31 Aralık 2018 Pazartesi

Dizi Ünlüsü Olma Rehberi (Deneme Çekimsiz)

Hatırlayın bahar aylarını, buralarda Kendi Dizinin Kahramanı Ol başlıklı bir yazıdan sonra, dünyaca ünlü oyuncularla polisiye bir diziye başlamıştınız. Rolünüz iki bölümde toplam 5 dakika. Ama Hollywood, ama Broadway, ama çekimler Las Vegas’taydı bebeğim! Gittiniz Los Angeles’lara kaptınız sahneleri, rolü 10 dakika uzattılar falan derken birinci sezonu tamamladınız. Reytingler fena gitmedi, ünlülerle çektiğiniz selfie’ler ve story’ler de cabası. Şimdi, kaldığımız yerden devam ediyoruz…
Artık yarı Los Angelesli olduğunuz için dizinin iptal duyurusunu herkesten önce gördünüz. Haydaaa! Yerel halk öğrenmeden önce durumu lehinize çevirebilmelisiniz. Gerçi bir ihtimal Netflix veya Amazon dayanamaz, diziyi bünyesine taşır, ama sizin tekrar oynama ihtimaliniz zayıfladı. Sonuçta Netflix’in özel sipariş çektirdiği yerli oyunculu dizi daha yayına girmemiş, size sıra gelmesi biraz zor. Şükredin ki bizim yerliler gibi altıncı bölümde paydos demediler, bölüm sonu görünümlü final çekmek zorunda kalmadınız. Girmediğiniz onca taksit de yanınıza kâr kaldı. Sıkıntıdan instoça tüvitesardınız. Merak etmeyin, orada da ekmek var. Ama polisiye beklemeyin. Oradaki türün adı influence. Oyuncusuna da influencer deniyor. Aaa, hor görmeyin, bunların milyon milyon takipçileri var, dizilerde oynuyorlar, ödüller alıyorlar. Kendi adına filmi olan bile var ayol!

“Aşırı Sosyal” Medya

Yurtdışı kapısı kapandı, zaten dölar olmuş kaç lira, nasıl gideceksiniz de şans size gülecek de star olacaksınız da… derken haberlerde gördünüz; yerli üretimle topyekûn mücadele! Hemen cep telefonunuzun kamerasını açtınız, video çekmeye başladınız. Kısalar Insta story’e gidecek, uzunlar Youtube’a. Her konudan konuşun ve konuyu “Los Angeles’ta çekimdeyken” diyerek eski performansınıza bağlamayı unutmayın. Yerli mühim. Yerli dizileri izleyip canlı canlı görüntü atın ve “ben oynasaydım bak şurada şöyle durur, şöyle söylerdim” diyerek havalanın. Günde en az 20 storyve haftada bir-iki Youtube videosu şart. Twitter’dan bütün güncel dizi oyuncularını takibe alın.
Bizim yapımcılardan biri dizideki performansınızı görmüş, “polisiyede böyle oynayan romantik komedide neler yapmaz, atlamalı zıplamalı sahnelerde başına bir şey gelmedi, durarak fevkaladenin fevkinde oynar bu” demiş ve yönetmeni bulup kulağına su kaçırmış. Amcaoğlu “Fisiyn”in (dişlerinizi kapatıp kısık sesle Hüseyin deyin, oluyor bakın) kahvaltıda aklına gelen kurguyu senaryoya dönderten yönetmenimiz, bu taze yedek romantik komedi / aşk dizisi için ajansınızı aramış.

Ne demek ajansa kayıtlı değilim!

Polisiyede oynamışsınız aşkolsun. Sette başınıza gelen komik anları ve size gelen markalı ürünleri paylaştığınız sosyal medya hesaplarınızda “akrağba eş dosttan” oluşan üç basamaklı takipçi sayınız dört basamağa fırlamış, üstüne bir de yeni dizi teklifi gelmesin mi? Bir Hande değilseniz rol kapmak için deneme çekimine (audition) gideceksiniz, fotoğraf çekimleri, görüşmeler, derken acilen bir ajansa ve menejere ihtiyacınız var. Peki bir bakalım kimdir bu menejer ve nedir şu “markalarla işbirliği” olayı?
Artık bütün yaşam sosyal medyada akıyor biliyorsunuz. Hayatımı çeksem film olur tadındaki videolarınızı kesip biçmek, effect* eklemek, yayınlamak, paylaşmak, etkileşimleri takip etmek, yorumlara göz dolduran yanıtlar vermek, oradan gelen yeni fikirlerle(!) sonraki videoları planlamak, kahvaltı, öğle yemeği (siz de insansınız bi’yerde), makyaj ve giyinmeye ayrılan vakit, eltinizle ve bacanağınızla iki lafın belini kırmak ve komşuları kıskandırma girişimleri derken akşam olur.
Yorgun gözler videoda iyi görünmüyor diye yatağını arayan bünyeniz, gece hayran etkileşimi ve uyku öncesi story* atılması gibi işlerle oldukça geç bir vakitte koltukta sızıp kalıverir. Gün 24 saat ama siz bunu 59 saniyelik Instagram videoları ve yeni çıkan IGTV sayesinde 72 saat olarak yaşayabilirsiniz. Yok, “ben yedi göbekten saraylıyım, bir de polisiyede oynamışım, üstelik kaynımgilin dayısının dede tarafı Malkoçoğullarından, bu kadar hırpalanamam” diyorsanız, o zaman bir menejer şart.

Kuzenin Kınasından Taksitli Aşk’ın Platosuna

Onsuz hiçbir şey olamayacağınız o menejeriniz, şimdi telefonda yeni rolünüz için neler yapmanız gerektiğini bir bir anlatıyor. Önce, kuzenin kınasında yüzünüze bıyık kartoleti tutarak elinizde “kız tarafı” yazılı pankartla verdiğiniz o 333-pozu hemen silinecek. Spor salonunda baklava kası yapacam diye attığınız terler ve fenomen olmak için çabalarken girdiğiniz birbirinden rezil challenge’ların videoları da hemen uçuyor. Markalarla işbirliği denen meretten de artık pay almıyorsanız uzak duracaksınız.
Öyle “bizim ürünleri giy/kullan da video çek, biz de sana çıkan her yeni üründen bir seri gönderelim” bedavacıları havasını alacak. Youtube reklamlarına da kalmadınız ayrıyeten… Ödesinler efendim, bakınız hiçbir dizide oynamamış bişeyanne’nin bile aylık işbirliği geliri 30bin TL’yi geçmiş. Sizin neyiniz eksik? Siz artık daha önce hiç yazılmamış bir senaryonun, belli ki hiç denenmemiş açılardan çekileceği ultrasüpersonik romantik aşk dizisinde oynayacaksınız. Ağırdan satın kendinizi azcık…

Setin ilk günü, sahne 1 plan A tekrar 367…

İşiniz kolay değil, baştan kabullenin. Partnerinizle kotarması zor bir tanışma sahnesi çekmeniz gerekecek. Bir köşe başında çarpışacaksınız. Elinizin dolu, kafanızın dağınık, zamanınızın az olması, birbirinize uzun uzun bakmanız, ikinizin de aşırı mağrur, güzel/yakışıklı ve ayrı dünyaların insanı olduğunuzun her halinizden belli olması, tek kelimelik cümleler kuran birer über insan oluşunuz, bunlar zor iş. Daha önce de böylesi çekilmedi zaten. Önce psikolojik hazırlık… Yönetmen çarpışınca düşmeniz gerektiğini söylediyse aklınıza sosyal medyanın Falling Stars akımına uyan Seda Sayan’ı getirin; asaletinizden ödün vermeden, ama şaşkın ve düşünceli, uzanıverin yere. Bu çarpışmada istifini bozmayan taraf olacaksanız (halk arasında erkek tarafı deniyor), partnerinizin bütün mimiklerinin tersini yapmalısınız. Kızgınsa gülümseyin, gülümsüyorsa aldırış etmeyin, hatta biraz tepeden bakıp ezikleyin.
Set aralarında size ayrılan bir karavan olsa bile vaktinizi dışarıda geçirin. Elinizden telefonu düşürmeyin, hatta mümkünse şu boğumlu tutma yerleri olan kamera tripodlarından edinin. Ekip arkadaşlarınız, rol arkadaşlarınız, etraftaki çeşitli canlı-cansız varlıklarla kısa videolar çekip hemen yayınlayın. Setteki yüksek moral, sınırsız eğlence ve harika şeyler üretme coşkusu diziden önce halka halka yayılsın halka. Tabldot yiyor olabilirsiniz, tabaktakine suşi muamelesi yapın ve tabi ki yemek sırasında çekeceğiniz videonun bir yerinde “ama wasabiyi az koymuşlar yaa” diyerek hayıflı hayıflı sesler çıkarın. Unutmayın, bunlar hep influencerlık gibi kalıcı işlere giden kapıyı zorluyor. Bir bakmışsınız, pahalı bir kimono firması sizi marka yüzü yapmış, belli mi olur?
İlk bölüm çekildi, akşama yayına girecek. Şimdi sıra, yayın saatine kadar yapmanız gerekenlerde. Yok yok, tüm tanışları tek tek arayıp “ya abi/abla/kııız bak ünlü oldum ya ben!? Bu akşam mutlakaaağ izliyorsun sorcam ona göre” demeyeceksiniz. Artık bunun için sosyal medya var… Önce battaniyeye sarının, elinize kahve, belgesel izlermişcesine bir poz paylaşın. Soranlara “aaa dizim yayında de mi hiç farkında değilim” çekin.

“Biliyorsunuz ben kullanmadığım şeyi tanıtmam…”

Rakip gördüğünüz oyuncuları takip eden bağzı kimseler ile internette ünlülerin capslerine söz yazarak geçinen birkaç fenomen dâhil, tüm oyuncu kadrosunu ve size “meslekten kanka” muamelesi yapacağını tahmin ettiğiniz diğer influencerları da etiketleyerek dizinin tanıtım videosunu paylaşın. En az 20 heştek (hashtag) yapmayı unutmayın. #kıskananlarçatlasın, #diziadı, #iyiki #yoruldukamadeydi, #çokşeyögrendim ve #şükürmoment kesinlikle unutmamanız gereken heştekler.
Dizinin ilk bölümünü rol arkadaşlarınızla veya birkaç internet ünlüsüyle izlemek çok trend. Bunun için sizi davet etmelerini beklemeyin, nerede buluşacaklarını öğrenin ve habersizmiş gibi gidin. Çekilen tüm video ve selfielere dâhil olmaya çalışın, arkadan kafanızın yarısı görünecek kadar çıksa yeter. Sonra bunları paylaşanlara samimiyete göre “bensiz ha!” veya “birlikte nice sezonlara” gibi naif dileklerle yorum yapın ve ayrıca kendi hesabınızda yeniden yayınlayın.
Merak etmeyin, kısa sürede dizi tutsun tutmasın birileri elinizden tutacak. Belki sizdeki yağlanmayı keşfeden bir zayıflama çayı olur belki bir spor merkezi, birileri illa kapınızı çalacak. Artık influencer oldunuz, ajansınız da var. Birkaç markayla işbirliği yapmaya başladığınızda çark tersine dönecek, sizinle fotoğraf çektirmek için yarışacak olanlar düşünsün!
Şu paylaşım ve yorum türlerini de öneri listesi olarak vereyim de kapatayım:
-Vizyona giren filmlerle yeni çıkan dizilerin oyuncularını etiketleyerek paylaşılan “yolu açık olsun” story’si
-Komik capsleriyle ünlü isimlerin bu capslerinden ün yapan fenomenlerin paylaşımlarına o ünlüyü etiketleme,
-Doğumgünü/vefat günü olan ünlülerden fotoğrafları “özlendin” ve “rol modelim” etiketiyle paylaşma,
-tbt (her perşembe günü, özellikle çocukluğunuzun absürd komik fotolarını “ünlü olacağımı biliyormuşumcasına hihihi” gibi göndermeli mesajlarla paylaşma,
-ürün reklamı gibi görünmeyen ürün reklamı paylaşımları “kendim kullanmadığım hiçbir şeyi paylaşmam” (şişmanlama çayı olabilir mesela, o hiç denenmedi)
BONUS: Bir de bunlarla hiç uğraşmadan yol alanlar var. Ama onun için çok çalışmak gerekebilir. Size uyar mı bilmiyorum.

Polisiye Dizilerin Vazgeçilmez Kurguları | Köstebek, Pilav Günü ve Diğerleri

İster Arka Sokaklar izleyin, ister CSI:NY ya da FBI. En az on sezon devam eden, birlikte yaşlandığımız, ömürlük polisiye dizilerin sezonlar boyu mutlaka ama mutlaka izleyeceğiniz sabit kurguları vardır. Size bunların bir listesini hazırladım. Yeni başlayanlar için, “yabancılık çekmeyin, aramıza hoşgeldiniz” manasında bir liste bu. Aynı zamanda, piyasaya yeni bir polisiye dizi “düştüğünde” ne izleyebileceğimizi az çok bilelim, bu işin müdavimi olmanın gereğini yerine getirebilelim diye.

Böylece başkalarıyla dizi izlerken, senaryoyu sanki siz yazmışsınız gibi tahminde bulunabilecek, çevrenizdeki kitlenin gözünde uzman polisiyeci olarak göz dolduracaksınız. Size, alemlerin Sherlock Holmes’ü diyecekler. Şimdi arkanıza yaslanın, şöyle havalı ve derin bir nefes alın. Bakınız bunlar, her karakolun başına gelir:

1 – Köstebek Inda House
Elbette çok çetin bir görev sırasında, tam bizimkiler yine kötü adamları yakalayacakken her şey tepetaklak olur. Birileri içeride olan her şeyi dışarıya “ötüyordur.” Derken bir tuzak kurulur, köstebek kıskıvrak yakalanır. Kimi zaman işe yeni alınan bilgi işlemci, kimi zaman gece temizliğine gelen görevli, bazıkere de ekipten biridir. Hizmet verenlerden biriyse kötü adamların kiraladığı kesindir. Ekipten biriyse mutlaka paraya ihtiyacı olmuş, kumar borcu veya hasta çocuğunun ameliyatı gibi zorlu bir durumla karşılaşmıştır. Sezon ortalarında ekibin her türlü zorluğun üstesinden gelebileceğini göstermek için, sezon sonunda ise ekipte değişiklik olacağı ipucunu vermek için kullanılır.


Bunun ajanlı versiyonlarında köstebeğin sızdırdığı şey dünya genelindeki ajanların açık adresleri de dahil özel bilgileridir. Bu bölüme ne zaman rastlasam “Amerikalılar şu ajan listesini Wordpad’te mi tutuyor anacım?” demekten kendimi alamam. Dizinin sürekli kadrosundan olmayan ama başrolmüş gibi büyük oynayan var mı ona bakın. Asıl kadro beyaz Amerikalıysa köstebek kesin Latino, Rus veya Doğu Avrupalıdır. Karakola toplu taşıma yerine kendi aracıyla gelen, eşine pat diye tek taş almış veya saçları görümce topuzu yapılmış birileri varsa, ahan da köstebek kesin odur. Ajan listesi için ruj veya pudra görünümlü flash bellekte olsun gözünüz.

2 – Bomba Inda House
Kötü adamların mesajıdır. Yabancı polisiyelerde en az bir kez karakolda şarbonlu paket/biyolojik silah ihbarı olur. Delil çalmak için düzenlenmiş şaşırtmacalı bir saldırı değilse, bomba patlar ve çok sinirlenen ekip kötü adamların peşine Yedi Bela Hüsnü gibi düşer. En az bir bölümde şehirdeki bir okula bomba yerleştirilmiştir. Masumları hedef almak ne demektir! Numbers‘ta sayıları, Bones‘ta kemik analizlerini, NCIS‘te Mossad bağlantıları kullanılarak bombanın yeri tespit edilir ve 3-2-1 diyene kadar durdurmak için kan ter ve gözyaşı dökülür. Kırmızı kabloyu keseceksiniz, unutmayın.

Yabancı dizilerde kötülerin sisteme mesaj vermek için düzenlediği bombalı saldırı, Arka Sokaklar‘da düğündeki kerametin azılı düşmanıdır. On iki sezon oldu, her sezon sonunda ekipten birinin düğününde o bomba masanın altına yerleştirildi ve patlatıldı. Biriniz de gelin kuaföre giderken “şu salonu önceden bir kontrol edelim” demediniz ben ona yanarım.

3 – Elimizi Kolumuzu Bağladılar Usta / Hostage Situation
Ya intikam veya delil karartma için ekipten birinin kızı, eşi veya kardeşi kaçırılır ya da “mafyaya karşı tanıklık edecek ve tanık koruma programına alınacak muhasebeci-eski sevgili” duruşma gününden önce mafyaca ele geçirilir. Tanık eğer muhasebeciyse sürekli konuşan, başlarına iş açan, rengarenk çiçekli Hawaii gömleği giyen beceriksiz biri olacak, bana güvenin.

İntikam amacıyla aileden biri kaçırılmışsa kötülerin vay halinedir. Kahramanlarımız türlü taklalar atacak, birkaç kişiyi pataklayarak konuşturmaya çalışacaktır. Hiç merak edilmesindir, elleri arkadan bağlı olarak bir hangarda tutulan rehine, polis ailesinden olduğundan bağlarını çözmeyi hatta kendini kaçıranları alt etmeyi başaracaktır. Yeter ki yanında tırnak makası veya saç tokası olsun. Bazen kaçırılan kişi aslında kötüye hizmet ediyor olabilir. Bunu görünce ağzınız açık kalmasın, hemen toparlanın ve senaristi bu kıvraklığı için tebrik edip geçin.

4 – Kentucky Buffalos Kolej Buluşması (APS)
Amerikan polisiyelerinde görülen sabit kurgudur. American Pilav Story (APS) adıyla da bilinir. Amerikalıların mezun oldukları okulun pilav gününden niye bu kadar tırstıklarını anlamam. Aradan geçmiş on küsür yıl, sen olmuşsun yetişkin, e başrol oyuncususun fena mı, neden gerim gerim geriliyorsun bilmiyorum ki? Ne olabilir yani Bizde olsa o havalı sıra arkadaşınızın üç çocuklu göbekli ve emekli birine dönüştüğünü, lisenin en sivilceli oğlanının da adonisli bir CEO olduğunu görürsün en fazla. İki 90’lar şakası, biraz goygoy derken gün biter.


Amerikalıların pilav gününde ise kahramanımız aralarında romantik bir şeyler olması düşünülen karşı cins ortağıyla birlikte spor salonundan içeri girer ve kesinlikle o pilav gününde biri ölür. Net! Gerçi siz de onca yıl sonra göbekli emekli arkadaşlarınız yerine bir cinayetle karşılaşsanız, üstelik görev gereği bir de onu çözmek zorunda kalsanız, sizin de mis gibi bir Reunion travmanız olurdu.

Ama kurtuluş yok bro, o pilav gününe gidilecek. Okulun fitbol takımındaki (Amerikan futbolu ama) hücum oyuncusu, kızların gözdesi, takımın bir doksanlık eski kaslısı Jack, Troy veya Dick ile selamlaşılacak. En az bir tane eskinin tombiki, şimdilerde daha da tombik Margaret veya Jullie ablanın aşırı ilgisine maruz kalınacak. Bu kişi halen siyah çerçeveli gözlük takan, kareli ceket giyen, dar omuzlu mühendiz Alfred de olabilir. Eski günler hatırlanacak, buluşma boyunca köşe bucak kaçmaya çalışılacak. Ne var ki kahramanımız sonunda eski platoniğinin yardımıyla olayı çözecek. Yaa böyle ibiş gibi kalırsın işte, ne varsa ezik sandıklarınızda var!

5 – Bizden Biri / Officer (Agent) Is Down
Polisiye dizilerde “bizden birinin” ölümü veya komaya girişi, ideal bir sezon finalidir. Başrolse birkaç bölüm komada geçirir, figüransa ondan hayır çıkmaz anacım. Olay anında vurulan sade vatandaşsa orada bırakılır ve takibe başlanır. Ama “officer (agent) is down” anonsunu duyduysanız hemen yoldan bir araba çevrilir ve o memur hastaneye yetiştirilir. Sonraki sezonlarda kendisine ihtiyacımız olduğundan, yoksa tabikiside herkes eşittir.

Komaya giren başrol bir süre sonra çıkar, hafıza kaybı olabilir. Mac Taylor gibi 0-6 yaşa geri dönüp renkleri sayıları baştan öğrenebilir. Seeley Booth gibi komanın ertesi günü kötü adam kovalamaya da kalkışabilir. Eğer officer temelli gittiyse, ölen arkadaşları için tüm ekip hatta bazen tüm şehir törene katılır. O dakikalarda katili aramaya ara verilir. Çünkü o tetiği kim çektiyse cop-killer olarak bedelini zaten fena biçimde ödeyecektir (bize ha, hem de Mesut komserime ha?!?) Yabancı polisiyelerde ana kadrodan bir veya iki kişi sadece bir kez vurulurken, Arka Sokaklar‘da tüm karakol kadrosunun en az bir kez komaya girmişliği vardır.


6 – Eski Dostun Başı Dertte (My bro is your bro)
Yabancı dizi karakol ekibi CIA, donanma, özel tim gibi yerlerden gelen isimlerden oluşur. Bizdeki gibi iktisat okuyup polis olmuyorlar mirim. Ekipten birinin eski arkadaşlarından birinin başı derde girer. Komşuluk ve arkadaşlık ilişkilerinin zayıflığından yakınılan Amerikan kültüründe, asker arkadaşlığı bizdeki kadar köklü ve sağlamdır. On yıl sonra karşılaştıklarında eski günlerin hatırına çiğ tavuk bile yerler, çünkü çoğunlukla mağdur olan bir zamanlar öbürsünün hayatını kurtarmıştır da ya Afganistan’dan ya Kahire’den borçludur ona.


Mağdur eski kanka yoldan çıkmış ve suça bulaşmış olabilir. Kimi zaman da “kurum içinde yozlaşma” tespit etmiştir de tek güvendiği adam kahramanımız olduğundan yardım istemektedir. Özellikle Amerikan polisiyesinde kanun ve düzen sık sık kendi biletini keser, geçmişle hesaplaşma önemli bir kurgudur. Arka Sokaklar’da Rıza Baba’nın eski dostlarının ya kızları kaçırılır ya da uyuşturucu gibi kötü alışkanlıklara bulaşır. Mesut komserimin kankasının başına bir şey gelmişse kesin siyasili örgütlü bir meseledir.

7 – Katil Oldum Rıza Baba!
Polisiyelerin vazgeçilmez kurgularından biri de kadrodaki polislerin doğrudan cinayet zanlısı olduğu bölümlerdir. Rıza Baba ilkelerinden asla ödün vermez, tüm kurallara uyar ve elini kana bulamış(!) polis arkadaşını adalete teslim eder (ama geçici bir süre tabii). Sonra bu olayın altından kalkmanın yollarını arar. Arka Sokaklar’da kadrodan birinin katil olması düşünülemez zaten, hep o mafyatiklerin kurduğu tuzaklardır onlar. Ankara’ya trip atar, ekipten birileri ortalığı bulandırır, isyankârı oynar falan. Arada Mesut komiser trafiğe sürülür, Hüsnü’nün Safranbolu’ya tayini çıkar. Elin polisiyesi bunlarla vakit öldürmez. Doğrudan olayı çözer.

Mesut komser yine birinin yoluna taş koydu

8 – Undercover: Rezillik mi Cesaret mi?
Her polisiye dizide ekip, bir kez undercover (gizli) göreve gider. Başroldeki kadınla erkeğin sevgili olduğu, hiç istemedikleri rollere girdikleri, genelde kahkahası bol bölümlerdir. Kadın polislerin fahişe, kulüpte dansçı, uyuşturucu baronunun sevgilisi gibi tebdil-i rollere büründüğü bölümde, erkek polislere uyuşturucu, kadın ve silah satıcısı ile şirket bilgi işlem görevlisi gibi roller düşer. Bu bölümlerde anlarız ki Amerikan karakoluna eleman seçerken sadece orduya bakılmaz, Broadway’den ödüllük performans da kriterler arasındadır. Baştan sona gizli görevden oluşan efsane diziler de (90’ların Miami Vice’ı) vardır. Bu undercover görev meselesi riskli iştir. Bir bölümden daha uzun sürerse, paranın su gibi aktığı Miami gibi bir şehirde giderek zengin menejer rolüne alışan Don Johnson (Sunny) misali yoldan çıkmak ve sonra kovboy veya amiral rolünde kabul görmek çok zor olur.


Öte yandan kimse sormaz; sen nüfusu birkaç milyon (İstanbul’un yarısı kadar) olan bir şehirde görevdesin. Zaten bunca sezon kimbilir kaç yüz tane kötü adamın peşinden koştun, soruşturma için dükkanlara, ofislere ve evlere girip çıktın. Mahallelerde volta attın. Şimdi hangi cesaret gizli görevde başkası gibi rol keseceksin? Hani diyorum ki bir kez bile bir tanıyan çıkmaz mı bu arkadaşları yahu? Kimse “Aga ben bunu tanıyorum ya, bizim köşedeki karakolda polis bu?” demez mi?


9 – Eski Düşmanlar Bardak Olmaz / Nemesis
Her polisiye dizide ekibin veya kahramanımızın ezeli bir düşmanı vardır. Bu düşman sezonlar boyu ara ara ortaya çıkacak, birbirinden özgün onlarca konu arasından başını uzatarak senaryoya renk katacaktır. Sherlock Holmes’ün J.Moriarty’si, Kate Beckett ve Richard Castle’ın 3XK’i kimbilir kaç bölüm delirtti bu insanları delirtti! Ezeli düşmanların ortak özellikleri zeki ve dokuz canlı olmalarıdır.

Arka Sokaklar’da ise tüm kadronun ezeli birer düşmanı vardır ve dizinin bölüm sayısını dört basamağa çıkarma kapasitesinin gücü burada yatmaktadır. Her konu her oyuncu için bir defa çekilse, yabancı polisiye örneklerini altıya-yediye katlar tabii. Yerli polisiyemizin ezeli düşmanları o kadar zeki değildir ama kaynakları vardır. Mesela RIza Baba ve ekibi teknik bir bilgiye Aylin olmadan ulaşamazken, ezeli düşmanların en beceriksiz adamı bile her bilgiyi anında bulabilmektedir. “Bizden biri” başlıklı kurgu işleme konulacağı zaman, eski düşman hikâyesiyle örtüşecek şekilde kullanılarak dadından yinmez hale getirilir.


10 – Onlarsız Olmaz: Bir Noel İki Bayram Üç Nikah
Yerli ve yabancı polisiyelerde sürekliliği sağlayan bazı konu başlıklarının mutlaka işlenmesi gerekir. Her polisiye dizide, ekip içinde ilişki, ekipten birinin emekli olması veya bölüm/şehir değiştirmesi (bizde ancak tayinle oluyor anacım), ekip üyelerinin evlenmesi/boşanması, çocuğunun doğması, çocuğun bebekliğinden alınıp finalde üniversiteden mezun edilmesi gibi sabit kurgular da kesinlikle işin tuzu biberidir. The Closer izleyicileri Brenda Lee’nin ayrılığının veya Elementary izleyicileri Watson ile Mycroft’un ne zaman öpüşeceğinin telaşına düşmesin mi? (Güncel dizilerden veya sezonlarından örnek vermememin sebebi spoiler belasıdır).

Bunun yanında önemli günler ve haftalar atlanmamalı, hitap edilen kitlenin hassas olduğu konularda kutlama, anma ve kamu spotu görevi gören girdiler unutulmamalıdır. Arka Sokaklar nasıl ki her sezonda iki bayramı kutluyorsa, yabancı dizilerde de her Şükran Günü, Noel ve önemli olaylarla ilişkili bir bölüm yapılır (seçim günü, büyük bir felaket, ülkeyi etkileyen bir başka mesele ve benzeri). CSI:NY 11 Eylül olaylarını, NCIS: New Orleans Katrina Kasırgası’nı, bütün polisiyeler karakoldaki Noel kutlamasını es geçmemişlerdir.

30 Aralık 2018 Pazar

Uyarlanamaz Diziler Hangileri (Ortak Yazı)

31 Ağustos 2018 tarihinde Birdizihaber sitesinde yayınlanmıştır.
https://www.birdizihaber.com/2018/08/bir-dizi-turkiyeye-nasil-uyarlanamaz/

Ülkemize uyarlanabilecek dizilerle ilgili yazımı hazırlarken önerilerini almak için yazarlarımızdan Arzu Kayhan’la konuşmuştum. Takip ettiği dizilerin hiçbirinin ülkemize uyarlanamayacağını söyleyince bununla ilgili olarak bir yazı hazırlama fikri çok cazip geldi. Hangi yabancı diziler, neden ülkemize uyarlanamaz? Arzu da beni kırmayınca ortaya bu eğlenceli sohbet çıktı. Hadi başlayalım;

Utku: Merhaba Arzu, öncelikle zaman ayırdığın için sana çok teşekkür ederim. Asıl konumuza geçmeden önce bir konuda fikrini almak istiyorum. Yaklaşık yirmi yıldır yerli dizilere karşı hızla artan bir ilgisizliğim var. Bunun için birçok faktör sayabilirim ama senaryo benim için bunların başında geliyor. Şöyle bize hitap eden, içten ve yaratıcı bir diziyle uzun zamandır karşılaşmadım. Mesela 1998-2001 yılları arasında ATV’de yayınlanan İkinci Bahar, yine 2000-2003 arasında TRT’de yayınlanan Yedi Numara, konusu bakımından bende apayrı bir yere sahiptir. Bana göre o kadar bizden dizilerdir ki ülkemizdeki sosyal ve kültürel farklılıklara rağmen bir arada mutlu olmayı çok iyi anlatmayı başarıyorlardı. Peki sen de böyle iz bırakan, bize özgü yapımlar var mı? Varsa nedenlerini de alabilir miyim?

Arzu: Merhaba Utku. Yerli diziler ve uyarlama meselesi ilgimi çok çeken bir başlık. Biraz da yazma eyleminin gereği çokça dizi izleyen biriyim. Benim için de senaryo önemli bir faktör ve izlediğim yerli dizilerin oranının yabancıya göre her zaman düşük kalmasının nedeni temelde bu. Gerçi 90’larda senaryoyu bu kadar merkeze almıyordum ama senaryosu iyi değilse zaten o dizi genelde tutmuyordu. Bunda, yeni bin yılla birlikte dizi sektörünün tüketime bağımlı hale gelmesinin de payı var. 90’larda diziler, senaryolarına göre yayında kalabiliyordu. Şimdi çok sudan sebeplerle (arzu edilen reklamı toplayamadı diye) yayından kalkabiliyor. Türkiye’den özgün senaryo çıkmıyor mu? Elbette çıkıyor. 90’lardan aklımda kalan ve “bizden” denebilecek diziler Bizimkiler ve Perihan Abla’yla başlıyor. Sonra Kara Melek, Sıcak Saatler, Sıdıka var. Son saydıklarımın fazla halktan öğeler taşımadıkları söylenebilir. Ancak işledikleri konular tamamen içimizden çıkmadır. Kitlesi farklıdır belki. Daha sonra polisiye-suç ve dönem dizilerine yönelmeye başladım. Çemberimde Gül Oya ve Ezel bu anlamdaki unutulmaz dizilerimdir. Ezel’le birlikte, senaryo hassasiyetim arttı, çünkü bana göre Ezel, senaryonun bir matematiği olduğunu gösteren en başarılı örneklerden biridir ve bu açıdan Batı’daki örneklerine çok yakındır. Uyarlamada ise Türkan Şoray ve Haluk Bilginer ile unutulmaz Tatlı Hayat dizisi The Jeffersons’un çok başarılı bir uyarlamasıdır. Kültürel farklılıklar senaryoda iyi uyarlanmış ve “böyle şeyler bizde olmaz ki” dedirtmemiştir. İkinci örnek Monk’un uyarlaması Galip Derviş’tir. Buradaki yerelleştirmede de çok emek verildiği belli. Bu konudaki tartışmalarda, son zamanlarda Güney Kore dizilerinden yapılan uyarlamaların kültürel benzerlikler nedeniyle başarılı olduğunu söylüyorlar. Kiralık Aşk, Seviyor Sevmiyor, Yüksek Sosyete bu gruptalar. Ben katılmıyorum. Kiralık Aşk’ın “başarısının” iyi bir uyarlama olmasıyla değil, reklam/tanıtım ve popüler kültür dinamiğiyle ilgisi var çünkü. Bunun tersi, İçerde örneğidir. Kurgusuyla ve akışıyla, yani senaryosuyla başarılı bir film-uyarlamasıdır.

Utku: Gelelim yazımızın konusuna. Önceki yazımda ülkemize uyarlanabileceğini düşündüğüm dizileri ele almıştım. Yazıda belirttiğim gibi bence yabancı bir dizi uyarlanacaksa ona çok büyük dokunuşlar yapılmamalı. Örneğin büyük bir diziyi seçip o dizinin konusunu, karakterlerini çok farklı bir şekilde yansıtmak zorunda olduğunuzu düşünüyorsanız bence o uyarlama hiç yapılmamalı. Bu kadar büyük değişiklikler, yapılan işi uyarlama olmaktan çıkarır ve siz sadece reklam amaçlı bir şeyler ortaya koyarsınız. Bana göre onun da ömrü fazla olmaz, olsa da gereken etkiyi uyandıramaz. Bu konuda bana katılıyor musun yoksa ben mi uyarlamayı çok yanlış anlamışım?

Arzu: Pek katılmıyorum, çünkü eğer yabancı dizi uyarlamasında en önemli kriter, dizinin belkemiği olan senaryonun ve karakterlerin fazla değişikliğe uğramaması ise bunun en temel handikapını yenmek mümkün olmazdı. Spoiler etkisi. Daha ilk bölümde finali görmek; aslını izleyince yerlisinde olacakları zaten bilmek. Bu, bütün merakı ve heyecanı öldürmez mi? belki aynı şeyden bahsetmiyoruz. Ben, uyarlamada senaryoya ve karakterlere sadık kalmanın tahmin ettiğimiz kadar kolay olmadığını düşünüyorum. Şart da değil. Bana göre iyi bir uyarlama, konuya (yani yazanın meramına) ve karakterlerin yarattığı etkiye sadık kalmakla mümkün. Ayrıca uyarlanacak dizinin yapısı da bunda etkili. American Crime Story Türkiye’ye uyarlansa sabit kalan tek özelliği, ele alacağımız cinayet dosyasının kurgu-belgesel olarak işlenmesidir. Yani konunun/senaryonun amacı. Geri kalan her şey, tamamen bize özgü ele alınmalı. Haksız mıyım?

Böyle bakınca, büyük değişiklikler yapılabilir ama neresine dokunacaklarını iyi bilmeleri gerekiyor. Hatta uyarlamada spoiler etkisini ortadan kaldırmak için değişiklik (ya da şaşırtma) şart. ACS özelinde uyarlamanın bizdeki fikir özgürlüğü, hukuk, toplumsal yapı ve daha birçok gerekçeyle mümkün olmadığını düşünüyorum. Ama asıl gerekçem, senarist/yazarların ve yönetmenlerin uyarlama mantığını pek çözememiş olması. Örneğin Seviyor Sevmiyor dizisi başladığında, hepimiz olacakları biliyorduk. Hatta dizi ekibinden tanıdıklarımıza “yeni bölümde şu olacak değil mi, biliyoruz da konuşuyoruz!” şakası yapıyorduk. Tersinden, ne yazık ki kaş yaparken göz çıkaran Tehlikeli Karımdizisi Gone Girl romanını/filmini uyarlamaya kalktı ama büyük değişiklikleri çok yanlış yerlerde yaptı.

Bir başka örnekte, Türk Malı dizisi efsane Married with Children dizisini uyarladı ve başta birkaç detay hariç, konu ve karakterlere, çatışmalara ve örnek olaylara kadar aynıydı. Önceki dönemlerde de Amerikan durum komedisi uyarlamaları çokça denendi. Sorun ortaktı. Korumaları gereken şeyle değişmesi gerekenin doğru seçilememesi sorunu vardı. Diziden uyarlama deyince aklıma House of Cards gelir hemen. Bizim süper bir Amerikan dizisi diye izlediğimiz HoC, aslında bir İngiliz yapımıdır ve konu en başında o kadar güzel temellenmiş (amacı doğru koymuş ortaya), uyarlaması o kadar tasarlanmış ki boynuz kulağı geçti desek yeridir.

Bu yüzden, uyarlamalarda büyük değişikliklerle kastımızı doğru tanımlamak lazım. Örneğin, roman uyarlamalarında bazen romanda çok az yeri olan bir karaktere daha geniş yer vererek, bazen romanın içindeki bazı detayları hiç kullanmayarak ya da belki görsel olarak kullanması uygun olmayabileceği için (Sacred Games geldi aklına değil mi?), büyük değişiklik yapıp yine de romanın doğru ve güçlü bir uyarlamasını sunmak mümkün olabiliyor. Aynı mantıkla, bir diziyi kendi ülkende uyarlamaya kalktığında, bazı önemli detayları ya da karakterleri değiştirebilir, yine de dizinin özüne sadık kalarak uyarlama yapabilirsin. Burada “öz” yani amaca sadık olmak ve karakterlerle inşa edilen çatıdan sapmamak esas bence.

Utku: Şu sıralar yerli dizi dünyasına hiç hakim değilim. En son izlemeyi bıraktığımda büyük bir senaryo kıtlığı baş göstermeye başlamıştı. Şuan onun daha da ileri boyutlara ulaştığını tahmin ediyorum. Kişisel düşüncem uyarlamanın yerli dizi dünyamız için iyi bir alternatif olacağı yönünde. Bunun paralelinde şunu sormak istiyorum, Eylül ayında yayınlanacağı söylenen, Türkiye’nin ilk vampir dizisi “Yaşamayanlar”ın kendisi uyarlama olmasa da türü bakımından bizden olmayan ve bence bizim için pek uygun olmayan bir yapım. Bir mitolojik varlığın ve aynı zamanda büyük bir kültürel farklılığının ürünü olan yapımın bizde tutmayacağını düşünüyorum belki yanılıyorum. Bu konuda sen ne düşünüyorsun?

Arzu: Örneğin tekstilde tasarımın sonu geldi, artık daha ne üretsinler, diye bir yorum yapamayız. Çünkü yaratım zaten bu demek ve tekstil sırtını moda kavramına dayamış durumda, sonu yok yani. Yeniden, bambaşka bakış açılarıyla, belki aynı konuyu işleyip yeni bir elbise sunmak mümkün. Dizi dünyasında bir tür “Amerika’yı yeniden mi keşfedeceğiz” boşvermişliğine tutulmuş veya her sektörde görülen “tutan işin peşinden koşma” gafletine düşmüş işler görüyoruz. Yani diyor ki zengin/yoksul kız/erkek çatışması var zaten, neden başka bir açı yakalama arayışına gireyim! Aynılık sorunu müzikte de var. Eskiden sevilen aranjman meselesi artık “yaratıcı olamamış, çalmış” gibi algılanıyor.

Dizi ve film popüler kültür açısından farklı kitlelere hitap eder. Filmin “müşterisi” doğrudan izleyicidir. Sinema salonuna gelirse, o bileti alırsa film “iş yapar.” Zaten oraya geliyorsa beklentileri bellidir. Konuyu, tarzı biliyor ve bunu izlemek istiyordur. Dizinin “müşterisi” ise aslında televizyon yayın şirketleridir. Dizinin izlenebilirliği, senaryosundan önce yayınlandığı kanalın izlenme/tercih oranlarıyla da ilgilidir. Ayrıca dizinin diyelim senaryosuyla, önce yaygın izleyici kitlesine türlü çeşitli ürünleri satan kanalı etkilemesi, “satar bu” dedirtmesi gerekir.

Çocuklar Duymasın ilk olarak TGRT’de yayınlanmaya başlamıştı ve daha mütevazı bir aile dizisiydi. Kitle büyüdükçe kanal değiştirdi. Senaryo ve mesaj da günden güne değişti. Bugün birçok dizi, popülerliği arttıkça, yani doğrudan getirisi üzerinden, kanal değiştiriyor. Bunun sonucu olarak, bazı diziler de sadece online platformlarda yayın yapıyor, çünkü kitlesi dar ve tüm kitleye hitap eden televizyonda “karşılığı” baştan düşük oluyor.

Bu ayrımı akılda tutarak bakarsak, verdiğin örnekte vampir dizisi televizyon kanallarında yayınlansaydı kesinlikle tutmayacağını söyleyebilirdik. Online platformda bu konuyu ilginç bulan kitle ile Türkiye’de vampir meselesine tarihsel boyutundan bakanların ilgisini çekebilir. Tabii dizi vampirliğin popüler ve klişe örneklerini mi sunacak, izlerken düşündürecek mi bu da önemli. Sanılanın aksine, bu topraklarda çok eski bir olgu vampirlik. Tabii genel kitlenin kültür ve bilgi açısından dağılımı eşit olmadığından, vampir dizilerinin ulusal kanallarda yer bulamaması çok normal. Cin temalı film çeken bir yönetmen de cinli büyülü filmlerin tutacağını ama vampirli çalışmaların tutmayacağını söylemişti. Bu bir yanılgı diye düşünüyorum. Oldukça “bizden” ve modern bir konuyu işlese de Şahsiyet de ulusal kanallarda “iş yapmaz.”

Utku: Hemen burada şunu sormak istiyorum, -muhtemelen aynı cevabı vereceğimiz için herhangi bir yorumda bulunmayacağım- sence uyarlaması mümkün olmayan ya da uyarlanmasının çok zor olduğunu düşündüğün türler neler?

Arzu: Bilim kurgu ve fantastik türleri uyarlaması mümkün olmayan veya uyarlansa inandırıcı olmayacak alanlar. Biz ancak belki komedisini yapabiliriz. Zamanında Uzaylı Zekiye çok izlenen Kyle XY tadında bir diziydi. Eğer uyarlama meselesine derinlikli bakmazlarsa en kolay türlerden biri olan polisiyede bile çok başarısız olunabilir. Tipik bir CSI: İstanbul olabilecek dizi Arka Sokaklar, üstelik bu kadar uzun sürmesine rağmen, sırf o kamera hareketi ve “öğreten-adam” replikleri yüzünden bence başarısız bir girişimdir. Tarzı farklı olmakla birlikte CSI serisinin uyarlaması ancak Kanıt dizisi olabilirdi.

Utku: Ben de fazla düşünmeden bu iki türü seçerdim. Peki bunların uyarlanma ihtimalinin düşük olması belki de hiç olmaması sence neden kaynaklanıyor? Sadece toplumsal bakış açımız veya kültürel farklılıklarımız mı yoksa bütçe, kadro kalitesi gibi nedenleri de düşünmek gerekir mi?

Arzu: Elbette salt kültürel ve toplumsal farklılıklar, bizde bu hikâyelerin olmaması değil konu. X Filesgibi bir diziyi, sadece uzaylı meselesiyle ilgili bir geçmişimiz olmadığından çekemiyor değiliz bence. Kurgu denilen şey hiç yaşanmamış veya yaşanması mümkün olmayan bir şeyi bile yaşanabilir gösterme sanatı. Acaba bu gerçek mi? Diyelim gerçek değil ama yaşansa nasıl olurdu? O şüpheyi yaratabilme meselesi. Bak bir örnek vereyim, 1987 yapımı Kavanozdaki Adam dizisi (başrolde Ahmet Mekin oynamıştı) bizdeki ilk esaslı bilim-kurgu dizilerinden biridir. İnşaat işçisi bir adamın beyni, heykeltraş bir adama nakledilir (spoiler vermeyeyim izlesin okurlarımız bence). Dizi büyük ilgiyle izlenmişti. Daha Criminal’in (Kevin Costner) çekilmesine 30 yıl vardı. O dönem Batı’da da 6 Milyon Dolarlık Adam ve Atlantisten Gelen Adam gibi döneminin ilerisinde diziler çekilmişti. Peki, şimdi neden olmuyor ya da neden uyarlama deyince bu tür dizileri uyarlamamız mümkün olmuyor?

Bunu nasıl kurguladığınıza ve kaygılarınıza da bağlı. Bütçe bir nedense kaliteli oyunculuk ikinci neden, bu doğru. Ama kadro kalitesi dediğimiz şey yönetmen ve yapımcının ve sonra senaristin kaygısından kaynaklı olarak düşüyor. Çünkü popüler olanı oynatmak ve bunun magazininden para kazanmak hedefi var öncelikle. Yoksa diziyi “satamıyor.” Sonra bizde bütçe de ciddi mesele. Sponsorlukların cılkı çıkarılmış durumda. Parayı veren taraf kendi tanıtımını merkeze yerleştirmek istiyor. Ekip bağımsız hareket edemiyor. Otuz yıl önce bu örneklerin olabilmesi bu nedenle mümkündü.

Soru biraz da şöyle sorulmalı belki: Bundan otuz-kırk yıl önce bir toplumda başka bir gezegenden gelen ve insana benzeyen bir canlının bu maceraları yaşayabileceğine inanıyorlar da (Superman) neden bizim toplumumuz benzer bir doğaüstü olayı kabullenmiyor? Dönem farkı bir etken. 80’ler kuşağının inandığına yeni binyıl insanı inanmıyor diyebiliriz. Ama işin aslı Cem Yılmaz’ın David Copperfield esprisindeki gibi. Biz, özünde böyle bir toplumuz. Bir şifacının kağıda yazacağı bilmediğimiz dildeki bazı sözlerin bizi koruyacağına veya mesela sevenleri ayıracağına inanıyoruz, yıldırım düşünce doğaüstü yeteneklere kavuşan bir insanın var olabileceğine inanmıyoruz. Son onyıllarda aydınlanıp ilerledik desek de gerçekte geriledik. Zamanında Kavanozdaki Adam dizisine inanabilen toplumun bugün Yaşamayanlar için baştan ön yargı geliştirmiş olmasını (birçok yerde bu konuşuluyor) buna bağlıyorum ben. Buradaki zıtlığı çözersek bizim de bilim kurgu ve fantastik ya da doğaüstü konularda dizilerimiz olabilir ya da uyarlamalarımız gülünç girişimler olmaktan çıkabilir.


Utku: Son zamanlarda haberini duymuştum ama netlik kazanmadı diye biliyorum, Supernaturalülkemize uyarlanacaktı diye. Bence ülkemize uyarlanabilecek en son dizi Supernatural. Ayrıca Netflix’in Türkiye’de yapacağı, son zamanların en popüler türlerinden biri olan süper kahraman dizisine de fazlasıyla şüpheyle yaklaşıyorum. Biliyorum muhtemelen çok sayıda vardır ama bana son zamanlarda izlediğin ve asla uyarlanmamalı dediğin üç dizi söyleyebilir misin?

Arzu: Kadir Doğulu ve Kerem Bursin’i başrole yazdıkları Doğaüstü dizisi… cümleyi burada kesiyorum çünkü konu da böyle 2015’te ortaya konduğu gibi rafa kalkmış. Kült bir diziden uyarlama yapacaksın, ilk düşündüğün başrol oyuncuları oluyor. Neye göre, nasıl uyarlanacağı değil mesele yani. Supernatural’i uyarlayıp da yetişkin kitleye izletebilmek için yerli dizilerde düştükleri bir tuzağa düşmeleri gerekiyor: dönemin popüler isimlerini (oyuncu olsun olmasın) kullanmak, bol miktarda magazin haberiyle desteklemek.

Daha önce, hatırlarsın Sihirli Annem, Acemi Cadı, Selena ve Sana Bir Sır Vereceğim (diğerlerinden farklı benim için) bu alana giren dizilerdi. Tabii çocuk izleyiciler tarafından izlendiler. Yetişkine hitap etmesi için şimdilerde kurgu kalitesi değil, oyuncu popülerliği para ediyor, bu da hiçbir dizide tutarlılığı/reytingi garantilemez.

Yabancı dizilerden kesinlikle uyarlanmaması gereken kahraman dizileri elbette Superman ve Batman gibi merkezde doğaüstü güçleri ya da benzeri özellikleri olan örnekler, Altered Carbon ya da Travellers da uyarlanmamalı. Zaten daha ismini duyduklarında onlar da “yok canım daha neler” diyecektir eminim.

Öte yandan bu iki zorlu alan dışında House of Cards, Madam Secretary, Designated Survivor gibi içinde siyasi eleştiri barındıran dizilerin uyarlanması da, trajikomik bir yanıt olacak ama, teklif bile edilemez. Son olarak romantik komedi veya durum komedisi dizilerinden, Friends, How I Met Your Mother, Big Bang Theory gibi kült dizileri de, eğer toplumumuzdaki güncel yapıyı iyi analiz ederek uyarlamayacaklarsa, sırf yapmış olmak için yapmamaları gerekir.

19 Ekim 2018 Cuma

2019’da Diziseverlere Çok Kazandıracak Meslekler

Yazı ilk olarak BİRDİZİHABER sitesindeki sayfada yayınlanmıştır.
Dünyanın birbiriyle duman-telgraf-kablolu telefonla haberleştiği yıllar boyunca, başkalarının hayatlarını izlemenin karşılığı olan medya, görece daha elle tutulur, gözle görülür bir şeydi. Sevdiğimiz bir dizi oyuncusu ile ilgili haberi defalarca okur, onlara mektupla ya da dizinin çekildiği mekâna giderek uzaktan da olsa seslenip ulaşabilirdik. Diziseverlik bambaşka bir şeydi. Derken internet geldi…
Gerçi internet geleli çok oldu da sosyal medya patlaması yaşanana kadar neye bulaştığımızı fark etmemiştik. Sosyal medya, ünlüyü ünsüzü birbirine eşitledi. Başkalarının hayatını izlemekten o hayatlara müdahale eder, yönetir hale hızla geçtik. Şimdi hangi dizi oyuncusu hangi pazardan alışveriş yapar, biliyoruz. Ne yazık ki “ben de X’in aldığı portakallardan seçtim” diyerek mutlu olmuyoruz. Hangi portakalı alacağını bize sorsun istiyoruz.
İzlemek sizi starlaştırmaz. Oradan para da kazanılmaz. Ama örneğin, Twitter’da bir dizi oyuncusuna laf çakmanın ya da “beni dinle….” diye başlayan yoruma oyuncudan gelen “size mi sorcam” yanıtının tadını başka hiçbir şeyden alamazsınız. Şu yaşınıza kadar keşfedilip bir diziye başrol olamadınızsa da aşağıdaki tipoloji formatlarından oluşan liste yardımıyla Dizisever Genel Başkan Yardımcılığına aday olabilirsiniz. Biraz çalışırsanız yeni yılda bu işte iyi para var diyorlar. Bakınız, sosyal medyada video çekerek primetime dizisine başrolümsü rol kapan bu kaçıncı fenomen!

Manevi Menajer

Dizi oyuncusunun planlanmış her etkinliği sosyal medyasında ve web sayfasında yer alır. Henüz onun bile aklına gelmemiş, “olsa ne güzel olur” türü etkinliklerden, dün gece görmüş olabileceği rüyaya kadar gizem barındıran her detayına ulaşırsınız. Ünlünün genetik dizilimine sahip tek takipçi tipidir. Şu cümle kalıplarını ezberleyin: “Gülsena bu yıl çok yoruldu, sonbahardan önce başka filmde oynamayı düşünmüyor”, “Bitemnaz dizideki rolüne çalışmak için kısa bir inzivaya çekilecek”, “Hulkican eski sevgilisi Neşetuzu’nun sevdiği renk olduğu için kırmızıyı gardrobundan kaldırdı.” Sonra da birkaç dizi oyuncusunun sosyal medyasına abone olup tüm hayat hikayesini DNA’sına kadar inceleyin.
Açacağınız sosyal medya hesabının adının ünlüadıFAN ya da ünlüadııı (son hafi çoğaltarak) olmasına dikkat edin. Arada o ünlü diye size beğeni atacak takipçiler için oyuncunun binbir açıdan çekilmiş dizi ve katalog pozlarını bilgisayarınızda yedekleyin. Bir süre takipçi kastıktan sonra hesabınızda reklamlı içerik, üçüncü kalite ayakkabı/makyaj malzemesi çekiliş ve satışı paylaşmaya başlayabilirsiniz. En favori paylaşım formatı “Sena’nın son bölümdeki tulumunu almak için tıklayın”dır. Sırf manevi menajeri oldunuz diye dizi oyuncusu size iş verecek değildi ya, neden açtınız sanıyorsunuz bu hesabı? Genel Başkan Yardımcılığı öyle kolay değil anacım, kaç ayın emeği var bu hesapta!

Kraldan Çok Kralcı

Öğrenmeniz gereken cümle kalıpları şöyle: “Çok biliyordunuz da siz çıkıp oynayaydınız”, “avzını topla, Dinlennaz gerçek sarışındır, hem gerçek sarışınnık ne kadar zor biliyonuzmu siz?”, “O Tukur’un Bülo’su, yıkılamaz, hem kızı Hunnap için ayakta durmak zorunda. Güneşin baltıkla sıvançlanmadığını yakında görceksiniz” türünden atarlı cümleler bu tipolojinin mottosudur. Sabah uyanır ünlü savunuculuğu, gece yatağa uzanır ünlü pohpohçuluğu. Kimse onun oyuncusuna avzını açamaz! Yırtar valla… Eğer cazgırlık en sevdiğinizse buradan yürüyün. Kraldan çok kralcı olup sosyal medyadan meslek edinen birkaç kişi gördü bu bünye. Size de revadır.
Bu yolda, dizi oyuncusuna laf atmaktansa size sataşacak birçok kendini bilmez çıkacak karşınıza. Dikkatli olun, bir kralcının en önemli silahı atarlarıdır. Bodurculuk yapın, internette ne kadar anonim(!) söz varsa indirin belleğe. Güneşin balçıkla sıvanmadığını herkes bilir de “eleştirmenlerin sözlerine aldırmayın, şimdiye kadar hiçbirinin heykeli dikilmemiştir” lafının size ait olmadığını bilecek entelektüellik seviyesine henüz ulaşılmadı. Hem “eleştirenleri ne takıcam, hiçbirinin heykeli dikilmedi kaarşim” derseniz teliften de yırtarsınız. Beni dinleyin…

Doğrucu Davud

Ağbi bakıyorum sportifsin de o baklavalar biraz fazla olmamış mı, bünyeye zarar??“, “siz gönlümüzün sultanısınız, keşke dudağınıza botoks yaptırmasaydınız” gibisinden nazik nazik kaktırmak bu tipin sloganı gibidir, zaman geçtikçe bunların âlâsını bulacağınızdan emin olun. Şunu unutmayın; O dizi oyuncusunu ve performansını en fazla siz takdir ediyorsunuzdur, o da kendini ve haddini bilmelidir.
Bu tipin ebeveyn modelleri, “beni dinleyin, emzik vermeyin, sırtını da az kalın giydirin, mart kapıdan baktırır, demedi demeyin” gibi önerilerle ünlü annelere nöbetçi hemşirelik yaparlar. Dizisever Genel Başkan Yardımcılığı olmazsa Nöbetçi Ebeveyncilik Anabilim Dalı Başkanlığına da oynayabilirsiniz. Bu arada bu “beni dinle” ile başlayan cümleler karşı tarafa dediğini yaptırıyormuş, öyle duydum. Atın belleğe…

Doğuştan Yıldız

Tanıdığı dizi oyuncuları olmasıyla övünür. Eğer ünlüyse yönetmen veya senarist de olabilir. Arada bir tanıdığından gala bileti koparırsa, birkaç oyuncuyu çekiştirerek çektiği selfielerle arkadaşlarına fark atar. Eğer çevrenizde sanat ekibinden, rejiden, kostümden, görüntü yönetmeni üçüncü asistanının asistanlığından gelme birileri varsa hemen eteğine yabışın. Bu tip genelde dizi oyuncusuyla aynı yerden(!) alışveriş yapar, aynı makyaj malzemelerini veya spor ürünlerini kullanır. Tabii bunları ünlü Instagram’ındaki web adreslerinden indirimde aldığını söylemez. Aralarında sanki cosplayyapıyormuş gibi dizideki karakterin tıpkısının aynısı giyinenleri de vardır.
Tüm dizi çekim setlerini ezbere bilir, gördüğü sahneden çekimin kaç tekrarlı olabileceğini tahmin edebilme yeteneğine sahiptir. Birkaç odişına (audition=seçme) da katılmıştır ha! Olur da bir dizide birkaç saniyelik figüran rolü kapmışsa, çekim günü setten 128 fotoğraf paylaşarak varlığını yedi düvele ilan eder. Hele mahallesinde, apartmanında, gittiği okulda falan dizi çekiliyorsa, onu kimse tutamaz. Eğer pudra, concealer ve IGfilter ile Kıvanç Tatlıtuğ veya Burcu Biricik’e benzetildiğiniz oluyorsa hiç durmayın, böyle bir tipoloji işinizi pek âlâ görür.

Başkanlık Herkese Nasip Olmaz

Dizisever Genel Başkan Yardımcılığı (GBY) yeni ve zor bir meslektir. Eskiden, üniversite sınavına girecek gençlere “bu yıl genetik mühendisliği moda, yok yok işletme değil psikoloji okuyun” gibi taktikler verilirdi. Hatta avukat olmak isteyene “ama bak üst üste koysan tavan yüksekliği kadar kitap okuyacaksın, emin misin?” diye göz korkuturlardı. Ben de biraz öyle yapıyor gibi oluyor olabilirim. Ne yapayım, söylemeyeyim de zorlanın mı?
Bakınız iş bunlara kadar varacak, emin misiniz?Önce okumanız, pardon izlemeniz gereken tonla dizi var. Haftada beş- altı desen, her biri 200 dakika kadar sürüyor. Sonra verilen emek (eski dizilerin tekrarları, ünlünün hayatıyla ilgili yapılacak GBT ve diğer istihbarat çalışmaları, DNA analizi, mekanlar arası gezintiler ve şu şan şöhretten pay kapma uğruna dökülen terler) az buz değil. İşi veya okulu bırakmanız gerekebilir. Ancak buradaki çabanız karşılığında çevrenin takdirini gören bir fenomene dönüşmeniz mümkün. Kimse Orkun Işıtmak’ın ve Danla Biliç’in mesleğini merak etmiyor mesela.

Oscarlık Dizisever Performansı Mümkün mü?

Tabii eğer başkanlığa oynayacaksanız en başta yapmanız gereken bir ayrım da söz konusu. Eğer yerli dizilerle yetinecekseniz, başkanlık yolu biraz zor, alabileceğiniz en yüksek ünvan influencer ve onun da çilesi çok, ne yalan söyleyeyim. Örneklerinden görebilirsiniz, bu çocuklarınkisi hayat değil vallahi. Baksana bir sosyal medya influencer’i en fazla Altın Kelebek’e aday olabiliyor. Bir influencer’ın da dediği gibi “Oscar değil yani!” Yine de Dizisever GBY için yorulmaya değer, dedim ya sosyal medyada video çekerek primetime dizisine başrolümsü rol kapan bu kaçıncı fenomen! Size de ekmek çıkar merak etmeyin.
Ama Dizisever Genel Başkanlığının yolu taşlıdır. Öncelikle yerliden uzak durun. Yani uzak dediysem, bilin ama izlemeyin. İlk aşamanız yabancı dil ve insomnia pratiği olacak. GBY’den başkanlığa geçecekseniz altyazısız dizi izleyebilmeniz ve günde 3 saat veya 20 dakikalık Einstein kestirmeleriyle gün geçirebilmeniz gerekir. Yoksa yabancı medyayı nasıl takip edeceksiniz? Ayrıca, Türkiye’deki bir ödül törenine, galaya gitmek, ünlü oyuncu peşinden set set gezmek hesaplı da işin ucunda MET Gala’ya katılabilmek ve sayısız ünlüyü bir defada yakın markaja alabilmek var, işte o sıkı bütçe gerektiriyor.
Dizisever Genel Başkanlığı kıdem ve liyakate de dayanır, hem ünvanları da çeşit çeşittir. Öyle iki adım attım zirveye oturdumculuk veya hamili sosyal medya hesağbı yakînîmdir olayı yoktur. Genel Başkanlıktan ve yardımcılığından önce Bilimkurgu Bilgisi Genel SekreterliğiTorrent Bilişim Hizmetleri KoordinatörlüğüCosplay Dekanlığı, hele bir de Columbia Pictures Set Ziyaret Amirliğivar ki aklın durur. Bu aşamaya gelebilen Dizisever Genel Başkan adayı yabancı dizi izleyicisi, zaten başkanlık için gün sayıyordur.
BAŞKANLIK GEÇER NOTU: Aranızda bunları ciddiye alıp Genel Başkanlığa oynayacak ve seçim sonuçlarını kurul merdivenlerinde sabahlamak suretiyle (kimse oy sandıklarını terk etmiycek ama!) hilesiz hurdasız alabilecek babayiğit varsa iki ricam olucekti. Artık başkansınız her yerde sözünüz geçer.
  1. Batı seviyesinde dizi istiyoruz, öyle Tango&Cash gibi geçen yüzyılın uyarlamaları kurtarmaz. Breaking Bad veya The Handmaid’s Tale’i uyarlasınlar novlur!
  2. Tabiykisi de yerli dizi yersiz uzun, bari 60 dakika olsun.
Hadi başkanım, şunca gaz verdim, ilk icraatınızdır ellerinizden öper!

Hayaller Paris, Hayatlar Öyle mi? | Yerli Dizilere Göre Biz

Her şey, altı bölüm polisiye dizisi izledikten sonra kendime “neden yabancı izleyince kendimde bir şeyleri değiştirmem gerektiği hissine ka...