi tanıttı mimarlar. Şöyle ultra böyle mega şöyle vega böyle atraksiyon... Mesela, binalardaki havalandırma/ çöp hizmetleri ve diğer her şey tamamen güvenlik sistemine bağlı ve elektrikle çalışıyor. Elektrikle derken, elektronik hepsi! Diğer herşeyin içinde misal, su sensörleri var, hareket sensörleri var, hem de her yerde! Ana girişin orada garajın altına konmuş devasa iki tane kule var. Bunlar da jeneratör. Hem de yedekli! Bir tanesiyle, isterse toptan kesilsin elektrik peeh, en az bir hafta tüm site yaşayabilirmişmiş o derece! Aman yareppi nasıl kıvanıyorlar, göneniyorlar!

Örneğin, dedi mimar, banyoda su taşarsa anında güvenlik merkezine sinyal gidiyor. Amaç ne? Hani biri küvette diyelim bayıldı kaldı, etrafı su bastı vs, ya da musluk açık kaldı, bozuldu ve evde de kimse yok veya farkında değiller. Yani biz böyle düşünüyoruz. İn keys of imörcınsi! Ne mi oldu? Birkaç hafta sonra binalardan birine doğru koşuşturan güvenlik ekibini gördüm, su alarmı dedi bir tanesi. Aha! Dedim. Ekşın var. Ancak durum şu; evde temizlik yapan ablamız paspas kovasını doldurmak için duş kolunu kullanmış ve açıp kapatırken sensör civarına biraz su gelmiş. Güvenlik kapıya dayanınca da korkusundan bir süre açmamış (polis geldi sandı zaar!) Sonunda daire sakinlerine usturuplu bir yolla küvet ve musluk etrafına fazla su sıçratmamaları (!) gerektiğini anlatmaya çalıştılar. Sensör nerde? Musluğun dibinde! Nasıl yani diyen dillerinize kurban! Bir ara, yaptıklarını sıvamak için bir mimarın “biz o küvetleri temizlikçiler su alsın diye koymadık bık bık bık” dediğini hatırlıyorum. Kııız meğerse bu bir başlangıçtı, dinle bak...

Mimar anlatıyordu ya, burada herşey elektrikle çalışıyor diye. Evler tek bir termostatla ısınır/soğur. Çöp, tek düğmeyle öğütülür ve otomatik aynı yerde toplanır. Ana kapılardan ve garajdan katlar arası geçişler, herşey elektrikli sistemlere bağlı. Daireler birbiriyle intercom görüşebiliyor, ana girişte seni bekleyen misafiri uzaktan izleyerek istersen “nöpetçilerrr atın şunu dışarıııı” diyebiliyorsun. (Kapılarda vicuvvv vicuvvv kartlar falan böyle sanırsın federal büro of investigasyon binasına girdin.)

Tabii buna kanalizasyon da dahil, dedi. Mimarlara bakıyorum, proje çizimlerine bakıyorum, evet burası süpersonikli harika bir site. Ancak bu işte bir terslik var. Fazla teknoloji göz çıkarır mı? Bkz: Germanwings uçağının düşüşüne ilişkin bir iddiada uzman diyor ki “uçaklar artık tamamen elektronik ve otomatik sistemle yönetiliyor. Pilotlar da sadece izliyor aslında, pek de bilgili değiller. Bu yüzden...” Gerisini siz düşünün.

Şimdi bu noktada, olayımızdaki “site sakini” kavramına değinmem lazım. Bizler, (o günlerin beyaz yakalıları) ne kadar uğraşsak bunların yamağı bile olamıyoruz. Hepimizi toplasan bir tanesinin tırnağı etmiyor. Yeminle! Misal, eve yerleşirlerken başıyla sonunu aynı anda göremediğimiz uzunlukta yabancı tırlar, delicesine eşyalar getiriyor, birkaç saat sonra (ya da ertesi gün) “aaay sıkıldım bunlardan, değiştir içmimarcım” diyen bir sarışın teyze sayesinde, görsen sekizinci Lui dönemi olduğuna yemin edebileceğin bir vazo, sadrazam koltuğu gibi bir berjer ya da metrelerce ipek perdeler kapının önüne konuyor. Soruyoruz noolcak bunlar diye. Çöp diyorlar. Çöp! Patates salatası ve bebek beziyle aynı torbaya koyup atılan cinsten çöp! Garaj girişlerinde her “daire sakininin” bir salon büyüklüğünde deposu var ve senin-benim depomda kömür ya da eski yaylı yatak (en fazla bi’pisiklet) dururken bunlarınkinde antika eserler, aslan bacaklı masalar, Paşa dedelerden tablolar daha ne diyeyim, bir servet yatıyor! Yeni sarayına sığdıramadığı ya da artık gözünün görmek istemediği, yenilerine yer açmak için kaldırdığı ne kadar mühim eser varsa orada! Mimar yeni teslim edilecek bir dairenin son kontrolünü yaparken bana “projedeki duvar boyasını beğenmedikleri için dairenin tamamında bıdıbıdı ülkesinden hedehödö isimli desinatörün çizimi olan bu zottirik markalı duvar kağıtlarıyla yeni dizaaayn yaptık. İç mimarları öyle istedi 20-30bin dolar civarında bir ek ücret ödediler sırf bu kağıtlara, tikatli olun” dediğinde bir süre hmm hmm diyerek duvara bakıp, bunun “tutkala yatırılmış, kıl fırçalarla helmelendirilmiş bambu ipler üzerine eskitme görünümlü duvar kağıdı kaktırma” olduğunu anladığımda bir süre kendime gelememiştim.

Bu ortam/ekipman ve benzeri durumlar dışında bir de sakinlerin kendileri var. Girişleri ayrı çıkışları ayrı hengame. Önceleri, Fransız madamlar, İngiliz şirketlerin CEOları falan. Ortalıkta asaletten geçilmezken, haftasına Prenses Diana yürüyüşüyle gelen Seda Sayan mı ararsın, Robert De Niro gibi klark çeken Mahsun Kırmızıgül mü, adını bilmediğimiz ama som altından kiloyla bahseden şeyh evladı mı. Nejat Uygur bir sahnede “asalet geliyor, süpüre süpüre geliyor” der, hiç unutmam o anı. İşte tam bu oluyor. Gerçekler ve hepsi aynı sitedeler... Yannız uyandırayım, yıl 90ların başı ve Mahsun henüz beyaz kaşkollu alem buysa kral benim tribinden kurtulamamış. Seda ise Hülya’dan özenerek “zengin burcuvalar arasına karışırsan mutasyon yoluyla onlara benzersin” lafına yazık kız hakkaten inanmış (ama sarı saça siyah dip boyasından vazgeçememiş yavrum). Bir before-after klasiği olarak Hülya ne kadar tez konusu olursa, Seda ve şürekası da bir psikiyatr tezinde o derece patolojik araştırma konusu olur.

İşte bu ahval ve şerait içinde çocuğum, biz bir grup beyaz ve mavi yakalı insan, içinde bulunduğumuz uzay gemisine uyum sağlamaya çalışıyoruz. Derken o gün geldi...

Sabah rutin tura çıkmışız, asayiş berkemal, jeneratörün yanından geçerken birkaç adam gördük. Noluyor demeye kalmadı, jeneratör firması Almanya’dan mühendis mi getirmiş ne getirmiş, bakım yapılacağımış. Babababababa! Bakım. Peki bakım olurken noluyor? Jeneratör kapatılıyor. Tamam ok, diğeri var nasılsa, yedek. Yok, dedi mimar. Diğeri arızalı. Arkadaşlar bakım bitince ona da bakacaklar. Nasıl yani dememe kalmadı, hafiften titredim. Bana bazen gelirler böyle. Ensemden ılık ılık hissettim. Lan dedim, bu işte bir bokluk var... Kesin bir şey olacak... Yerimize döndük ekiple. Garajın ikinci katında ofisimiz. Bir-iki saat geçti geçmedi. Elektrikler kesildi. Bir sessizlik oldu. Jeneratör sesi veya geri gelen elektrik yok. Aha! Ekşın var! Dur, sakin.

Biraz sonra bütün site çalışanları, bina girişlerine ve garaja doğru koşturdu. Bizi de çağırdılar. Efendim dediler, Houston we have a fuckin’deadly serious problem (Sıçtık Hüstın bez getir diyor!) Bir çığlık, bağırtı koptu sonra. Aha! Bu sefer harbi ekşın var! Noluyo laaan diye fırladık. Bir de ne görelim! O mihrace edasıyla hergün lüküs arabalarından inen, evlerinde ikişer hizmetçi ikişer de bakıcıyla yaşayan, tırnakları Bülent Ersoy, bakışları Banu Alkan, saçlar Semra Özal, yürüyüş Kim Kardashian sitede ne kadar hanımefendi varsa orada. Ama bu kez eli boş gelmemişler. Tava-tencere-kepçe üçlüsü de yanlarında. Dondum ben. Hani birazdan teyzelere yaklaşıp “şşt değişik, biz dünyadanız, ne bakıyon” dicem, onlar da bana “evrene gönderdiğin o mesajlar var ya, yedik onu biz” diyecek. Orada konu kapanacak. Sizi bilmem ama, ben şaşırması az biriyimdir. Ailecek böyleyiz. Konjenital diyorlar ya hani ondan. Annemde de var. Biz şaşırmayız pek. Burcuva teyzemlerin ellerindeki tava ve kepçeler kafamdaki uzay filmine uyuyor, ama burnuma gelen kokuyu açıklayamıyorum. Yanımdakine, sen de alıyor musun kokuyu, dedim. Evet, dedi. Tamam, böyle bir buluşma, Chanel koksun, Hermes koksun ne bileyim en hafifi Kenzo koksun lan. Ama bu bok kokusu nerden geliyor arkadaşım!

Aynı anda paralel evrende...

Hatırladın mı, bizim bu süpersonik sitenin zottirik elektrikli sistemine kanalizasyon da bağlı. Mimarlar mühendisler o kadar güveniyor ki sisteme, sen yerden kazanıcam diye kanalizasyon sistemi ile garaj katını aynı kota paralel yerleştir. Sen jeneratörün biri bakımda, diğeri de arızalıyken elektrikler kesil. Pompalar dursun mu? Kanalizasyon geri bassın mı? Koskoca sitenin kanalizasyonu bu, boru diiil! Sen on dakika geçmeden, (daire sayısını hesapla artık) 17 binaX18 daireden çekilen onca sifon sayesinde, geri basan kanalizasyon garaj katına dol! Haa şimdi bi’dakka! Kanalizasyon basan yer garaj katı, evlere bişeycik olmadı. Hatırladın mı ne vardı garaj katında? Kokoş teyzemlerin yeni dekorasyonuna uymayan ama müzayedelerden toplandıkları için birkaçyüzbin dolar falan edebilecek sanat eserlerinin durduğu depolar! Ellerinde tava-tencere ve kepçelerle teyzeler ve karşılarında gözleri yuvalarından fırlamış halde mimarlar ve idari ekip. Seeen diyor Chanelli teyze, bizim canımıza mı kastediyorsun! Bu ne rezilliktir!

Sahne şu; Ben bu anı bir kameraya alırmışcasına ve ileride böyle yazılara konu olsun diye done toplar vaziyette öznelerin tam karşısında konumlanmışım, mimarlar Laleli vitrinlerindeki soyut bakışlı cansız mankenler gibi kalakalmış, teyzemler “dükün doomgünü hediyesi tablolarmız mahvolduuuaaaa” diyerek ve burada yazamayacağım daha başka neler neler diyerek... Hepimiz durduk. Bir süre sanırım evren de durdu. Ben evren olsam bir daha genleşmem o derece.

Gülmemek için zor tutarak kendimi, ortamdan uzaklaştım. Sonra ne mi oldu? Oraları hep bizim çocuklar temizledi. Acaba hastalık kaparlar mı diye tedirgin, acaba bu sistem gene arıza verir mi diye şüpheli, işimizin başına döndük. Depolarındaki birçok ürünü “çöpe attırdı” kokoş teyzemler. Sonraki günler her rastladığımda onlardan birine, aynı kokuyu aldım. Artık kim olursanız olun benim için aynı kokacaktınız.

Benim için, bundan sonrasında bu insanların bakışıyla cisimleşen şey şuydu: Hani eskiden ördek soba vardı (siz ne dersiniz bilmem bizde böyle derlerdi.) Boruları böyle birkaç kış geçince paslanırdı da biraz daha dayansın diye metalik gri boyayla boyanırdı. Hani sobayı yakınca da o boyanın kokusu yayılırdı ya etrafa. O bok kokusu da böyle zamanlarda hep çalınır burnuma. Sonra, benim gibi meraklısı, elinde sivri uçlu bir şeyle yaklaşıp boruları kazır, altındaki pası görmek için uğraşırdı ya (yapmadın mı hiç? Peeh). Bunları yapmasan da bir süre sonra ısınma-soğumadan mütevellit, alttaki pas boyayı kabartır da dökülmeler başlardı ya. İşte böyle durumlarda kokuya eşlik eden, aklıma çakılan manzara da tam olarak budur.

O gün bugün, ne zaman bir yerde biri, göründüğü/iddia ettiği halinden bir anda koparak bambaşka yüzüyle önümüze dökülüverir, ne zaman birinin o çirkef ya da aciz ya da sürünen hali yerlere saçılıverir, o zaman aklıma bu teyzeler ve burnuma o koku gelir. Birbirleriyle sidik yarıştırmak için yapmadığını bırakmayan, kendisine hizmet veren insanlara emirler yağdırıp tiksinerek bakan bu burcuva (!) teyzeler, ellerindeki tencere-tavalarla ve ettikleri laflarla gözlerimin önünden gri metalik boyası yer yer dökülen ördek soba gibi geçerler.

O gün bugün, ne zaman bir yerde mühendislik/mimarlık harikası olduğu söylenen bir şeyin zortladığını görürüm, yıllar önce gözümün önüne bir bok çukuruna gömülen garaj katındaki sanat eserleri ve tüm sistemi bir tuş ile iki jeneratöre bağladığını sanan gözüne ışık tutulmuş tavşan misali mühendis ve mimarlar gelir. Ben bunları yazarken, yaklaşık yirmi yıl sonra bile karnımı tuta tuta güldüm. O manzaraya, o pespayeliğe ve diplomayı alıp bir şirkete kapağı atınca oldum sananlara güldüm. Ama...

O gün hiçbirimize bir şey olmadı. Ama dün düşen uçakta insanlar öldü. Depremde Veli Göçer ve benzerleri yüzünden yüzlerce insan öldü. Soma’da sayamadığımız kadarını bıraktık yerin altında. Aklıma önce deprem, sonra Soma en son da bu uçak kazası geldi. Uçak Fransızların deyimiyle “bir konfeti gibi dağılırken” acaba içindekiler ne düşünüyorlardı diye düşündüm. Hatırladınız mı 99 yılının en ünlü sorusunu? “Orada kimse var mı?”

Canım sıkıldı çok. Her daim gülmekten anlatamaz hale geldiğim bu boklu hikayeden çıkardığım sonuçların, yıllar geçtikçe daha da vahimleşerek sürmesidir canımı sıkan. Daha çok, bedelinin biraz koku ve birkaç eşya dışında insan hayatı oluşudur.


Sabahın 5’inde, pencereyi açıp bağırmak istedim. Orada gerçekten kimse var mı? Belki birileri daha sıkılmıştır, belki onlar da aynı soruyu soruyordur diye hepsini bir başlığa yerleştirdim. Zekasıyla rezil olan insanların hizmet ettiği, yaldızı dökülen kapitalist bir ülke burası. Alternatif ısınma kaynaklarımız var kardeşim, o ördek sobasını boyayıp durmayın...

20 Mart 2015 Cuma

Hangi istatistik? (38 kiloyum lan ben!)

Ben ekonomi okudum. İktisat değil, ekonomi. Farkı ne deme. Ben onlarca yıldır farkı bilerek ve acı içinde yaşıyorum. Sen de alış buna. Ben okurken, Çiller başbakandı. Ayrıyetten hocamızdı. Bir ekonomi öğrencisi için öyle bereketli bir dönemdi ki; mesela bazı kavramları ve teorileri grafiklerden ve ekonomi tarihi kitaplarından değil, doğrudan Arjantin ve Şili krizlerine bakarak test edebiliyorduk (öyle diyorlardı bize, hı hı diyorduk, hangi sosyal bilimcinin laboratuar ortamı vardı ki!) Lakin bunları Çiller’den dinlemedik çünkü kendisi full ve part time hocalara nazaran “sometime”hocaydı (zaten sonra başbakan olunca iki işi birden yapamadı. Sakız çiğneyerek bisiklete de binemiyordu. Bir tür anomali işte, idare edin)

Accounting dersinin (muhasebe değil, accounting) hocası Deniz Gökçe’ydi. Şaka değil bacım. Onparmakta on marifet diyebilirsin, Gökçe’nin yapmadığı tek iş sanırım bir mahalle kuaföründe kaş-bıyık-ağdaydı. Bir dersinde vergi dilimlerini ve muhasebeleştirilmelerini anlatırken “bu ülkede vergi kaçıranlar memurlardır. Bakın size göstereyim; işte şuradaki bu ve bu rakamlar var ya gör bak bir memur bunları devlete ödemeyerek vergiyi alenen kaçırıyor” demişliği vardır. Kadın düşmanıdır, yok yok tam tersi, biz kadınlar tiksiniriz böyle erkek kopyalarından. Şahsen, eskiden Asaf Savaş Akat ve Deniz Gökçe’yi aynı ekranda görünce kahve kupası elimde titrerdi, televizyona acıyıp zap yapardım. Şimdi, yaşıyorlar mı onu bile bilmiyorum.

Bunlar beni ekonomist yaptı. Ancak bir de beni iktisatçı yapanlar var. Birincisi, İktisadi Düşünceler Tarihi dersini, Wealth Of Nations kitabının bir kopyasını (kopya derken ilk baskısı nerdeyse) sınıfa getirip “bu kitap ikiyüz yaşından eski, dokunun şu kitaba, hatta koklayın” diyen çılgın bir hocadan aldım. Sadece final sınavı vardı, öğle saatlerinde başlar, (açık kitap usulü), akşam 7 gibi derslikler kapanırken biterdi. Sınav sırasında istersen kantine gider, hocayla geyik yapar veya ofis saatinde yakalayabilirsen sorunun cevabını tartışmak için diğer hocaları kovalayabilirdin. Evine, arkadaşına, bara gitmek bile serbestti, test eden öğrenci olmuştu. Tek soru vardı. “Sizce iktisadi düşünceler tarihi, ölü düşünceler tarihi midir?” Ben hayatta hiçbir zaman bir daha kendimi/aklımı/düşünce algoritmamı böylesine ispat etmek zorunda kalmadım.

İkincisi, ekonometri dersinin hocası ilk dersinde anlatmıştı, ömrüm boyunca unutmam. “Ekonometri ne işe yarar? Ekonometri elinizdeki verileri işleyerek bir iddiadaki öznelerin aralarında olan ya da olmayan bağları ortaya çıkarmanıza yarar.” Sonra durdu. Bir sağa bir sola yürüdü. Tekrar başladı. “Ama eğer bugün buraya sadece test yapmak için geldiyseniz bence gidin. Ekonometri, toplumdaki sorulara ve sorunlara yanıt ararken yaptığınız saha çalışmasını yorumlamanıza olanak sağlayan şeydir. Çözüm üretmeyecekseniz ekonometri hiçbirşeydir.” Dönem ödevi verdi sonra. Ekonometrik analizler yapacaktık. İstediğimiz veriyi kullanabilecektik. Mesela 1975-1993 yılları arası bıdıbıdı verileri ile hedehödö verilerini alıp “bıdıbıdının artması, hedehödönün azalmasına yol açıyor” iddiamızı kanıtlayabilecektik. Bizden önce seksenküsür öğrencinin yaptığı bir işlemdi ve müthiş kütüphanemizin references kısmındaki tez notlarında bir dolu örneği mevcuttu. İsterseniz, demişti. Gerçek bir çalışma da yapabilirsiniz. Sorulmamış bir şey sorun. En azından özgün bir çalışma olur. Özgünlük bizim işimiz! Ben hemen atladım. “Üniversiteye giriş puanı ile üniversiteden mezuniyet derecesi arasında pozitif bir korelasyon vardır.” Nasıl çalışacağımı sorduğunda da “binlerce öğrenciyle aynı kampüsteyim, kendi saha çalışmamı kendim yapacağım” dedim. İnsan bir kez cins olmayagörsün... Sonraki üç ayımı kampüste herkesle tek tek anket yaparak geçirdim. Bu yüzden bir dönem o kampüsten geçmiş herkes beni tanır. “hangi yıl mezun oldun, kaçıncı dönemindesin/kaçıncı sınıftasın, kaç puanla geldin buraya, kaçıncı tercihindi, yıl sonu ortalamaların kaç, sigara kullanıyor musun, sevgilin var mı, bir kulübe üye misin, haftada kaç saat ders çalışıyorsun, ikinci/üçüncü kez aldığın ders var mı vs vs, (hahah bu sorular nerden çıktı demeyin, ekonometri okumadıysanız bilemezsiniz) Neler öğrendim anlatamam...

Üçüncüsü, Büyüme dersi alırken hoca bir ödev vermişti. Ülke seçecektik ve onun son on-yirmi veya elli yılını iktisadi açıdan, büyüme modellerine veya bıdıbıdılarına göre inceleyecektik. Herkes güncel hareketli ekonomileri seçiyor (Arjantin kaynıyor, Rusya’da bir tuhaflık var, ABD banko zaten), iki kişi aynı ülke seçmek yasak olduğundan ülkeler kapış gidiyordu tahtadaki listeye baktım baktım ve olmayana erdim. Afrika, dedim. Hoca baktı yüzüme, are you serious? Dedi. Kızım deli misin? Hakkında en az veriye sahip kıta orası. Ülke bile seçemiyorsun, toptan kıtayı veriyorlar hani belki verileri bir araya getirince birşey çıkar diye. Sınırları kalemle çizilen ülkelerin kıtası. İnat ettim. Haftalarca kütüphanede içinden Afrika geçen kitap bırakmadım. Sonunda Afrika’dan bir büyüme hikayesi çıkarmayı başardım. Söyleyecek sözüm vardı. Söyledim. Hoca notu açıklarken “zorlu çalışmaları seviyorsun, benim seçmeli dersimi alsana” demişti. Gender & Economy diye seçe seçe aldığım bu dersin feminist çalışmalarıyla ünlü bu hocası sayesinde, ısrarın, çabanın ve kadın olmanın bu dünyada ne farklar yaratabildiğini gördüm. Dahası, o dönemde iddialı Afrika çalışmamla Greenpeace veya bir Soros projesine katılmayı düşünecek sapmalara garkolmadım ya artık hayatta bana bir şey olmazdı. (ve evet, Afrika hakkında ilaç firmaları orada deney yapıyorlarmıştan daha fazlasını biliyorum!)

Buraya kadar ne anladığınız değil, ne anlamadığınız önemli.

Bir hikaye var. Karınca yönetilmeden de çok çalışıyordur, arslan der ki bir müdür alayım. Müdür asistan ister, sonra bilgi işlem derken müdüre bir CEO bir de planlamacı falan katılır. Karınca giderek mutsuz olur (neden?) Birgün arslan bakar ki verimlilik düşmüş, hoop karıncayı işten atar... Hikayeyi biliyorsunuz işte. Temel ile Dursun versiyonu da var bunun. İşçiyi atıyorlar geri kalan “bindirilmiş kıtalar”hayatına devam ediyor.

Ne anladınız? Kapitalizm işçisini böyle ilerletmek isterken canına ot tıkıyor veya kapitalizm kendi menfaatine hareket edince saçmalıyor. Ya da belki şöyle denebilir; Çankaya’nın şişmanı işçi düşmanı (eskiden dutluktu şimdi sapsaray oldu oralar...) Lakin ne anlamadığınız daha önemli. Şu da bir haber başlığı yurtdışından-2013 tarihli; “Shanghai suicide hotline come from white collar workers and the unemployed” (Şangay’da intihar hattına başvurular daha çok beyaz yakalı çalışanlar ve işsizlerden geliyormuş) Ne anladınız? O diil de beyaz yakalılara çok ayıp oldu. Ya da kapitalizm hem beyaz yakalının hem işsizin canına okuyor. Ya da kapitalizm mavisi-beyazı tüm yakaları yakıyor. İşsizlik zaten üvey evlat...

Üniversiteden çok önce, ta bebeyken başlayan, “sorulmayanı sorma, görülmeyeni görme, bulunmadığın peşine düşme” hevesimin beni getirdiği nokta buralarda bir yer. Her zaman “Ne Anlamadığınız Daha Önemli.” Sabahtan akşama gördüğünüz o haberlerde, istatistik veriler arasında, kadınların % şu kadarının % bu kadarı şöyle, isveçli bilimadamları buldu erkeklerin % şu kadarında olmayan hedehödö kadınların % bu kadarında da yok demek ki kadınla erkek eşit türünden anketlere bakarken aklınızda bulunsun. Mümkün olduğunca tüm bu medyatik, istatistik, görsel etkili analizlerin,anketlerin veya “aha buldum”ların tek amacı anlamamanızı sağlamak. İstatistik veriyle dolu açıklamaların en önemli görevi, gerçekte olanı sayıların arkasına saklamaktır. Göz boyamaktır, kimi zaman sakinleştirmek kimi zaman heyecanlandırmak ama asla uyandırmamaktır. Gördüğünüzde ya da artık biliyor olduğunuzda sizi yerinizden kaldırıp sokağa çıkartmayan hiçbir istatistik veri ya da ekonometrik analizin kıymeti yok aslında. İntihar edenlerin yüzde bilmem kaçının beyaz yakalı mı işsiz mi olduğunu bilmenin, eğer beyaz yakalıların dertlerini göremeyecek veya işçinin neden daha dirençli olabildiğini anlamaya çalışmayacaksanız, bir anlamı yok. İntiharların çoklukla beyaz yakalı olması bir gerçek, ama anlamı yok. Sen merak etmedikçe, sormadıkça, sen bakılmadık kapı arkasına kafanı uzatıp “yangında ilk kurtarılacak” değil de “feda edilebilir” dolabın muhteviyatını sorgulamadıkça... bunların hepsi birer çöp. Şimdi yazacaklarımı da lütfen bu bağlamda oku:

“Tüm dünyada 20-24 yaş arası kadınların %36’sının 18 yaşına ulaşmadan evlendiği belirtilmektedir. Erken evliliklerin en sık görüldüğü GüneyAsya’da, 15-24 yaş arası kişilerin %48’inden fazlasının 18 yaşına gelmeden evlendiği saptanırken, Afrika’da bu oranın %42 (Doğu ve batı Afrika’da %60’lara varan oranlar bildirilmektedir.), Latin Amerika ve Karayibler’de ise %29 civarında olduğu bilinmektedir. Orta doğu’da erken evliliklerin sık görüldüğü Yemen ve Filistin’de, 18 yaş altındakilerin yaklaşık %50’sinin evli olduğu saptanmıştır.Hindistan’da ise kız çocuklarının %40-60’ını çocuk gelinler oluşturmaktadır. Afganistan’da kızların %54’ü, Bangladeş’te ise %51’i 18 yaşına gelmeden evlenmektedir. Ülkemizde TÜİK evlenme istatistikleri verilerine göre ortalama ilk evlenme yaşı kadınlariçin 2001 yılında 22,2 iken, 2010 yılında 23,2’ye yükselmiştir. Bu oranlar sadece resmi evlilikleri kapsamakta olup, kayıt dışı ve dini nikahları kapsamamaktadır.”
Tecavüz davasında hakime cevap veriyor genç mağdur; "38 KİLOYUM BEN, NASIL DİRENEYİM?" Sahi TÜİK Chi-square testile 38 kilonun ortalama 70-90 kiloya olan direncini “bilimsel” olarak gösterebiliyor mu? Mağdur ifadesinde dünyanın kaç bucak olduğunu göstermiş de o bakımdan.

Size gece gece bu yüzden rahatsız ettim, özür mözür de dilemiyorum, canım sıkkın ancak oh canıma değsin, belki gözümüz açılır…

13 Mart 2015 Cuma

MÜSAİTİZ.EVET. Ne edeceğuk şimdi?

Bir arkadaşım aradı. “Zoruma gitti” dedi.
Dişi organlarıyla doğmuş şahıslardan biri (kendisinin müdürü), bir Facebook beğenisini görüp “ne zamandır kullanılır bu kelime, abartacak yer arıyorlar” demiş. Ve devam etmiş. “Bugün kadın tartışması sanal bişey. Ortaya eski meseleleri atıp duruyorlar. Kadın her zaman ezildi, laf yedi bu ülkede. Ne oldu? Kendini koruyan yine koruyor. Ne yani şimdi müsaitin anlamı mı değişti? Hep böyleydi. Üstüne alınırsan kabul etmiş oluyorsun aslında. Sen ben bu laflara muhattap değiliz. Uygun dersin olur biter” Arkadaşım, sesi titreyerek “sen,” dedi. “Böylesini duymuş muydun?” Sakin ol bebeyim, dedim. Neler duydum bir bilsen...

Bu yazı, hem arkadaşıma, hem de hayatı boyunca kadınlığı üzerinden gördüğü her türden baskıya sonuna kadar direnmiş tüm bacılarıma gelsin. Dişi kişilerden uzak durmayın. Burunlarının dibine kadar yaklaşıp şöyle deyin:
Müsaitim.Evet. Sen de müsaitsin. Ne edeceğuk şimdi?

Dedim ki adresini ver ablanın... Napıcan dedi. Çağıracağım meydana. Gel gel, şöyle ortaya gel. Tam burada dur ki kan eşit olarak dağılsın... Yaparım. Seri katilli polisiye bir romanın yazarıyım. Yekten gömerim... Şaka bebeyim şaka. Çakmağı çakar sonra seyrine bakarım. O beni tanımış olmanın ancak kırk yıl tövbeyle atlatılabileceğini anlayarak huzurdan çekilir. Ben kalırım kendimle başbaşa. Kırkındaki ben yapar bunu. Yirmisinde otuzunda yapmadı. Pişman şimdi. İşin gerçeği, onca zaman sonra, bu zihniyetle mücadelenin, aldığımız yol bakımından bir fayda sağlamayacağını, ancak onları bir şekilde durdurmanın ya da engellemenin geçerken bir çaresinin de bulunması gerektiğini düşünüyorum. Bu yüzden “müsait babandır!” diyebildiğim kadar, “müsaitiz evet, ne edeceğuk şimdi” demenin de bir anlamı var benim için.

Adını söyledi. Durdum. Ahanzi! Tanıyorum la ben bunu?!?!? Daha bir kötü oldum. Sanki tanımasam, daha az midem kasılırdı. Hani bir üçüncü sayfa haberinde, korkunç birinden bahsediliyor, haberin sonuna kadar kimliğini bilmediğin biri hakkında “bu nasıl bir yaratık” türünden hayretler içindeyken, adlı adınca eski bir tanıdık olduğunu öğreniyorsun da kanın çekiliyor ya. Sanki o korkunçlukları sana yapmış gibi. Ama aslında hiç tanımayınca o korkunçluklar da başkalarına yapılmış oluyor, sen bir temiz rahatlıyorsun. İşte bu türden bir yabancılaşmanın ürünü. Bu yabancılaşmaya yabancı olmayışımızın ürünü... Demek bunca yıldır orada öyle sinsice var oldun, yok yok aslında gözümüzün önünde, biz besledik seni.

Ulan dedim, biliyorduk bunların varlığını. Bunca yıldır dilimizin ucuna kadar geldiğinde söylemedik. İndirmedik baltayı. Pişmanım. Arkadaşım da pişmandı. Bunca yıldır, kadınından erkeğine, bugünkü ortamı bu kadar rahat kabullenebilecek, o ortamın içine yeniden doğabilecek, kendini bir çırpıda sıyırıp sisteme göre yeniden tanımlayabilme kapasitesine sahip insan sürüleriyle mücadele etmediğimize, bayrağı açmadığımıza pişmandık. Biz ki yaşadığımız bekar evimizde apartmandan bize gelecek bir lafı anında püskürtebilecek dirayette, aynı zamanda o lafı edenin cahil ya da geri bırakılmış aklını da anlayabilecek insanlık seviyesindeydik. Bu cehalet ya da geriliğin, nesilden nesile, uzun zamanda ama tamamen sistemsel, tamamen siyasi bir arkaplandan hortladığını biliyor, en azından zaman içerisinde bunu kavrayarak tavrımızı bunlar üzerinden koyabiliyorduk. Ama ötekiler? Biz bu dişi kişileri görmezden gelmişiz ya da belki besin zincirinde bizden epey uzağa düştüklerinden örümcek ağı zihniyeti de görememişiz. İnanamamışız belki de, bu kadar acımasızca kadınlık katili olabileceklerine. Yazının konusu biraz bu pişmanlığımız, biraz da artık bugün gelinen noktada susmanın, arkanı dönmenin asıl kendine atılmış en büyük kazık olduğunu bilişimiz...

Konu belli. Devletin dil düzenleyicisi, “müsait” kelimesine daha önce darbe dahil birçok kelimeye yaptığı gibi ayar çekmiş, buna da “müsait ne ayol?” ve “müsait babandır!” diye doksandan goller çakılmıştı hemen. Tek bu da değildi. Başka kelimelerle de oynanmıştı bir güzel. Artık müsait, uygun, serbest, kötü kadın... bunların hepsi bir ve aynı şeydi. Yakında kimbilir hangi kelimelere de böyle dadanacaklardı. Oradaydın, hazırdın, kolaydın, zaten haketmiştin. Özgecan da zaten mini etekle çıkmıştı sokağa... Senin haddine mi kadın olmak! Toplum mühendisliğine bak!

O dişi kişisi, benim de paylaştığım “müsait ne ayol” türünden mesajları okuyunca, “bu durumdan rahatsız olmak sen-ben gibilerin işi değil” demişti arkadaşıma. Demek istediği tam olarak “bir tulüm giyseydın, yürurken sallanmasaydin olurdı ama bizimla diiilsın” ile aynı “tandanstaydı.” (hadi hadi magazin seyretmiyirsiniz hiçbiriniz biliyirim). Ortam bu, yeni düstur bu, bas geç. Bu da aynı tandans. Biraz üstten yetmez ama evet, biraz aşağıda ortama uyceksin. Aslında, bizim gibi münasip insanlar demiş de, bu kısmı açmayacağım zira yazı bir parodi değil.

“Bunu mu demek istedin” tarzı bir insan olduğumdan ben de arkadaşımın kalp sızısına derman olacak bu yazıyı kusmak istedim dişi kişiye ve onun nezdinde tüm dişi organlarıyla doğmuş taklit kadınlara. Kusmak istedim, çünkü bu dişi kişi, hani ortalama gerici bir aklın ya da zaten hep böyle görmüş geçirmişliğin sonucu biri değil. Bir mahalle baskısından ya da kadınsı korkularından hortlatmıyor bu düşünceleri. Çok güzel şirketlerin pek renkli koltuklarından birinde oturuyor. Plaza perisi olarak arada evrakları imzalayıp kahvaltı öncesinde erkencikten reikiye yogaya gidiyor. Burjuva değil, kapitalist. Beynini sisteme satmış, bedeni kendine kalmış. Bildiğin kolalı beyaz yakalı. Ancak, “münasip” döpiyes tayyör değil tam tersi afilli ve janjanlı, dekolteli ve kışkırtıcı giyiniyor. Tarzımsın! Ama ne bakıyon sen ona kardeşim, o ekonomik özgürlüğünü eline almış, otobüse binmemiş ki taciz bilsin! Onun yaşadığı izole cennette üniversite bitene kadar ailenin condo tipi evinde kalınır, arkadaşlarla Pasha’ya gidilir, sevgiliye aşırı kapris yapılır ve diploma töreninden sonra nişan takılır. Nişandan sonraki gün artık geçmişin toz pembe bir düğün fotoğrafları albümüne tıkılır, hayat oradan başlar. “Çok aristokratsın” lafını iltifat olarak kullanmış biridir. Ben sana çakmayayım da kime çakayım? Arzederim...

Bak ablacım. Ortalama bir şirketin neredeyse her çalışanı, günde ortalama bildin beş bilemedin otuzbeş kez, karşı taraftaki “zamanını çalmak istemeyen” kişiye böyle der. Müsaitim evet, buyrun. Bu çalışanlardan bildin üçte biri bilemedin yarısı kadındır. Eskiden beri var demişsin ya haklısın, “müsait bir yerde incek var” senin hiç görmediğin toplu taşıma araçlarında kullanılan oldukça geleneksel bir ifadedir ve kadınlarla ilgili değildir. Dil düzenleyicisi, yaptığı basın açıklamasında, bundan öncekilerde dediğini demiş, bizden önce de böyleydi, biz değiştirmedik ki! Ha orda duracaksın. 80lerin sonlarını sizden öğrenecek değiliz! Flört, bizim bildiğimiz 80ler-90lar Türkiyesi’nin kadın ve erkeklerinin gözünde naif ve çok hassas bir konudur. Seçme ve seçilme hakkı verir, bu açıdan müsait senden daha bilincindedir kim olduğunun. Bu yüzden korkusu yoktur. Ortama göre pozisyon almaz. Kendini düzene göre tarif etmez. Öte yandan, bu topraklarda yeni türkiye düzeninden önce de var olan, senin de anlaşılan pek sevdiğin bir itelemedir “rahat ve müsait” kadın olmak. Halk arasında kullanımı olduğundan değil, siz örümcek kafalılar kendinizi aklamak için her defasında bizlerin üstüne basarak ve bize göre pozisyon alarak hareket ettiğinizden sözlüklere “sokuşturulmuş”, başka türlü söyleyeyim; bu yakıştırmalar halkımızdan değil sizden ve sizin yüzünüzden çıkmıştır.

Bak mesela “ağda” bizim Anadolu’da tatlının şerbetidir. Ayrıca çok ağır bir dille konuşmaktır. Sen cümle içinde kullanamazsın çünkü bildiğin tek anlamı saklamak zorunda olduğun bir gerçekliktir. Kemal Tahir, Yaşar Kemal, Aziz Nesin ya da herhangi bir Anadolu yazarı okumuş olsan, “banal” bulmayıp 80 sonrası Yeşilçam yeni dönem filmlerini izlemiş olsan (Müjde Arlı Banu Alkanlı filmlerden bahsediyorum), böyle kelimelere ne kadar aşina olduğumuzu, ancak velev ki bir kez olsun kullanıldı ve biz bunu duyduk diye de hemen birşeylere yapıştırmayışımızın/yakıştırmayışımızın hem kültürel, hem bilimsel hem de dili kullanma becerisiyle ilgili olduğunu anlardın. Ne sanıyordun ablacım? Müsait ile bugün ima ettikleri şeyden utanacağımızı mı? Biz flörtün masumiyetinden öğrendik sevmenin kutsallığını. En azından kapalı kapılar ardında kapalı zarf usulü arttırmalardan geçmedik sizin kokuşmuş zihniyetiniz gibi. Ben müsaitim deyince hiç de başka çağrışımlara gark olmuyorum, ya sen? (not: müsait Arapça bir kelimedir ve ne kadınla ne flörtle alakası yoktur.)
“Korkma!” diyeceğim de “çok namüsait bir mahiyette tezahür eden” bir geçmişten geliyoruz biz bu topraklarda, uyarayım. Ama bu cümleyi guugıl transleytle dahi çözemezsin cicim. Zorlama.

Tamam, izolesin. Pamuklarda büyüdün. Sisteme entegresin ve sana bir şey olmaz. Peki ama şaşkınlıkla soruyorum. Kısa süre önce “şimdi ben çocuklara paralel kenarın karşılıklı açıları.... cümlesini nasıl kuracağım” diyen Zaytung’tan fırlamış öğretmen gibi mesela, saklandığın köşenden, “sizi dinleyebilirim, buralardayım” benzeri ağız değiştirilmiş yanıtlar vererek mi kurtulacaksın müsaitliğinden? Ya da ne bileyim, bir sorum olacaktı müsait misiniz dediklerinde tersleyecek misin NEMÜNASEBET! diye? Şaka değil, metastaz bu durum. Belki hafif bir kahkaha ile “ay sorma yahu, çok şükür müsait değilim gerçi, istediğimiz gibi konuşamaz olduk!” dersin. Ofiste müsait, uygun ya da darbe diyenlerden beş lira alır Ikea kavanozuna atar, birikenle mojito içersiniz siz bir de! Mesele trending topic ya anam! Olur oluur. Sen bu kadar çürüksün çünkü.

Sorun, adıgeçen aklın konuyu anlamaması, kendini tanıyamaması, örneklerin herhangi biriyle karşılaşmamış olması, fanusta büyümesi ya da genel olarak “bizim gibi solcu-kadınlaşamaması” değil, kadınlaşıyorum derken insanlığından uzaklaşmış olmasıdır. Kendi ilerlemesini, kurallar ve normlar (aslen dayatmalar) çerçevesinde tamamladığını düşünürken, tüm hemcinsleri arasından sıyrılarak yalnızlaşmanın ileride ona ödetebileceği bedelden bihaber olması, dahası geçmişten gelen gücü sayesinde bundan korkmamasıdır. Sorun, bu tipolojinin yaşama hakkını salt kendinde görmesidir.

Böyle bir zihniyet, Üresinler, Elönüler ve daha niceleri özellikle kadına ve insana dair ne varsa kendi kadınlıklarından utanmadan hem de, yerlere indirirken görmezden geldi. Çünkü bahsi geçen kadın kendisi değildi. Böyle bir zihniyet, dayaktan ya da tecavüzden ölen kadınların haberini üçüncü sayfalardan bile okuma zahmetine katlanmadı, görmezden geldi. Çünkü o kadınlar onunla aynı gezegende yaşamıyordu. O, bir hemcins olarak Ancelina Coli’ye daha yakındı. Ona göre, bu kadınlar belki de ölmeyi haketmişlerdi. Bu zihniyet işte, bugün tüm beyaz yakalı çarkın dişlileri arasında, oluşturduğu steril ortamda, verilen mücadeleyi dışarlıklı bir akılla eleştirebilir hale geldi. Çünkü ona dokunamazlar. Senin Elönülerden, Üresinlerden, senin Alçı’lardan veya daha birçoklarından ne farkın kaldı? Ne farkın vardı...

Ulan gebeş, senin haddine mi böyle düşünmek! Kaçımız dayaktan tecavüzden, işyerinde yolda tacizden kaçamayıp ölüyor, tepeden inme bu toplumsal aşağılanmalardan yaka silkerek direne direne yaşıyoruz biliyor musun? Ve kaçımız sana rağmen ve seni de bu direnişte kadın namına cümle içinde dahil ederek yola devam ediyoruz haberin var mı? Kaçımız senin yüzünden, senin izole dünyanda yarattığın o kar beyazı şatonda şuh kahkahalar atılırken, derin bir karanlığın içinde bir nefes için, ama boğulursak yine de başımız dik yürüyoruz? Senin haddine mi bizlerden birinin yanında durabilmek? Kızım sakin... Şimdi bir nefes al ve devam et.

Sonuna geldik mi mide bulantımızın. Güneş doğuyor... Tüm bunları, yıllardır içimde sakladığım dışa vuramadığım birikintilerimi bir çırpıda dile getirebilmek için yazdım. Tüm bunları, hemen hergün orada burada karşılaştığımız ve kafamızı çevirerek unutmaya çalıştığımız, bacımıza anlatıp içimizden atmaya uğraştığımız, günlük/klasik replikler arasından bir geçmiş hesabı çıkarmak için çekip aldım. İşin gerçeği, onca zaman sonra, bu zihniyetle mücadelenin, aldığımız yol bakımından bir fayda sağlamayacağını, ancak onları bir şekilde durdurmanın ya da engellemenin geçerken bir çaresinin de bulunması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü artık, savunma hattını aşma zamanı. Çünkü artık, yeter. Çünkü artık onlarla birlikte ve onlara rağmen ayaktayız. Bu yazı, hem arkadaşıma, hem de hayatı boyunca kadınlığı üzerinden gördüğü her türden baskıya sonuna kadar direnmiş tüm bacılarıma gelsin. Burunlarının dibine kadar yaklaşıp şöyle deyin:
Müsaitim.Evet. Sen de müsaitsin. Ne edeceğuk şimdi?


9 Mart 2013 Cumartesi

kadınlığın neresindensin?

yirmibirinci kere girdiğimiz şu güzelim yüzyılda oniki yılı geride bırakıp onüçüncüden gün aldığımızın üçüncü ayındaki bu yazımda bazı hassas konulara değinerek sizleri rahatsız etmek istiyorum straz taşlı kitle. midenize otursun cümlelerim istiyorum. okuduktan sonra türlü mecralarda paylaşa paylaşa bir hâl olun, beni takipçiye boğun istiyorum. romanım çıkacak yakında bak, imza günümde kuyruk olmazsa alayınızı yakarım!

bir ece temelkuran değilim biliyorum. elif şafak olmadığım için de çok mutluyum. bazısı üretebiliyor, bazısı sadece tüketebiliyor. insanın içini yani. bazısı da üretmek için farklı alanlardan türlü işler seçip sepetini on yumurtayla doldurunca, aslında sana kek yapasım var. zaten yirmibirinci kere girdiğimiz şu güzelim yüzyılın onüçüncü yılının üçüncü ayında, biz "kız mı kadın mı" bilinemeyen hatun kitlesine reva görülen bir tek kek yapımı kaldı. halbuki sana kek yapmak ne kadar kutsaldı! yaşamımızda güzel ne varsa alıyor elimizden kifayetsiz kalasıcalar! şşt kız, sen kadınlığın neresindensin? içindenim içinden...

ne diyordum? takip edin, uyumayın!
sekiz martta kendisine kırmızı gül gönderen kocasını/sevgilisini arayarak, "benim için bir çiçeğin ömrü kadarsın" mesajı verdiği için esefle kınayan kadınlar kulübü üyeliğimden istifa ediyorum! erkek ne yapsa yeridir. yapsın anasını satayım. yılda bir gün olsun bir tek gülle hatırlasın kadın olduğumu. diğer zamanlarda yeterince sidik yarıştırıyor çünkü. bırak bari bir gün de kadınsın sen desin. kadınlığını bil der gibi desin ama. ben yeterince biliyorum ama bir de onun hatırladığını göreyim. toplu mesajlar, indirim kuponları ve belediyece dağıtılan kırmızı karanfillere maruz kalmaktan iyidir.

bu yıl sekiz martımı topluca gelen mesajlarla kutlayanlar oldu, evet aferindir. saymıyorum ölüp ölüp dirilttiklerimi... binlerce denebilecek kilometre uzaktan kutladı ama bir tek kişi, doğrudan benim sekiz martımı kutladı yani. demek hala böyle centilmenler var hayatta. biraz sohbet ettik, konumuz kadından çocuğa kaysa da (söz verdik 23 nisanda da kadın başlıklı bir tartışma yapıp dengeyi kuracağız) demem o ki çıkardığım bir sonuç var ey kitle! çok laf ediyoruz ama o erkekleri doğuran da yetiştiren de biziz. suç bizde demiyorum. güç bizde diyorum. aslında kadın olmak kıyak iş, düzenin seni ezdiğine bakma, asfalyaların atarsa şalteri indiriverirsin diyorum.
kadınlığın sana aittir, elden bırakma. kadın olduğunu da unutturma... diyorum.

şimdi şunu dinleye dinleye köşeden kaybolun. bir sonraki buluşmada sorucam:
where are we now?

***imlâya ve itinaya bu kadar takıntılısın da cümlelerin neden küçük harfle başlıyor gözümüzden kaçmadı diyerek yazının bütününde buraya takılmış kitle, gözünüzü oyarım!

26 Aralık 2012 Çarşamba

göçebe

otuzsekiz satır yazdıktan sonra sildim.

otuzsekiz yıldır yapamadığım ne var da yapmalıyım ki diye düşündüm. Selçuk'taki havaalanında paraşütle atlama denemesi yapabilirdim. Çin Seddi'nde yürüyebilir, çektiğim zottirik fotoğrafları Facebook'ta paylaşabilirdim. New York'a yeniden gidebilir, Spanish Harlem'den gözlemlerimi blogumda yazabilirdim. Yapmadığım spor, denemediğim çılgınlık kalmayabilirdi. Arkadaşlarımla partilerde sabahlayabilir, her haftasonu bir barda eğlenebilirdim. Tatillerimde hep birileriyle bir yerlerde olabilirdim.

neden yapmadın deme. dinle önce. dinlemeyi öğren.

oysa otuzsekiz yıldır tek gerekçem bunları paylaşacak, bunları benimle paylaşmayı gerçekten isteyecek bir yol arkadaşının olmayışı. çünkü tek başıma yaptığım şeylerin hiçbiri bir kazanım, başarı ya da mutluluk değil benim için. bu yüzden otuzsekiz satır yazdıktan sonra sildim. çünkü şu an hissettiğim koca bir hiçlik. dünyanın sonu gibi değil ama. big bang gibi.

neden bir yol arkadaşım yok? olmaz tabii. göçebeyim ben. bir evde, bir hayatta, hep aynı şeylere tutunamam.

siz mesela, bir arkadaş ortamına gittiğinizde, sofrayı hazırlayan "o soğanlı şeyler sevmez", "acı yemez o" diyebilir. benim için söz konusu değil bunlar. acaba bu kez nasıl bir çılgınlıkla çıkacak karşımıza şaşkınlıklı soru cümlesi güzel Türkçemize benimle yerleşmiştir. ha bir de, hani bir film vardı. kadın aslında tüm olayın yumurtayı nasıl yemeyi sevdiğini bilmeyişinden yani bir tercih yapmayışından kaynaklandığını anlıyor, sonra bir sabah birkaç değişik yumurta pişirip deneyerek hangisini gerçekten sevdiğini anlamaya çalışıyordu ya. işte ben bütün o yumurta çeşitlerini sevebiliyorum. ertesi sabah da bir önceki sabahkinden köşe bucak kaçabiliyorum. seçmek zorunda mıyım be adam! bir sabah da sen düşün acaba bugün yumurtayı hangi tuhaf şekilde pişirsem de şu kızı şaşırtsam diye! her şeyi ben mi öğreticem!

geçenlerde yaşça küçük (12) bir arkadaşım "uff bence hayatta en kötü şey seçmek zorunda kalmak" demişti. ne kadar haklı!

göçebeyim ben. tahminlere sığmam taşarım. bu yüzden de sevilmem. beni sevmiyorsunuz hüüüü demiyorum. gayet farkındayım çünkü. benim gibiler sevilmez. eğer bir şeye ilişkin tahminleriniz tutmuyorsa rahatsız olursunuz. "unpredictable is mean", aynen öyleyim.

falında "bir adam var" dedi kadın. gelecekten haber vermiyor. antenlerini açmanı söylüyor. önce bir dinlemeyi öğren! koşullanmış olarak açtım antenleri, çünkü bir adam var. gelecek biliyorum. fal söyledi. fal söylediyse geliyor o adam. gelir yani. çünkü artık hazırım.

çünkü artık hayatta hiçbir şeyi tek başıma yapmak istemediğimi biliyorum. çünkü hayatta en kötü şey seçmek zorunda kalmak ve ben artık yaptığım seçimlere göre değil, ne seçersem seçeyim beni olduğum gibi sevme çılgınlığını gösterebilecek insanların tarihini yazmak istiyorum otuzsekiz yıllık hayatımın geri kalanına.

şimdi mümkünse giderken kapıyı arkanızdan kapatın ve beni kapıyı yeniden çalacak ruhla yalnız bırakın. ey ruh! geleceksen lütfen kapıyı üçvirgülondört kere çal. uğurlu sayım...

23 Haziran 2012 Cumartesi

yatılı senfoni

yatılı okulun en güzel yanı, aslında hiçbir güzel yanı yokken gündüzlülerin siz akşamları bir arada kalırken onların kös kös evlerine gidip yapayalıncak yaşayacak olmalarından doğan "lan bunlar kimbilir negzl eğleniyolardır geceleri" minvalindeki kıskançlıklarının öznesi olmanızdır. kuraldır, bazıları hariç genel olarak yatılı okulda gece yaşananlar gündüz anlatılmaz, uğursuzluktur.

yatılı okulun en güzel yanı, aslında, hiçbir güzel yanı yokken yıllar sonra hatırladığınızda sizi gülümsetebilmesidir. yatılı okulun en güzel yanı, yaşarken değil, yıllar sonra anlatırken önemli bir durum haline gelmesidir. sır bu yüzdendir.

hayatımın en güzel yıllarını önce hapishane modeli bir yatılı okulda, sonra yarı açık cezaevi tadındaki kız yurdunda geçirdim. böyle diyerek gündüzlü olmanın hissiyatına varın diye, bir miktar empati kurmaya çalışıyorum o kadar. yoksa illa yatılı okumanın şu yanı iyi bu yanı kötü diye bir yorumda bulunmanın anlamlı olduğunu, daha bu yazıya başlarken bile, düşünmüyorum. asıl amacım size nurdan'ı anlatmaktı.

nurdan bizden önceki dönemin öğrencisiydi. naifti. hah, onun hakkında hatırladığım tek şey etliye sütlüye karışmayan naif bir insan olduğu. çok büyük bir hırsla bilim adamı olacağız hayaliyle okuduğumuz ve eğitildiğimiz için, içimizden birinin "ben PRcı olcem bacım" deme lüksü bulunmadığından, hepimiz ya doktor ya mühendis olacağımıza inanmış, günün çoğunu beyaz laboratuvar önlüğüyle geçiren (ciddiyim), kurbağa kesmekle böcek ezmek arasında kararsızlığını atomun kararsızlığında tartabilen, gözleri parlak yaratıklardık. ben son yıl balatayı sıyırmak suretiyle iktisadi bilimlere kaydım o ayrı, buna takılmayın zaten blogun hiçbir yerinde normal olduğum yazmıyor. konumuza dönelim. nurdan...

nurdan naifti. şimdi ne oldu doktor mu mühendis mi yoksa belki de bir kır kasabasında çocukları ve sevimli eşiyle Halikarnas Balıkçısı'nın öykülerindeki kahramanlardan biri olmuştur, o yıllardaki nurdanı düşündükçe ben ona en çok bu sonuncusunu yakıştırırım. ne yani, bir beyaz yakalı olmuştur ve büyükşehirde büsbüyük dertlerin altında eziliyordur diye mi hayal etseydim kızcağızı? neyse dönelim eskilere. nurdan...

haftasonları zor geçerdi. gündüzlü ve evciler (terimler için beni yormayın anam, google is there) cuma akşamı kapanış töreninden sonra evlerine dağılınca, biz yatılıların yıllar sonra itiraf edilecek ve o zamanlarda gündüzlülerce bilinmeyen karanlık saatleri başlardı. ana babadan ayrısın bacım, cebinde bütçe belli, istanbul derya, napıcan da über eğlenicen ki? zaten verdikleri onca ödev, çözülecek tripıl integral ve kuantum sıçramalı evrimbilim, te'allam! bir de şu perşembe labda bağırsakla yaptığımız ozmoz deneyinin raporu var kahırbela! bir Kadıköy'e gidip gelmek bile yıllık izne çıkmış memur etkisi yaratırdı üstümüzde. en kötüsü de hadi diyelim biraz eğlendin (ne anlatcam olm süperdi işte lan lise yılları!) ama o pazar gecesi yok mu...

pazar geceleri bir yatılının hayatındaki en zor gecedir. çalışanların nasıl ki pazartesi sendromları var, yatılıların da pazar sendromu var, net. akşam 5 gibi başlar kriz. evciler dönmeye başlamıştır yavaştan. ödevler raporlar sıkıştırmaktadır. lan dün kötü geçirilmiştir, daha iyi değerlendirilebilinirdirdir. bir yandan neden en kötü yemekler pazar akşamı çıkar ki diye düşünedurursun, hoop gece biter yatakhaneye geçilir. evciler araya giren soğukluk gitsin diye evden getirdikleri kurabiye ve meyveleri paylaşırlar, gözlerin dolar, ama alırsın bi'tane, uzanırsın yatağa, yersin. ağlarsın. aman sus be!

pazar gecelerini bir sonraki cuma akşamına bağlayabilecek tek kişi nurdandır. ve sonra pazartesi ve salı ve çarşamba gecelerini de. anlatayım.

her pazar saat on civarı uyumaya zorlanırdık. zorlanırdık çünkü ışıklar küllüm kapanır, ortalık sessizliğe bürünür, zaten okul binası mezarlık yanıdır (bunda da ciddiyim). on beş-yirmi kişi aynı yatakhanede uyuyorsundur, aranızdaki uykucu tipler ve uyuzlar ille ışık kapanır kapanmaz uyuyacaktır, kavga etmek yasaktır. o yüzden "saat on yatağa kon" bir çocuk tekerlemesi değil zorunluluktur... nurdan ışık kapanmasına beş dakika kala, tam yataklarımıza uzanmış hadi artık işkence başlasın mutsuzluğundayken kafalar, "kızlaaar beş sabah daha erken kalkıcaz, yaşasın!" derdi... sonraki gece şunu duyardınız, "kızlaar dört sabah daha erken kalkıcaz, yaşasın!" ve evet, nurdan perşembe gecesi öylesine coşkuyla uyurdu ki mutsuz olmak imkansızdı. "kızlaar bir sabah daha erken kalkıcaz, yaşasın!"

yatılı okulun en güzel yanı, aslında hiçbir güzel yanı yokken gündüzlülerin siz akşamları bir arada kalırken onların kös kös evlerine gidip yapayalıncak yaşayacak olmalarından doğan "lan bunlar kimbilir negzl eğleniyolardır geceleri" minvalindeki kıskançlıklarının öznesi olmanızdır. Bu doğru. Siz yatılı okuldan o yıllarda bi halt anlamaz, sonraki birkaç yıl nefretiniz körüklenir, "çocuğum olsa asla yatılı okutmam" derken, aradan geçen yirmi yıllık süreçte gündüzlü olmadığınıza dua eder hale gelecek birşeyler hatırlarsınız. sonra böyle bir gün birilerine "lan aslında yatılı okul öyle süperdi ki" diyesiniz gelir. bir gece yarısı, yıllar önce o kasvetli ortamda sizi güldüren birilerini veya bir olayı hatırlar ve anlatmak isterseniz, benim gibi.

benim gibi sizin de bir nurdanınız oldu mu bilmiyorum. olmadıysa çok yazık. çünkü beni, o yılların hüzünlü, sıkıntılı, gençlik bunalımlı ve hep yastığı biraz nemli ortamında ayakta tutan kişi nurdandı. şimdi nerededir bilmiyorum. ama seni özlüyorum nurdan... çünkü fark ettim ki uzun yıllar çalışma hayatında pazartesi sendromu yaşamayışımı, her pazar gecesi bilinçaltımda "beş sabah daha erken kalkıcam sonra cumartesi yaşasın" diye çınlayan sesine borçluyum...

bu da senin için: miss you

27 Mayıs 2012 Pazar

Kırılgan ama buzda yol tutuşu iyi kalpler için

Saati kur.
Sabah 9'da ayaktasın.
Janti eşofmanlarını ve cicil bicili spor ayakkabılarını giy.
Anorak yeleğini unutma, rüzgarlıdır İzmir sahili sabah sabah, terlersen üşütürsün.
Cebine bozukluklarını at.
No telefon. Eve not bırak. Annen merak etmesin.
Çık şimdi evden!
İleride simitçi kahveci gazozcu var. Oradan bir simit al. Isıra ısıra sahile in.
Yürü.
Fotoğraf makineni de al belki. Hani bir taşla iki kuş. Manzara çekersin, manzaranın derdini çekersin.
Pazar pazar düşündüğün şeye bak! Sıyrıl artık şu kafadan!
Sen iyisi mi seni mutlu eden şeyi düşün. Sana söylediği şeyi düşün.
Evet o. Hatırladın.
Sus o zaman.

Kendimi dinlediğim anlar daha mutluyum. Şimdi uyumaya gidiyorum. 5 saat sonra kalkmam lazım. Size de şunu bırakıyorum, ben gelene kadar gözünüz gibi bakın. Döndüğümde sizden devralıp devam edeceğim buradan.

7 Mayıs 2012 Pazartesi

gediğine oturan taş

Sütü bozuk*…
Ağır laftır. Anadolu’da sıkça kullanılan bir niteleme, sütü bozuk. Hani kanında var, der gibidir. Hani böyle kötülük ediyorsa, böyle şerefsizlik ettiyse, olsa olsa sütüdür bozuk olan. Sonradan öğrenilmiş olamaz yani ettikleri. Etkilenmiş, bir sinirli anına denk gelmiş olamaz, kasıtlıdır. O kadar kötüdür yani. O kadar ki geçmişten geliyor olmalıdır. Bir kin, bir intikam duygusuyla bezenmiş, kendinden önceki nesilleri de saran ve kaynağını oradan almış bir edim söz konusu olmalıdır. Nesillerdir bozuk süt, anadan evlada aktarıla aktarıla kötülüğü de bünyeden bünyeye geçirmiştir. Karşı taraf sütünün bozukluğundan vurulan demle, kendisinden bekleneni yapmıştır. Lafın içerdiği şaşkınlık, bu kötülüğün büyüklüğünden gelir.
Sütü bozuk…
Ağır laftır. Böylesi ağır lafları ettiğinizde, karşı tarafın sizden yana şikayetçi olması doğaldır. Hakaret sayar kimisi, belki kimisi altında kalıp ezilir. Ne demektir yahu! Ben kötüyümdür, etmişimdir bir şerefsizlik, etmişimdir de sütümün yani genetiğimin yani soyumun ne alakası vardır! Yine de burada şikayet edilen, bir parça söylenen lafın ağırlığının kendisi dışındakilere bulaştırılmasıdır. Hani eşşoğlu eşek nasıl karşındaki dışında bir de onun soyuna edilmiş bir laftır, sütünün bozuk olması da kendinden öteye giden bir sorumluluk ve suçluluk duygusunu barındırır.
Sütü bozuk…
Ağır laftır. Bugünlerde bir slogandır. İlk gününden beridir yapılan kötülükleri türlü sloganlarla sokaklarda yankılanan iktidarın, ettiği son kötülüğün resmedilişidir ve sözün içerdiği anlam bakımından ironiktir. Çünkü bu defa söz konusu olan gerçekten süttür!
Uşak, işbirlikçi, hayvanlar alemi ve daha niceleri “hakaret sayılarak” tepki görmüş, kimi zaman bazısı yargı karşısına çıkarılmış hatta cezalandırılmıştır. Şöyle düşünülebilir; neden uşak olsun ki? İstihdam açısından uşaklık statüsünde çalışmamaktadır ya da hayvanlar aleminde resmedilmiştir de soy olarak insan soyundan geldiği konuşabiliyor olmasından mütevellit aşikardır. Haklıdır şikayet eden böyle bakıldığında. Lakin kardeşim bu kez ne diyeceksin? Bozuk çıktı sütün?
İktidara karşı söylenen onca yaratıcı slogan arasında ilk kez bir slogan, tasarımın süreci açısından “yaratımına gerek duyulmayacak kadar açık bir şekilde” kendini ortaya koymakta hatta dayatmaktadır. Belki de ilk kez bir slogan, sadece gerçeği söyleyerek tek taşla iki kuşu yere sermektedir. Ne teşbihtir ne doğrudan niteleme. Adlı adınca bozuktur süt. Hem çocuklarımıza içirilen hem zamanında kimilerince içilmiş olan. Yani geçmişten bugüne, yani belki de 150 yıldan beri, dinmek bilmeyen bir kinin, intikam duygusunun ürünüdür bu süt ve bozuktur.
Kimsenin başına gelmesin, kimseye edilmesin bu laf derler kırlık yerde babaanneler, kötü bir olaydan sonra olayın failinden acınası bir ses tonuyla bahsettikten sonra. Sütü bozuk olana acınır. Zavallıdır çünkü o. Alnından hiç silinmeyecek bir lekedir sütü bozukluk.
Bugün bu slogan bize bir şey hatırlatmaktadır, görmek lazım. Slogan, gözümüzü açmayı salık vermektedir. Ağırdır, ancak hakaret değildir. Ağırdır, sadece lafı yiyeni değil sloganı atanı da bağlar. Tespit doğrudur ve gereği yapılmalıdır. Kırlık yerde kesilen sütten bir şeyler yapılır da bozuk süt… Dökülür… E, ne duruyorsun?
Sütü bozuk…
Ağır laftır vesselam.

*Sütü bozuk: (Kaynak: TDK) 1. sıfat, mecaz Kötü soydan gelen (kimse) 2. Aşağılık, soysuz


Hayaller Paris, Hayatlar Öyle mi? | Yerli Dizilere Göre Biz

Her şey, altı bölüm polisiye dizisi izledikten sonra kendime “neden yabancı izleyince kendimde bir şeyleri değiştirmem gerektiği hissine ka...