efenim duyduk deyin duymadık demeyin çok bozuluyor yazar.
yılların emeği, 40 yıllık serüvenim YAD, 3 Ekim'de raflarda.
Konuyu seçmemde, o acayip kurguları birbirine bağlamamda süper katkıları olan Amerika serüvenime (ve içindeki tüm gerçek kişilere),
Tee ne zamanlar edebi yeteneklerini konuşturarak romanın tema oluşumuna katkı koyan editörlere ve edebiyat dünyasından arkadaşlarıma,
Türkiye'nin biricik polisiye yayınevi Labirent Yayınları'na,
Kahrımı çok çeken nazik insan yayın yönetmenim ve sevgili arkadaşım Hüseyin Çukur'a,
O muhteşem kapağın tasarımcısı Mazhar Bilgiç'e,
Editörüm Onur Koçyiğit, son okumaları yapıp kılı kırk yaran Yoldaş Özdemir ve sayfaları inci gibi dizen Eren Taymaz'a,
Yıllardır, sonra aylardır ve en son birkaç haftadır "hadiiii çıksın artık romanııın" diye başımın etini tatlı tatlı yiyerek heyecanımı tavana çıkartan tüm dost, akraba ve sevenlerime,
Bu blogu sessiz sedasız takip eden, arada selam gönderen, belki hiç tanımadığım, belki de hemen yanıbaşımdaki herkes hepiniz, tüm straz taşlı kitlem!
Ama en çok da;
Bana romanı yazdıran bu hayat serüveninin yaratıcısı anneeeem ve hiç tanıyamasam da oralarda bir yerlerde yıldız tozu babama,..
teşekkürlerimle...
seneye bu zamanlar, "vay be, ne günlerdi di mi..." heyecanıyla ikinci romanı okuyor olmak dileğiyle...
hepinizi acayip kucakladım straz taşlı kitlem!
İşbu şahsa özel algı geliştirme enstitüsü, siz dünyayı hiç yorulmadan anlayabilin diye kuruldu
27 Eylül 2016 Salı
15 Eylül 2016 Perşembe
gülümsemenizi çalmasınlar, çaldırmayın
Kulağımda bir bahar valsi eşliğinde evden çıktım. Apartmanın karşısında durup minibüs beklemeye başladım. Az ötemde beş altı yaşlarında bir oğlan çocuğu kaldırıma oturmuş, ellerini dizlerinde kavuşturup başını da üzerine koymuş, duruyordu. Üstündeki mont yırtık pırtık değildi ama çok eskiydi. Ayakkabıların içi çorapsız, ama düzgündü. Bir tuhaflık vardı, adını koyamıyordum. Pis değildi ama. Buraların çocuğu değildi, onu biliyordum sadece. Hava kış, donacak bir şey değil! Dedim ağlıyor mu acaba, birkaç adım attım. Hafif eğildim, “nooldu küçük?” diye sordum.
Kafasını kaldırdı, ağlamıyordu ama korku dolu gözlerle bakıyordu bana. Bilmediğim ve içinde bulunduğumuz siyasi konjonktürde Ortadoğulu olduğunu düşündüğüm bir dille sanırım “ben bir şey yapmadım, yok yok bir şey yok” demeye çalışıyordu. Gözlerindeki korku öyle diyordu ya da.
Normalde, bir adım geri çekilir, beden dilimi kullanarak “yok anam yok, ben bir şey demedim” diyerek paralize olur, ben de ürker, ne bileyim, vaz geçerim iletişim kurmaktan, belki. Bir gece önce, gülümsemenizi kaptırmayın diyen bir adama rastlamıştım sosyal medyada. Başka üç şeyi daha kaptırmayın diyordu ya, gülümseme kalmış aklımda. Yüzüme kocaman bir gülücük yerleştirip başladım konuşmaya, hafif eğilerek tiyatro atölyesinden hatırladığım kadarıyla ‘dramacılık’ oynamaya. Nasılsa beni anlamayacaktı, “kııız, ne şirin şeysin sen, valla kötü bi’niyetim yoktu. Merak ettim ayol, yolda mı kaldın, karnın mı acıktı, oyuncağını mı kaybettin kendin mi kayboldun ne bileyim?’ dedim.
Söylediklerimi anlamıyordu, gözlerime bakıyordu kesintisiz. Şimdi yüzünde hafif bir gülümseme, bir sırıtış belki, vardı. Hüznü ve korkusu kaybolmaya başlamıştı. Ben saçmalamaya devam ettim. ‘Kız sen böyle yerlerde otura otura cırcır olursun ha! İstersen durup göğe bakalım, ama benim minibotum gelecek şimdi. Tüh ya netsek.”
Yolun ilerisinden kıvrılarak gelen minibüsün motor sesi duyulunca bana bakmayı kesip başını çevirdi. Tekrar hüzünlendi. Sonra fark ettim ki bir elinde küçük bir poşette bir şeyler var azıcık. Ötekini yummuş. “Sen de mi bineceksin minibota” diye sordum. Avucunu açtı, anlamış gibi. İki tane bozukluk toplam 1.5 lira vardı. Minibotun en kısa mesafesi 1.75 liraydı. Anladım galiba. Cebime attım elimi. Bozukluklarımdan 25 kuruş olduğunu anladığım ufaklığı çektim çıkardım. “Abra kadabra!” dedim. Bu kez anlamıştı. Güldü. Hem de kocaman.
Kapısı tıslayarak açılan minibüse binerken elimle gel gel işareti yaptım. O da bindi. Birinin yanına oturmuştum, o da arkada boş ikili koltuktaydı. Sonraki durakta biri bindi, oturmadı. Başımı çevirip baktım, bizimki tek oturuyordu, ayaktaki yolcunun yanına oturmayışına gıcık oldum. Hemen kalktım yanına oturdum. Hissediyordum, homurdananlar oluyordu. Sinir olmuştum bir kere. Kolumu boynuna doğru uzattım, kısık sesle Old McDonald (Ali Babanın Çiftliği) şarkısını mırıldanmaya başladım. Sanki kendi çocuğumdu, öyle başını yasladı bana. Baktım kesik kesik, o da mırıldanıyor. Ay içim bir sevinç doldu. Öyle öyle beş on dakika gittik. Şehrin göbeğinde ikimiz de indik.
Bana baktı, ben de baktım, el salladım ve arkamı döndüm aksi yöne doğru. İki adım sonra biri kazağımdan çekiştiriyor, döndüm ki benim velet, gel gel yapıyor eliyle. Yahu şimdi acil işler de var, ama merak etmedim değil ha… Kafamı emme basma tulumba gibi salladım. Takıldım peşine. Postanenin ara sokağına doğru girdi. Dümdük yürüdüm ardından.
İnternet kafe gibi bir yer var o sokakta. Gibi diyorum, bilgisayarlar da var oyun oynamaya, kırtasiye malzemesi de var, çay kahve de. Çocuk içeri seyirtti, ben de ardından girdim. Raflarda A4ler, kalemler falan var, satılık. Benimki parmağını uzattı A4 paketlerine doğru. Acaba napıcak dedim içimden. Okula da gidemez ki şimdi bu yaban ellerde? Kasadaki abi benim veledi görünce o Ortadoğulu sandığım dilden başladı konuşmaya. İkisi yardırıyorlar muhabbeti. “Ahan da, doktor ayağıma geldi, ne istiyor bu kardeş bilemedim ben abi” dedim.
“Ya bu bizim Majd, Macit diyoruz biz. 8 yaşında çok tatlıdır. Suriye’den geldiler birkaç ay önce. Göçmen mahallesi dedikleri yer var ya orada oturuyorlar. Babası inşaatlara gidiyor, annesi de yatalakmış. Füze saldırısında omurgası zedelenmiş. İnsani yardım araçlarından birinin dönüşte kasasına mı bir yere saklamışlar da bunları, zor kaçmışlar.”
Bir yandan açık A4 paketinden birkaç kağıt çıkardı. Majd’a verdi, o da kenardaki küçük sehpanın kenarına oturup elindeki poşeti boşalttı. İçinden rengarenk boya kalemleri çıktı, kimi kırık, kimi yamuk ama işe yarıyor ki taşıyor. Sonra kağıtlardan birine birşeyler çizmeye başladı.
Kafeci abi devam etti, “Bu Macit orada okula gidiyormuş da resim yapmayı çok seviyormuş. Buraya gelen çocuklardan biri benim dillerini bildiğimi bildiğinden tuttu elinden getirdi, abi dedi, Macit’e resim kağıtları versek. O gün bugün Macit gündüzleri gelir böyle, resim yapar, konuşmaz pek. Sonra gider. İşte bazen beraber yemek yeriz. Tatlı çocuktur. Seversen sever yani. O hesap. Ürkekti ilk günler, şimdi iyiyiz. Dilini biliyorum ya bana ondan yakındır. Sahi siz nasıl geldiniz onunla buraya kadar?”
“Benim minibota bindi” deyince kafeci abi güldü. Ben de güldüm. Minibüste karşılaştığımızı söyledim sadece. İnince eliyle gel gel dediğini anlattım. Ben de neler olduğunu veya olacağını anlamamıştım ya, ne diyecektim başka? Derken kafeci abi birşeyler söyledi Majd’a. O da eliyle beni işaret etti. Sonra usul usul işine baktı. Kağıda resmen gömülmüştü, çiziyordu. Sanki sınavdaydı da yetişmesi lazımdı bitiş ziline. Kafeci abi gülümsedi, “size diyeceği var bunun, bekleyin az hele, ben size bir kahve söyleyeyim” dedi.
Orta şekerli kahvemi usul usul içip bekledim. Yaklaşık 30 dakika geçti. Majd oturduğu yerden kalktı. Kağıdı eline aldı. Bana doğru yürüdü. Yüzünde o aynı kocaman gülümsemeyle, kağıdı uzattı. Aldım. Hayatımda görüp görebileceğim en ustaca çizim elimde duruyordu. Değil 6 yaş çocuğu, belki ressamlar anca böyle çiziyordu, emindim.
Masmavi ve hafif bulutlu bir gökyüzünü sapsarı yakıcı bir güneş aydınlatıyordu. Uzaktaki bir dağın zirvesinde erimemiş karları görebilirdiniz, net. Üstte ortada duran güneşin hemen altından merkeze doğru kocaman bir papatya motifi, ortasında da uzun saçlı bir kadın yüzü vardı. Anlatması zor, ama o an beni çizdiğinden emin oldum. Bir an, kendimi gördüm o kadının sıfatında. Yani bir yandan şaka gibi, bir yandan dehşet verici derecede ustaca, hepsi bir yana, dopdoluydu resim, bir kitap gibi okuyabilirdiniz. Mutluluğun resmiydi bence. Ama niye ben vardım, ilham mı almıştı nedir? İçimden harcanıyor çocukcağız, kimbilir neler çekti diye vahvahlandım.
Kahve fincanını kenardaki masaya bıraktım. Ayağa kalktım. Bir Majd’a bir kafeci abiye baktım. Kafeci abi yaklaştı, “sen, Macit’e para mı verdin?” dedi. Utandım biraz ne yalan söyleyeyim, “evet, yani para sayılmaz, minibüs parası çıkışmamıştı da, sadece 25 kuruş” dedim. Para vermek ayıp değildi, istemek de. Ama bunu söylemek ayıptı bizde. Çok yetenekli olduğunu söyledim. Bu yaşta böyle yetenek görülmemiştir, dedim. Çok mutlu oldum tanıdığıma onu, dedim. Abi bir bir tercüme etti ona.
Majd mağrur ve sevimli sevimli baktı bana. Sonra abi gözleri dolu dolu anlatmaya devam etti. Füze saldırısından önce, okula gidiyormuş Majd. Diğerlerine benzemiyormuş. Okuma güçlüğü çekmiş bir dönem. Sonra bakmışlar ki harika resimler yapıyor. Hocaları çok ilgilenmiş, özel dersler, ressamlara ziyaretler, derken Majd ilk sergisini 7 yaşında açmış. Mahalleyi bırak ülke genelinde tanınır olmuş. Diğer dersleri de düzelmiş Majd’in. Resim, kendini ifade etme ve ilerleme aracı olmuş. Hatta “büyüyünce değil şimdiden gidebilirsin güzel sanatlara” demiş bazı hocaları. Ama göbeğini kaşıyan pis kapitalizm bırakır mı? (kafeci abi daha küfürlü söyledi bu cümleyi de ben usturuplusunu yazdım). Sonrası acı, sonrası kaçış ve kaybolan umutlar, yıkılan hayaller…
Ben niye yazıyorsam Majd de belli ki aynı sebepten çiziyordu. Elimdeki şaheseri tekrar Majd’e uzattım ve yine gülümseyerek “tatlım beniim, ne kadar yeteneklisin, umarım yolun açık olur burada da” dedim, böyle bir ülkede bu şartlarda ümitsizdim ama, neyse. Majd kafeci abiye baktı, birşeyler dedi. “Sana yapmış o resmi, arkasını çevirecekmişsin” dedi kafeci abi. Aldım. Çevirdim. Kargacık burgacık bir yazıyla shukraan (teşekkür ederim) yazıyordu.
Majd’e sarıldım. Şükran dedim. Kendi dilimde, anlayabileceği şekilde dedim. Bakıştık, gülümsedik. Bir daha sarıldık. İyi ki bir gece önce gülümsemenin kerametini hatırlatmıştı biri. İyi ki Majd’i öyle orada bırakmamıştım. İyi ki tanımıştım.
Kafeden ayrılmadan önce, “evim minibota bindiği yerdeki büyük siyah beyaz bina, söylersin” dedim kafeci abiye. “Bir şey olduğunda veya ne zaman isterse gelsin, bunu da söyle” dedim. Majd’e nasıl ulaşacağımı sordum. Henüz bilmiyordum ama bir şey yapmalıydım. “Telefonları yok, sen gerektiğinde gel biz ulaşırız, evlerini biliyoruz kardeş” dedi. Resmi aldım, Majd’e son bir bakış atıp gülerek çıktım kafeden. Kafeci abi arkamdan seslendi, “vay anasını be, çok şanslısın biliyon mu kardeş? Macit kimselere vermez resimlerini.”
Kafasını kaldırdı, ağlamıyordu ama korku dolu gözlerle bakıyordu bana. Bilmediğim ve içinde bulunduğumuz siyasi konjonktürde Ortadoğulu olduğunu düşündüğüm bir dille sanırım “ben bir şey yapmadım, yok yok bir şey yok” demeye çalışıyordu. Gözlerindeki korku öyle diyordu ya da.
Normalde, bir adım geri çekilir, beden dilimi kullanarak “yok anam yok, ben bir şey demedim” diyerek paralize olur, ben de ürker, ne bileyim, vaz geçerim iletişim kurmaktan, belki. Bir gece önce, gülümsemenizi kaptırmayın diyen bir adama rastlamıştım sosyal medyada. Başka üç şeyi daha kaptırmayın diyordu ya, gülümseme kalmış aklımda. Yüzüme kocaman bir gülücük yerleştirip başladım konuşmaya, hafif eğilerek tiyatro atölyesinden hatırladığım kadarıyla ‘dramacılık’ oynamaya. Nasılsa beni anlamayacaktı, “kııız, ne şirin şeysin sen, valla kötü bi’niyetim yoktu. Merak ettim ayol, yolda mı kaldın, karnın mı acıktı, oyuncağını mı kaybettin kendin mi kayboldun ne bileyim?’ dedim.
Söylediklerimi anlamıyordu, gözlerime bakıyordu kesintisiz. Şimdi yüzünde hafif bir gülümseme, bir sırıtış belki, vardı. Hüznü ve korkusu kaybolmaya başlamıştı. Ben saçmalamaya devam ettim. ‘Kız sen böyle yerlerde otura otura cırcır olursun ha! İstersen durup göğe bakalım, ama benim minibotum gelecek şimdi. Tüh ya netsek.”
Yolun ilerisinden kıvrılarak gelen minibüsün motor sesi duyulunca bana bakmayı kesip başını çevirdi. Tekrar hüzünlendi. Sonra fark ettim ki bir elinde küçük bir poşette bir şeyler var azıcık. Ötekini yummuş. “Sen de mi bineceksin minibota” diye sordum. Avucunu açtı, anlamış gibi. İki tane bozukluk toplam 1.5 lira vardı. Minibotun en kısa mesafesi 1.75 liraydı. Anladım galiba. Cebime attım elimi. Bozukluklarımdan 25 kuruş olduğunu anladığım ufaklığı çektim çıkardım. “Abra kadabra!” dedim. Bu kez anlamıştı. Güldü. Hem de kocaman.
Kapısı tıslayarak açılan minibüse binerken elimle gel gel işareti yaptım. O da bindi. Birinin yanına oturmuştum, o da arkada boş ikili koltuktaydı. Sonraki durakta biri bindi, oturmadı. Başımı çevirip baktım, bizimki tek oturuyordu, ayaktaki yolcunun yanına oturmayışına gıcık oldum. Hemen kalktım yanına oturdum. Hissediyordum, homurdananlar oluyordu. Sinir olmuştum bir kere. Kolumu boynuna doğru uzattım, kısık sesle Old McDonald (Ali Babanın Çiftliği) şarkısını mırıldanmaya başladım. Sanki kendi çocuğumdu, öyle başını yasladı bana. Baktım kesik kesik, o da mırıldanıyor. Ay içim bir sevinç doldu. Öyle öyle beş on dakika gittik. Şehrin göbeğinde ikimiz de indik.
Bana baktı, ben de baktım, el salladım ve arkamı döndüm aksi yöne doğru. İki adım sonra biri kazağımdan çekiştiriyor, döndüm ki benim velet, gel gel yapıyor eliyle. Yahu şimdi acil işler de var, ama merak etmedim değil ha… Kafamı emme basma tulumba gibi salladım. Takıldım peşine. Postanenin ara sokağına doğru girdi. Dümdük yürüdüm ardından.
İnternet kafe gibi bir yer var o sokakta. Gibi diyorum, bilgisayarlar da var oyun oynamaya, kırtasiye malzemesi de var, çay kahve de. Çocuk içeri seyirtti, ben de ardından girdim. Raflarda A4ler, kalemler falan var, satılık. Benimki parmağını uzattı A4 paketlerine doğru. Acaba napıcak dedim içimden. Okula da gidemez ki şimdi bu yaban ellerde? Kasadaki abi benim veledi görünce o Ortadoğulu sandığım dilden başladı konuşmaya. İkisi yardırıyorlar muhabbeti. “Ahan da, doktor ayağıma geldi, ne istiyor bu kardeş bilemedim ben abi” dedim.
“Ya bu bizim Majd, Macit diyoruz biz. 8 yaşında çok tatlıdır. Suriye’den geldiler birkaç ay önce. Göçmen mahallesi dedikleri yer var ya orada oturuyorlar. Babası inşaatlara gidiyor, annesi de yatalakmış. Füze saldırısında omurgası zedelenmiş. İnsani yardım araçlarından birinin dönüşte kasasına mı bir yere saklamışlar da bunları, zor kaçmışlar.”
Bir yandan açık A4 paketinden birkaç kağıt çıkardı. Majd’a verdi, o da kenardaki küçük sehpanın kenarına oturup elindeki poşeti boşalttı. İçinden rengarenk boya kalemleri çıktı, kimi kırık, kimi yamuk ama işe yarıyor ki taşıyor. Sonra kağıtlardan birine birşeyler çizmeye başladı.
Kafeci abi devam etti, “Bu Macit orada okula gidiyormuş da resim yapmayı çok seviyormuş. Buraya gelen çocuklardan biri benim dillerini bildiğimi bildiğinden tuttu elinden getirdi, abi dedi, Macit’e resim kağıtları versek. O gün bugün Macit gündüzleri gelir böyle, resim yapar, konuşmaz pek. Sonra gider. İşte bazen beraber yemek yeriz. Tatlı çocuktur. Seversen sever yani. O hesap. Ürkekti ilk günler, şimdi iyiyiz. Dilini biliyorum ya bana ondan yakındır. Sahi siz nasıl geldiniz onunla buraya kadar?”
“Benim minibota bindi” deyince kafeci abi güldü. Ben de güldüm. Minibüste karşılaştığımızı söyledim sadece. İnince eliyle gel gel dediğini anlattım. Ben de neler olduğunu veya olacağını anlamamıştım ya, ne diyecektim başka? Derken kafeci abi birşeyler söyledi Majd’a. O da eliyle beni işaret etti. Sonra usul usul işine baktı. Kağıda resmen gömülmüştü, çiziyordu. Sanki sınavdaydı da yetişmesi lazımdı bitiş ziline. Kafeci abi gülümsedi, “size diyeceği var bunun, bekleyin az hele, ben size bir kahve söyleyeyim” dedi.
Orta şekerli kahvemi usul usul içip bekledim. Yaklaşık 30 dakika geçti. Majd oturduğu yerden kalktı. Kağıdı eline aldı. Bana doğru yürüdü. Yüzünde o aynı kocaman gülümsemeyle, kağıdı uzattı. Aldım. Hayatımda görüp görebileceğim en ustaca çizim elimde duruyordu. Değil 6 yaş çocuğu, belki ressamlar anca böyle çiziyordu, emindim.
Masmavi ve hafif bulutlu bir gökyüzünü sapsarı yakıcı bir güneş aydınlatıyordu. Uzaktaki bir dağın zirvesinde erimemiş karları görebilirdiniz, net. Üstte ortada duran güneşin hemen altından merkeze doğru kocaman bir papatya motifi, ortasında da uzun saçlı bir kadın yüzü vardı. Anlatması zor, ama o an beni çizdiğinden emin oldum. Bir an, kendimi gördüm o kadının sıfatında. Yani bir yandan şaka gibi, bir yandan dehşet verici derecede ustaca, hepsi bir yana, dopdoluydu resim, bir kitap gibi okuyabilirdiniz. Mutluluğun resmiydi bence. Ama niye ben vardım, ilham mı almıştı nedir? İçimden harcanıyor çocukcağız, kimbilir neler çekti diye vahvahlandım.
Kahve fincanını kenardaki masaya bıraktım. Ayağa kalktım. Bir Majd’a bir kafeci abiye baktım. Kafeci abi yaklaştı, “sen, Macit’e para mı verdin?” dedi. Utandım biraz ne yalan söyleyeyim, “evet, yani para sayılmaz, minibüs parası çıkışmamıştı da, sadece 25 kuruş” dedim. Para vermek ayıp değildi, istemek de. Ama bunu söylemek ayıptı bizde. Çok yetenekli olduğunu söyledim. Bu yaşta böyle yetenek görülmemiştir, dedim. Çok mutlu oldum tanıdığıma onu, dedim. Abi bir bir tercüme etti ona.
Majd mağrur ve sevimli sevimli baktı bana. Sonra abi gözleri dolu dolu anlatmaya devam etti. Füze saldırısından önce, okula gidiyormuş Majd. Diğerlerine benzemiyormuş. Okuma güçlüğü çekmiş bir dönem. Sonra bakmışlar ki harika resimler yapıyor. Hocaları çok ilgilenmiş, özel dersler, ressamlara ziyaretler, derken Majd ilk sergisini 7 yaşında açmış. Mahalleyi bırak ülke genelinde tanınır olmuş. Diğer dersleri de düzelmiş Majd’in. Resim, kendini ifade etme ve ilerleme aracı olmuş. Hatta “büyüyünce değil şimdiden gidebilirsin güzel sanatlara” demiş bazı hocaları. Ama göbeğini kaşıyan pis kapitalizm bırakır mı? (kafeci abi daha küfürlü söyledi bu cümleyi de ben usturuplusunu yazdım). Sonrası acı, sonrası kaçış ve kaybolan umutlar, yıkılan hayaller…
Ben niye yazıyorsam Majd de belli ki aynı sebepten çiziyordu. Elimdeki şaheseri tekrar Majd’e uzattım ve yine gülümseyerek “tatlım beniim, ne kadar yeteneklisin, umarım yolun açık olur burada da” dedim, böyle bir ülkede bu şartlarda ümitsizdim ama, neyse. Majd kafeci abiye baktı, birşeyler dedi. “Sana yapmış o resmi, arkasını çevirecekmişsin” dedi kafeci abi. Aldım. Çevirdim. Kargacık burgacık bir yazıyla shukraan (teşekkür ederim) yazıyordu.
Majd’e sarıldım. Şükran dedim. Kendi dilimde, anlayabileceği şekilde dedim. Bakıştık, gülümsedik. Bir daha sarıldık. İyi ki bir gece önce gülümsemenin kerametini hatırlatmıştı biri. İyi ki Majd’i öyle orada bırakmamıştım. İyi ki tanımıştım.
Kafeden ayrılmadan önce, “evim minibota bindiği yerdeki büyük siyah beyaz bina, söylersin” dedim kafeci abiye. “Bir şey olduğunda veya ne zaman isterse gelsin, bunu da söyle” dedim. Majd’e nasıl ulaşacağımı sordum. Henüz bilmiyordum ama bir şey yapmalıydım. “Telefonları yok, sen gerektiğinde gel biz ulaşırız, evlerini biliyoruz kardeş” dedi. Resmi aldım, Majd’e son bir bakış atıp gülerek çıktım kafeden. Kafeci abi arkamdan seslendi, “vay anasını be, çok şanslısın biliyon mu kardeş? Macit kimselere vermez resimlerini.”
13 Eylül 2016 Salı
sahi bayram neyimize?
bir sohbette konu ne zaman "acıların yarıştırılmasına" gelse, ben "acılara tutunmaya çalışarak" dörtnala kaçarım oradan ya, kaçamadığımda hep şunları duyuyorum; "gezmiyorum hiç, içim almıyor, mutlu olamıyorum. onsuz hayat zaten anlamsız, gezsem ne olacak keyif mi alacağım?", "...öldüğünden beri hiç tatil nedir bilmem", "kendimi temizliğe verdim, oyalanıyorum. yoksa geçmiyor acısı."
sizlere iki satır yazmadan önce içimden yazıyorum hep. önce çalakalem düşünüyorum. ne gelirse aklıma, şiir okur gibi ama, sanırsın arkadan bir tren düdüğü ve ardından acılı bir klarnet çalmaya başlamışcasına (arabesk forever). bazen de bir piyano oluyor. tatlı tatlı dinliyorum düşüneyazarken (çalışırken hep bir klasik müzik hayranlığı, hep bir senfoniler, opuslar). içime dişi bir yılmaz erdoğan kaçmış gibi şehirlerarası otobüsün camına dayadığım burnumla buhar yapıp sonra elimin ayasıyla bebek poposu çiziyorum zihnime (yahu bilmiyorum deme, bilmiyorsan da gel kışın ben sana öğretirim. kar yağarken eve tıkılmışsan güzel bir aktivite).
paragraf başlarını ayarlıyorum, cümlenin ilk harflerini hep büyük büyük yazıyorum (sonra küçülüyorlar inatla). tüm noktalama işaretlerim yerinde. susuyorum. beynimi susturuyorum sonra. o an düşündüklerim ve zihnimde sıraladıklarımla ilgilisi olmayan bambaşka cümleleri yazmaya başlıyorum size. işte bugünkü zihin trafiğim...:
sonra bugün bayram diye mezarlığa gittik. bana göre mezarlık ziyareti onlar gelemiyorlarsa biz gidelim tadında (eskiden değildi), sevdiklerimizle buluşup dertleşebilme imkanı. bana göre. her gittiğimde, önceki gidişlerime göre daha az acı ve üzüntü çekerek, daha fazla düşünüp tartarak, daha rahatlamış olarak bir iç huzurla çıkıyorum oradan. gidersem tek gitmek istiyorum ama işte olmuyor, ailecek gidiliyor. tuhaf konuşmalar geçiyor her yıl. her yıl giderek daha tuhaflaşan konuşmalar. bir yandan içim rahatlarken bir yandan devrelerim yanıyor...
mesela bugün, bir mezar taşında tanıdığın birinin adını görmenin ne kadar ürkütücü ve ağır olduğunu gördüm. mezar taşında Naile* yazıyordu. Naile ya, hani başkası hakkında şaka yapılınca karnını tuta tuta gülen ama espri kendisine dönünce kızan, hani devekuşu yumurtası görünce "kız arzuu bunun kuş gibi kanadı deve gibi boynu kafam kadar da yumurtası var diyerek bir yaşına daha giren", hani bir süre sonra pencere önü çiçeği gibi senin gelişlerini bekleyen, eve girdiğin andan uyuyacağı ana kadar öylece seni süzen Naile. hani "şirket kaça kuruluyor ki param var benim, vereyim de kur şu şirketi" diyerek sana işi gücü yaptıran Naile. hani saçını her kestirdiğinde ve modeli beğenmediğinde "amaan kökü sende ya boşver" diyerek ve bu mottoyu tüm hayata uygulayarak sana kimselerde bulunmaz bir kişilik özelliği kazandıran, hah işte onun adını mezar taşında görüp de ilk kez bu sefer aydım ben. zor geldi ne yalan söyleyeyim.
sonra bugün teyzem kendisi ve eşi için ayrılan yeri göstererek "bize de böyle gelip dua edeceksiniz değil mi" dedi. böyle dümdük. patadanak. ben mızmız çocuklar gibi yaa teyze yaaa deyince de "ama kızım hayatın gerçeği bu, alış, napacaksın" deyiverdi. derin bir nefes aldım. öyle ya, napacaktık? ne yapabilirdin?
sonra bugün, hiç tanımadığım birinin mezarı başında (henüz gelmemiş, birazdan gelir oturur öylece dediler) bir annenin hayatının bundan sonraki bütün kutlama, bayram, doğumgünü ve anmalarında asla ama asla mutlu olamayacağını, neşeli bir an yaşayamayacağını anladım. o annenin hayalini gördüm orada, bir mermerin kenarına seyirtmiş halde oğlunu seyrederken. ve biten hayatın gideninki değil arkasından bakakalanlarınki olduğunu gördüm.
sonra bugün doğum ve ölüm tarihleri aynı olan bir mezar taşına bakıp... yahu bir insan doğduğu gün nasıl ölür diye öyle bir süre mal gibi baktım.
sonra bugün, mezarlık yolundan çıkışa doğru yürürken teyzem etrafına bakıp anneme "nasıl da sakin sakin yatıyorlar, sessiz böyle ne rahat" deyiverdi. "öyle," dedi annem. öyleydi. hayat onlara sakin, onlara rahattı. bizdik dışarıda kalan, bizdik düşünen ve acı çeken.
gelelim fasulyenin faydalarına... her bayramda, anneler ve babalar gününde, "bayram benim neyime", "annem/babam öldüğünden beri bu gün benim en acılı günüm, mutluluk bana yasak" türünden her paylaşım, önce kalbimde bir yeri sızlatır, sonra acılara tutunmak yerine acıları yarıştırmayı seçen bu insanlardan hemen uzaklaşırım. mağdur edebiyatı, hayatı zehir eden, gayet sizden, gayet içinizden gelen, bize çok dokunmayan (çünkü kaçabiliyoruz) sizi mahveden bir davranış ve inanış biçimi. bırakın bunu hemen. kaçın. kaçılın acil yerinden. acı çekmeyin demiyorum. hayat acıdan ibaret olamaz diyorum.
mesela dün 18 aylık bebeklerini 5.kattan betona çakılırken gören aile kadar perişan, pişman ve parçalanmış olamazsın. mesela oğlunu gece geç saatte sokaklarda gezmeye salamazken kör bir savaşın kalpsiz cellatlarına kaptırmış bir annenin yerine geçemezsin. mesela babası hakkında en ufak bir hayali, düşüncesi, bilgisi ve fikri olmayan biri gibi, içinde asla var olmamış bir duyguyu ve yeri doldurmaya çalışamazsın. bunları yapamazsın, ama bizim için bir iyilik yapabilirsin. herkesin acıları var. herkesin bir kaybı. benim acım senin acını inan bana döver. o zaman lütfen sen de herkes gibi, acını kendi gününde ve saatinde yaşa. sürekli acı çekmen gerekiyormuş ve biz de zaten senin acıların üzerinden sana ne kadar acıyormuşuz/acımalıymışız gibi davranma.
bu bayram da öncekiler de sonrakiler de hepimiz için. birbirimizi sevelim, görüşemediğimiz yıllara inat bir araya gelip özleşelim, sarılalım, gezelim, ille çok eğlenmeyelim ama bari anıları tazeleyelim diye var. sonra yeni yerler var görülecek, yeni insanlar var tanınacak. bunlar olacak. inan o kaybettiğin ve uğruna hayatı kendine dar ettiğin insan da hayatta olsa kendin için iyi şeyler yapmanı, gezmeni, öğrenmeni, ilerlemeni ve mutlu yaşayabilmeni isterdi.
Babam da Naile de öyle isterdi. ben onların bana tembihlediğini yapıyorum.
gözyaşlarınıza saygım var. acılarınıza da. ama ne olur onların sizi esir almasına ve sonra altmış yaşına geldiğinizde birşey yapmaya da mecaliniz kalmamışsa sizi pişmanlık denizinde boğmasına izin vermeyin. dışarıda yaşanacak koskocaman bir hayat var...
*zamanında biri demişti, eve bir zarf gelmiş üstünde bir isim yazılı. yahu bu kim diye düşünmüş durmuş. sonra fark etmiş ki anneannesi. aman ya demiş, annem-babam anne dedi, dedem de hanım. ona ismiyle kimse hitap etmiyordu ki nasıl bileceğim. onun adı anneanneydi. işte o hesap, benim için de o hep anneanne veya yeğenlerine göre cicanneydi. Bir kez de adlı adınca kayda geçsin istedim.
*fotoğraf da bizim burada meşhur Sinop Cezaevi'nin penceresinden. hani hayatı kendine zindan edenlerin gerçek zindan görüntüsüyle kendilerine gelmelerini sağlayarak... aman ya hiç de bikerem. severim bu görüntüyü, ondan var.
*fotoğraf da bizim burada meşhur Sinop Cezaevi'nin penceresinden. hani hayatı kendine zindan edenlerin gerçek zindan görüntüsüyle kendilerine gelmelerini sağlayarak... aman ya hiç de bikerem. severim bu görüntüyü, ondan var.
6 Mayıs 2016 Cuma
serbest düşüşlerin sonu ya da vezir düşürmesi
bir kitap okudunuz ve aklınızda kalan tek şey var. bir detay. minicik bir şey. zorlasanız da başka bir şey hatırlayamıyorsunuz. özellikle de uzun yıllar önce okuduklarınız böyle var olabiliyor zihninizde, hatta bütün özellikleri o minicik detay olabiliyor. bu, o kitapların edebi değerlerinden bağımsız bir durum. bazı kitaplar benim için tek bir şey ifade eder; hayatımda bazı anların tek bir duyguyu ifade edişi gibi. örneğin Ursula L.Guin'in Mülksüzler'i,
eskiden, emeğini satarak geçimini sağlamanın ve diyelim ki sahip olduğun diplomanın/uzmanlığın karşılığı dışında (ve genelde daha düşük bir sosyal statüde olmakla eşleştirilen) başka bir işte çalışmanın aslında övünülecek bir durum olduğunu bilmiyor, bunu kavrayamıyordum (çocuktum diyelim). Mülksüzler, bana basit bir şey öğretti. bir profesör okula bir dönem ara verip madende çalışabilir ve bu gurur duyulacak bir şeydir. basit bir sonuç. zaten ben basitliği seviyorum. ne iş yaptığının önemi yok. neden yaptığının önemi var.
Batı "for the greater good" diyor. yani eğer yaptığın işler insanlık (veya bir grubun çıkarı) içinse göklerdesin, kendi geçimini sağlamak içinse yerin dibindesin. hele bir işi geçimin yanında sadece canın o işi istediği için yaparsan yandın demektir. ya utanılacak/kınanacak bir şey yapıyorsun ya da seni ayakta alkışlamalıyız. lütfettin çünkü!
ama bugün iki şey oldu.
birincisi, bu kente taşınalı, 25 yıl önce bıraktığım yere döneli, 2 ay oldu. ve ben içimdeki serbest düşüş duygusunun kaynağını buldum. (tabii bu çözdüm de demek oluyor). bu süreçte sıkça duyduğum üzere hayatımın hatasının ceremesini çekiyorum. o işe girecektim. o maaşlı işi bırakmayacaktım. o şirket iyiydi. new york'tan dönmeyecektim. izmir'e hiç taşınmayacaktım. sonra istanbul'a dönmek de neydi? hele o işe hiç girişmeyecektim. ama şimdi istanbul bırakılır mıydı? küçücük kentte napıcaktım? aman ticareti bırakmayaydım bari, yahu boğaziçinden diplomalıydım yaptığım işe baktı! (koskoca boğaziçi diplomasıyla çevirmenlik yapıyordum. bence boğaziçinin mütercim tercümanları sizi terlikle kovalasındı,..) bak hâlâ...
diplomamda yazanla son 20 yıldır yaptıklarım arasında, bugün yaptıklarım da dahil hiçbir benzerlik yok. tamamen başka bir insanım artık. tamamen başka bir iş yapıyorum. ekonomi lisansıyla beyaz yakalı olmayı bırakalı 10. yıla yaklaşıyorum. geçimimi freelance çevirmenlikten kazanıyorum. bunun yanı sıra, deniz manzaralı bir evde, hom ofiz olarak, haftanın istediğim gün ve saatlerinde çalışıyorum. bulunduğum kent sakin sessiz, dertsiz, trafik ışıksız. geceleri sayılarını binlerle ifade edebileceğim yıldızlara bakarak düşüncelere dalıp arada otlara/toprağa basarak yürüme imkanına sahibim. çevirdiğim kitap ve yazdığım romanın matbaaya doğru yola çıktığı haberi geldi. yeni kek/börek tarifleri denedim. avokado çekirdeği çimlendiriyorum. komşumuzun köpeğine arada yemek verip sohbet ediyorum. (monolog olduğunu düşünüyorsunuz ya you know nothing John Snow!) - böyle söyleyince çok havalıyım biliyorum!
mutlu muyum? evet. insanlar mutlu mu? hayır. çünkü "for the greater good" için, olmam gereken yerde değilim. yani onlara göre yetmezamaevet!
oysa ben olmak istediğim andayım. bu noktaya isteyerek geldim. sen de yap kardeşim? yap? vallahi tek kelime edersem... yahu umurumda değil (değil tabii. senin umurunda mı sanki?) yeter ki mutlu olun. mutlu olun ki bize sarmayı bırakın...
ikincisi de; bugün bir vezir düşürmesi oldu. durum bazı koşulları ve detayları bakımından tarihe geçti. o zaman bu alıntı da burada dursun ve kaydolsun. (zaten çok önce tarihe geçmişti.)
"Kamuoyunun gözünü kendi üzerinde tutmak zorunluluğu altında, sürekli şaşkınlık yaratarak, yani her gün minyatür bir hükümet darbesi yapmak zorunluluğu altında, Bonaparte, bütün burjuva ekonomisinin altını üstüne getiriyor..." (Karl Marx, Louis Bonaparte'ın 18 Brumaire'i, Çev: S. Belli, Sol Yayınları)
eskiden, emeğini satarak geçimini sağlamanın ve diyelim ki sahip olduğun diplomanın/uzmanlığın karşılığı dışında (ve genelde daha düşük bir sosyal statüde olmakla eşleştirilen) başka bir işte çalışmanın aslında övünülecek bir durum olduğunu bilmiyor, bunu kavrayamıyordum (çocuktum diyelim). Mülksüzler, bana basit bir şey öğretti. bir profesör okula bir dönem ara verip madende çalışabilir ve bu gurur duyulacak bir şeydir. basit bir sonuç. zaten ben basitliği seviyorum. ne iş yaptığının önemi yok. neden yaptığının önemi var.
Batı "for the greater good" diyor. yani eğer yaptığın işler insanlık (veya bir grubun çıkarı) içinse göklerdesin, kendi geçimini sağlamak içinse yerin dibindesin. hele bir işi geçimin yanında sadece canın o işi istediği için yaparsan yandın demektir. ya utanılacak/kınanacak bir şey yapıyorsun ya da seni ayakta alkışlamalıyız. lütfettin çünkü!
ama bugün iki şey oldu.
birincisi, bu kente taşınalı, 25 yıl önce bıraktığım yere döneli, 2 ay oldu. ve ben içimdeki serbest düşüş duygusunun kaynağını buldum. (tabii bu çözdüm de demek oluyor). bu süreçte sıkça duyduğum üzere hayatımın hatasının ceremesini çekiyorum. o işe girecektim. o maaşlı işi bırakmayacaktım. o şirket iyiydi. new york'tan dönmeyecektim. izmir'e hiç taşınmayacaktım. sonra istanbul'a dönmek de neydi? hele o işe hiç girişmeyecektim. ama şimdi istanbul bırakılır mıydı? küçücük kentte napıcaktım? aman ticareti bırakmayaydım bari, yahu boğaziçinden diplomalıydım yaptığım işe baktı! (koskoca boğaziçi diplomasıyla çevirmenlik yapıyordum. bence boğaziçinin mütercim tercümanları sizi terlikle kovalasındı,..) bak hâlâ...
diplomamda yazanla son 20 yıldır yaptıklarım arasında, bugün yaptıklarım da dahil hiçbir benzerlik yok. tamamen başka bir insanım artık. tamamen başka bir iş yapıyorum. ekonomi lisansıyla beyaz yakalı olmayı bırakalı 10. yıla yaklaşıyorum. geçimimi freelance çevirmenlikten kazanıyorum. bunun yanı sıra, deniz manzaralı bir evde, hom ofiz olarak, haftanın istediğim gün ve saatlerinde çalışıyorum. bulunduğum kent sakin sessiz, dertsiz, trafik ışıksız. geceleri sayılarını binlerle ifade edebileceğim yıldızlara bakarak düşüncelere dalıp arada otlara/toprağa basarak yürüme imkanına sahibim. çevirdiğim kitap ve yazdığım romanın matbaaya doğru yola çıktığı haberi geldi. yeni kek/börek tarifleri denedim. avokado çekirdeği çimlendiriyorum. komşumuzun köpeğine arada yemek verip sohbet ediyorum. (monolog olduğunu düşünüyorsunuz ya you know nothing John Snow!) - böyle söyleyince çok havalıyım biliyorum!
mutlu muyum? evet. insanlar mutlu mu? hayır. çünkü "for the greater good" için, olmam gereken yerde değilim. yani onlara göre yetmezamaevet!
oysa ben olmak istediğim andayım. bu noktaya isteyerek geldim. sen de yap kardeşim? yap? vallahi tek kelime edersem... yahu umurumda değil (değil tabii. senin umurunda mı sanki?) yeter ki mutlu olun. mutlu olun ki bize sarmayı bırakın...
ikincisi de; bugün bir vezir düşürmesi oldu. durum bazı koşulları ve detayları bakımından tarihe geçti. o zaman bu alıntı da burada dursun ve kaydolsun. (zaten çok önce tarihe geçmişti.)
"Kamuoyunun gözünü kendi üzerinde tutmak zorunluluğu altında, sürekli şaşkınlık yaratarak, yani her gün minyatür bir hükümet darbesi yapmak zorunluluğu altında, Bonaparte, bütün burjuva ekonomisinin altını üstüne getiriyor..." (Karl Marx, Louis Bonaparte'ın 18 Brumaire'i, Çev: S. Belli, Sol Yayınları)
17 Nisan 2016 Pazar
bayım, o dediğiniz bende gastrit yapıyor
şöyle bir soruydu bana bunları yazdıran... hafif çıldırmış yaşadıklarından, diyordu ki: siz çocuklarınıza ne yapıyorsunuz? hakikaten ne ya-pı-yor-su-nuz?
şimdi şöyle korkunç bir durum var (önce yazıyı okumak isteyebilirsiniz linki en altta- önceden uyarayım sonrasında insan bir süre mide krampından kendine gelemiyor). bu yazı ortaya çıkar çıkmaz bir duyarlılık da beraberinde yükseldi. bu normal ve iyi. ancak bizler (mesela çocuk sahibi olmayanlar ya da çocuğuna karşı daha katı politikalar uygulayan aileler) siz diğer aileleri uyarmak zorunda kalarak kendimizi tuhaf bir durumun içinde buluyoruz. neden? anlatayım.
neden bir ebeveyni yani en az bizler kadar eğitimli, akıllı ve bilinçli olduğunu düşündüğümüz (gördüğümüz kadarıyla misler gibi hayat yaşayan yetişkinler bunlar çünkü) bir kadın ya da erkeği, çocuklarına "gelişmişliğin ve zekanın bir simgesi olarak" internet/haberleşme ve bilgisayar dünyasının kapısını herhangi bir biçimde açarken dikkatli olmak konusunda (sürekli) uyarmalıyız? (adı geçen oyunun resmi sayfasına baktım, 10-16 yaş arası genelde kız çocukları sanırsın hayati önem taşıyan bir durum var gibi, neden etkinlik açmadınız, neden yayınlamadınız güncellemeyi türünden bıkbıklanıp duruyor. ben göremedim o yüzden iddia etmeyeyim ama, oyun için "çocuklarımıza saldıran sapıklar var içindeee" şeklinde bir uyarı yazısı yalnızca bizim dilimizde var. olsa zaten galiba sistem de bir önlem alır oyun kaldırılır. neyse konu salt bu oyun değil.)
ben hâlâ bu yazıyı yazarken çok tuhaf hissediyorum kendimi. bir ebeveyne "aman ha çocuğunu o internetle başbaşa bırakma, kontrollü içerik bak sonra kim sataşır bilemezsin vb" diye hatırlatmada bulunmak zaten kendi başına acı değil mi?
Finlandiya'daki okullarda... yazmama gerek yok hepiniz biliyorsunuz. ama bilenlerin en az yüzde 1'i yine de çocuklarına "gelişmişliğin ve zekanın bir göstergesi olarak" akıllı telefon veriyor. Facebook'ta hesap açtırıyor ve kendi başına kullandırtıyor vesaire.
ne bileyim mesela lise çağına gelmiş de Faruk Nafiz Çamlıbel adını duymamış bir genç sizi şaşırtmıyor mu (siz duymuş muydunuz diye de sorayım arada üzülerek)? "yan sınıftaki M. ile bakışıyoruz ama bizim sınıftaki E.ye de boş değilim, hangisi bana çikolata alırsa onunla gezerim" diyen 7 yaşındaki bir A. sizi toplumsal, ruhsal ve kültürel açıdan tedirgin etmiyor mu? bundan daha kötülerini gördüğünüz için alıştınız mı? peki sosyal medya hesabı açtığınız aynı rahatlıkla onu sergilere müzelere de götürüyor musunuz? daha önemlisi iletişim araçlarından önce ona kendini anlama/tanıma, kendini koruma vb konularında açık açık her şeyi anlatabildiniz mi? emin misiniz?
günde kaç saat internete eriştikleri önemli değil, yaptıkları şeylerin bilincinde olup olmadıkları önemli. bunu uzunca bir süredir binlerce insanın bık bık bık söylemek zorunda kalması da acı.
örneğin; okuma yazma bilen herhangi bir çocuk bilgisayarın başına geçince kendi kendine tehlikeli maddelerle oynamayı da onlardan sakıncalı şeyler yapmayı da, uyuşturucuyu nereden bulacağını da öğrenebilir (aylardır bir projede, internetin nelere kadir olduğu üzerine dehşet verici veriler gözden geçiriyorum, tüm bu korkunçluklar için okuma yazma bilmeleri yeterli inanın bana), daha kötüsü sapıkların eline düşebilir (ekteki yazı ne acı anlatıyor bir bilsen!)
ha tabii bizim çocuğumuz yapmaz çünkü gelişmişliğin ve zekanın bir göstergesi olarak verdik biz bu aleti ona... tamam lakin bunu derken asıl sorunun çocuğunuz değil, bütün bunları yayan, üreten, ortaya saçan karşı taraf olduğunu bi'zahmet hatırlayalım lütfen. evet çocuğum sana güveniyorum, ama çevreye güvenmiyorum... çünkü o aynı çevre, koskoca insanları da dolandırıyor.)
siz gelişmişlik ve zeka göstergesi olarak onları elektronik aletlere hapsedip kendinize "zaman yaratırken", çocuğunuzun dünyayla arasındaki mesafeyi büyüttükçe büyütüyor, ona en büyük tekmeyi atıyorsunuz. 3-5 aylıktan itibaren "ama yemek yemiyor, ama susmuyor, ama napalım ödev, ama o zeki biçocuk, zaten günde 30 dakika" türünden tüm bahaneleriniz de boş. o aletlere yapıştırdığınız çocuklarınız zaten yeterince asosyal, yeterince donuk (iletişimsel açıdan) yeterince analitik düşünemiyor.
ta ki siz onlara başka türlü bir bilinci aşılamış olana kadar. bunu başarabilirseniz, kendisine "iç çamaşırın ne renk" ya da "evinizin adresi ne" diye soran bir yabancıyı hemen ailesine bildirecek bilince sahip olur. tersinden, iletişim araçlarınızı ancak bu bilince erişmiş çocuklarınıza vermelisiniz.
çocuğunu cep telefonu/tablete alıştırmış ve her seferinde kendilerince buna bir gerekçe üreten ailelerle karşılaştığım her durumda söylemek isteyip söyleyemediğimi şimdi söyleyeyim; bu vesileyle, konuya genel anlamda nasıl baktığımı anlatan bir final yapayım; çocuğunuz yaşıtlarından geri. vallahi tillahi geri. düzgün iletişim kuramıyor, basit diyalogları anlayıp yürütemiyor. birkaçı değil, hepsi böyle. eğitim sistemi zaten mortingen, siz bir de üstüne gerçek dünyayı algılama olanaklarından yoksun çocuklar yetiştirip bir de arada bununla gurur duyuyorsunuz. yapmayın.
not: benim söyleyeceğim bize dair. ötesi (ilgili kanalların kontrolü, denetimi, suçluların yakalanması vb) zaten bizi korumakla görevli emniyet güçlerinin, devletin ve hukukçuların işi. ne güzel cümle değil mi? yine de ümitsizliğe kapılmayın... zaten bizi gerileten hep bir ümitsizlik hep bir eziklik hep bir kader...
Facebook'taki Avataria oyununu oynayan 9 yaşındaki çocuğun yaşadıklarının anlatıldığı, yukarıda adı geçen yazının tamamı için TIKLAYIN
30 Mart 2016 Çarşamba
bir taşınmanın cehaletten terk anatomisi
Bazılarımız öyle garip, tuhaf, değişik, tatlı, acı,
bombastik hatta çok namüsait bir mahiyette yazıyorlar ki akla bir soru geliyor
ve nedense bu aynı soru hemen herkesin ilk aklına gelen sorudur: Bunları
nereden buluyorsun? Siz arıyor olabilirsiniz, bize “geliyorlar.” Hemen her gün.
Nereye gitsek ya da ne yapsak. Paratoneriz, çekiyoruz. Hep de bizi buluyor
yahu! Ya da belki tamamen kafamdan uyduruyorum, neden? Çünkü bendeki hayal gücü
hiçbirinizde yok. (meğersem de şakaymış!) Tamamen bir “yaşadığımı yazıyorum”
durumu bu ve içeriği tuhaflaştıran, onca saçma tesadüfü bir araya getiren şey
de bütünüyle benim şahsi absürdlüğüm. Esneyerek doğmuş bir bebekten
bahsediyoruz ey kitle!
En son kaldığımız yerde, 500 güne yakın bir zamanı pazar
dahil günde 14 saat kadar bir AVM’de gözlem yaparak geçirdikten sonra (o sırada
yaptığım işi kendime açıklamanın yolu buydu, yoksa devrelerim yanmak üzereydi),
2015’in Temmuz ayında her şeyi geri sardım, dükkanı kapadım, evdekiler dâhil
eşyalarımı ve hayatımı küçülterek delicesine bir inzivaya çekildim. Hani
kışlıkları bir plastik torbaya dolduruyorsun da elektrik süpürgesinin
hortumuyla deliğinden havasını çektirince böyle bin kat küçülüp dümdük oluyor
ya o kocaman paket? İşte ben de hayatımın tamamını, duygularım ve elimdeki
gerçeklikle birlikte bir torbanın içinde küçülttüm, minnak bir paket yaptım,
koydum cebime, düştüm yola (zihnimde tabii. Fiziksel yolculuğa daha gelmedik.)
2016’nın ilk günlerine kadar yaptıklarımı zaman zaman
yazdıklarımın içerisinde bulabilir, anlayabilirsiniz. Eşyalarımdan, okunmuş
kitaplarımdan, en önemlisi de yıllardır omuzlarımda taşıdığım ve arada küfeyi
sırtımdan atarken indirmeye kıyamadığım her şeyi ATTIM. Çok zor mu oldu?
Aksine, bir kez kurtulmaya başlarsan daha hızlı, daha vahşi, daha katı bir
şekilde atmaya devam ediyorsun. Bunu daha önce “vazgeçmek özgürlüktür” sözüyle
anlatmaya çalışmıştım buralarda bir yerlerde.
En son, 2 kapılı bir gardıroba sığacak kadar kıyafetim (her
türden), 3 raflı kitaplığa sığacak kadar kitabım, bir kamyoneti doldurmayacak
kadar ev eşyamla artık uçuşa hazırdım. Yeni yıla girdiğimde, bana ne olduğunu
tam olarak çözebilen iki kişi vardı; biri, İzmir’de bıraktığım gönül dostu iki
arkadaşım ve diğeri yazılarıma zaman zaman konu olan (taşındığım için eski)
komşum Dağlar Kızı. Eski demek hoşuma gitmediği için durum belirtmek adına
parantez içine hapsettim. Onun bendeki izi çok mühimdir. Birazdan
detaylandırarak gülmekten karnınızı ağrıtacağım hikâye ve benzeri birçok vakada
başrol veya yardımcı kadın oyuncu olarak Oscarlık bir performansı mevcuttur.
Hatırlarsınız canııım, hani 4 kişilik bir hanenin yıllık su tüketimini evde
bulunmadığı 15 gün içerisinde tüketebilme yeteneği olan arkadaşım, hah bildin
mi? Şimdi okuyacağınız olayın başladığı gün, dağlar kızıyla tanıştığımız
gündür. Farklı bir deyişle, her şey benim o apartumana taşınmam ve dağlar
kızının interneti paylaşalım mı teklifiyle kapıma gelmesiyle başladı…
Sonraki 2 yıl boyunca dağlar kızı ve ben neredeyse her akşam
(özellikle de şu tükanı kapama vakasından sonraki her gece hem biz hem de
annelerimiz) kahve yaptım gelsene, kısır oldu mu ben çayı koydum, ay şurdan iki
çekirdek çitleyek Poyraz Karayel izleyek, salça yapıcaz senin şu blenderi kap
gel, mutfak üst dolabından tencereyi indiriver kızım, perdeleri ben asarım
anneeem gibisinden daha binbir bahaneyle birbirimizin evinden çıkmadık. O kadar
ki dağlar kızının “insan 2 yaşındaki kızından daha sevimli olabilir mi” tipli
(ve çipil bakışlı) ablasının deyimiyle “keşke iki daire arasında iç merdiven
olaydı, ayakkap giy-çıkar yoruluyorduk vallahi!”
Dağlar kızı, annesi, ablaları ve onların kardeşim gibi
sevdiğim eşleri ile oynamalara doyamadığım kızları sayesinde kabuğuna çekilme
dönemimin en bombastik günlerini yaşadım. Köye gittim, yılan gördüm, acı su
denen yeraltından gelen soda suyundan içtim. Ayda en az 10 kez fal baktım,
baktırdım (aşırı bilimsel bir insan olmama rağmen spritüal konularda üstüme
yoktur!) Derken İstanbul beni baydı beybilerim…
İşin aslı gayet pragmatik bir yaklaşım. Son altı aydır evden
çalışıyorum, dünya artık mobil zaten. Eh İstanbul’da yaşamak demek, en azından
kira, ısınma parası vb derken tekmili birden ayda ortalama 2,000TL demek ve
karşısına koyabildiğim şey de bu miktar cebimde kalırken deniz manzaralı 20
metrekare balkonuyla İstanbul’dan 800 kilometre uzaklıktaki aile evimiz. Deniz
manzaralı lafını duyunca bana gıcık olan sayısız arkadaşımın “allaaah seni
naapmasın”ları ve artık kazancımı eve değil gezmeye tozmaya (nereye gidecektik
Singapur mu?) harcama kararım birleşince kendimi tam 25 yıl önce ayrıldığım
kentte buldum. Dünyanın en mutsuz ülkesinin en kuzeyinde, ülkenin en mutlu
kentindeyim şimdi. En basitinden “bu kentte trafik lambası yok arkadaşlar.”
Gelince neler olduğunu bir blog açıp anlatsam ancak yeter.
Ama ben size buraya nasıl geldiğimi yazıyorum şimdi.
Ocak ayının son günlerinde, kıymetli saraypartmanımızın
güzide derebeyi, düşes ve şansölyeleri toplantı istediler. Efenim mesela
bahçemiz neden sensörlü değil de saat ayarlı lambalarla aydınlanıyor?
Ayrıyetten neden bambaştan söz verilen videolu kameralı kapı gözetlemeler
çalışmıyor? Görüntülü kapı zil sistemi biyerimize yetmiyor, video kaydetsin ki
geçen hafta Salı günü bize gelen kıskanç eltime “hayır kız geç geldiniz işte,
bak görüntüde var görüyoruz yani bunnarı” diyebileyim. Yani kentsel
dönüştürülen eski gecekondu mahallesinde yaşıyor olabiliriz ama nihayetinde
duplekis ankastıra dairelerimiz var, bahçesinde çamaşır yıkayan komşularımıza
bikbik yanıp sönen sokak lambamız, kameraynan izlenen girişimizle felan
havamızı atamıycak mıyız?
Dediler demesine de birkaç ay öncesinde birbirlerine
girdiklerinden, dili en çatallı ama en adil komşuları olarak beni yönetici
seçme gafletinde bulunmuşlardı bir kere. Talep ettikleri bu dahiyane taleplerin
hepsine kafamı yukarı aşağı ve sağa sola sallayarak kesintisiz biçimde hı hı,
ı-ıh, tebi tebi, hayır asla olmaz, hadi canım iyi günneer diyerek taş koydum.
Sonra baktım ki arabuluculuk, ekonomi, bütçe, akılcı çözümler falan derken,
adil ve becerikli apartuman yöneticisi rolümü pek âlâ oynarken bir yandan da
özellikle birbirine diş bileyen (ve her ikisi de diğerini paçoz kendini ikoncan
gören) iki derebeyinin süregelen telefonlu tacizine maruz kalmaya başlamışım.
Biri arıyor “bana bak (yani o baksın) o ayakkap dolabı kapıdan kalkıcak
(kaldırsın)”, tam ben bunu kendisine söyleyip söylemediğini soracam çaat
kapanıyor suratıma telefon. Ötekine kibarca ileteyim diyorum (apartman kuralı
gereği de o dolabın kalkması gerekiyordu o ayrı) “benim ondan dinleyecek
bişeyim yok” deyip suratıma kapatıyor. Biri çirkefse öteki çamur banyosu.
Üstelik bunlardan biri ev sahibim ve kendisi sık sık komşularıma uğrayıp “yau
komşulardan Ayşaanım evini 1300’e kiraya vermiş, benimki ucuza gidiyor valla”,
“yau şu ilerdeki köylüm dayresini 1200’e vermiş valla benimki ucuza gidiyor valla”
diye diye canlarından bezdirdi. O kadar ki biz taşınmasak da birkaç ay içinde
kapımıza dayanacaklarını ve 800 olan kirayı 1300 yapmamız için baskı
kuracaklarını biliyorduk.
Derken toplantı başladı. Neyse ki bu kavgalı iki tipten biri
yok. Toplantı ne diyeceğini bilemeyen ama söz bir kendisine gelse hemen
şunnaaarı bunnaarı isteyecek olanlarla dolu. Dolu diyorum gerçi epi topu 5
daireyiz 7 kişiyiz. Dağlar kızı da yanımda oturuyor. Ben hal hatır sorduktan
hemen sonra, herkesin içinde “eee yolcu yolunda gerek, ben Mart’ın başında
taşınıyorum. Yöneticilik nöbetini de devrediyorum, artık oğlunuza mı
verirsiniz, meşhur komşunuz derebeyine mi verirsiniz, size mutluluklar
diliyorum. Haa bu arada bahçeye sensörlü aydınlatmadan önce, apartman ortak
alanına gelen 800 liralık elektrik faturasına bir itiraz edin” deyiverdim.
İçeride depozitom var ve taşınma kararını verdiğimizden beri
annemle “kesin bunun üstüne yatacaklar, bari kalan son 15 gün kirasını oradan
düşelim” deyip az miktar akıllılık ettik. Ev sıfır tamam, biz de elimizi
sürmemişiz. İnşaat işi yapan veya ev sahibi olanlar daha iyi anlar,
duvarlarında bir tane bile çivi yok. Ev sahibine depozitodan kira düşmek
kelimelerini aynı anda söyleyince “yauu dur daha o yeter mi bakalım, ev
boyanacak, boya parasından artarsa…” dedi. Hah dedim bak, yatacak üstüne dedik
biz. “Yahu Dere Bey, bu ev iki yıl olmadı yapılalı, duvarlar tertemiz, bir
baksaydınız da öyle karar verseydiniz boyaya” dedim. Yooktu, karar kesindi, ev
sıfır verilmişti, sıfır alınacaktı. İçimdeki intikam haznesine birinci çentiki
attım.
Biz artık taşınacağız ya annemin memleketteki evine
döneceğiz, İstanbul’dan da kurtulacağız ya, içimiz rahat, huzurlu eşya
toparlayıp komşularla kekli kısırlı kıkırdamaya başladık. Ama unutmadım, o
komşuya kira parası çekiştirmelerini, o depozitoya el koymalarını, o gözlerinin
doymamalarını unutmadım. Peki ne yaptım?
Öncelikle biz gidesiye kadar evi kiracı adaylarına hem de
hemen gösterebileceklerini, bizzat kendim söyledim. Ama ne zaman “evi
göstercedik evde misiniz” diye sorsalar ayağımı sürüdüm. İşim çıktı, misafirim
geldi. Tamamen yalan değildi. Ama kesinlikle işlerini kolaylaştırmadım.
İkinci olarak, mahallede, apartmanda, herhangi bir şekilde
taşınacağımızı duyunca “acaba kaça oturuyorduk ve kaça kiraya verilecekti ki” sorularına
“valla biz 800den oturuyoruz, 1300e verceklermiş, zaten depozitoyu da
vermiyorlar, ille evi boyatcaklarmış, sanmam yeni evi neden boyasınlar tertemiz
valla bir çivi bile yok” diyerekten salladım da salladım. O kadar rahat
konuşuyordum ki ev sahibim evi önce 1100 sonra 1000 liradan kiraya vermesine
rağmen çevrede çoğu kişi hep 1300’den bildi.
Son günler… 27 şubatta kamyonet geldi eşyaları yükledi
gitti. Ardından biz de son iki günü (inat ettim 29 Şubat gecesine kadar anahtar
teslim etmeyeceğim!) dağlar kızının evinde geçirmek üzere üst kata geçtik. O
sırada aklımıza geldi. Şimdi bu depozitoya boya için el koydular (ve ne
hikmetse boyacı tam da depozitoya denk bir fiyat verdi) eh 15 günlük kira
isteyecekler üstüne, belli bişey. İçimde kalmasın ben bunlara güzel bir gol
atacam ama du bakali dedim. Hırs yaptım. Annem “bugüne kadar bir çivi bile
çakmadık, al eline çekici, madem boyayacaklarmış bütün odalara beşer onar çivi
çak” dedi. Bana aman da çok bık bık ediyorsun, gaddarsın falan demeyin hiç, siz
daha annemle tanışmadınız…
Dağlar kızıyla son kahvelerimizden birini içerken mutfakta
gözlerimiz parladı. Dur kız dedim, son bir gol atalım… Duvarları delmesek de
boruları uçuralım kıh kıh kıh (bu operasyonun hayata geçememe sebebi yeterince
kötü olamamamızdan değil, son gece son dakika kedi kumuna ulaşamamamızdandır.)
Ertesi gün komşularla vedalaştık, annemle bindik otobüse
döndük memlekete. Ama talihsizlik bu ya nakliye firması mutfak eşyalarımızın
bir kısmını evde bırakmış, dolapların içinin dolu olduğunu da fark etmemişiz,
nihayetinde pahada ağır eşya değilse bile hatıra kahve kupalarım falan kalmış,
üzüldüm tabii. Ev sahibim olacak çakal, kalan parayı alabilmek için bu eşyaları
alıp evine götürmüş (yahu ben senin ocağına incir ağacı dikmemişim ne
zorluyorsun!) Birkaç gün geçti ses yok. Aha dedim çakallığa bak, aklınca
eşyalarımı göndermeyecek, para istiyor. Aralarında kafası çalışan tek insan
olan oğullarını aradım ve dedim ki “eşyalarım annendeymiş, göndermiyor. Adresim
şu. Eşyalarımı bekletmeyin çünkü onlar hatıra eşya zaten işinize yaramaz.
Paraya gelince, boyayı yaptırın, faturasını hazırlatın, ondan sonra kalan
parayı öderim. Boya yaptırmazsanız sizin bana ödemeniz gereken para var bilginiz
olsun.” Bilimli insanın hali başka oluyor. İki gün içinde eşyaları dağlar
kızına teslim etmişler…
Şimdi ne mi olacak? 1 ay geçtikten sonra nihayet kiracı
bulmuşlar ve onlardan aldıkları depozitoyla boyacıyı sokmuşlar içeri.
Bekliyorum. Bakalım cesaret edip benden hala o parayı isteyecekler mi?
(İsterlerse ne yapacaksın demeyin, artık beni tanımış olmalısınız. Çağrı
merkezlerinde “ne diyorsa yapın yeter ki sussun” denilen insanım ben…!)
30 Kasım 2015 Pazartesi
hanımlar mücde! sıtkım sıyrıldı aşısı ayağınıza geldi!
(Yazımız yazıldığında, göktaşı yağmuru vardır ve kimisi yıldız yağmurunu şarap ve sevgili eşliğinde izler, kimisi de bu manyak gibi olaylaaar olaylar...)
İki gecedir, gözümü gökyüzüne dikmiş Perseid göktaşı yağmurunu izlemeye çalışıyorum. Tam bu sırada, bakışlarım gökyüzüne kenetlenmiş haldeyken, bizden sayısız ışık yılı uzakta, bir takım yıldız, gezegen ve meteorların, kaya parçası diyelim kısaca, varlıkları üzerine hayatları boyunca kafa patlatan insanlar geldi aklıma. Bazıları, biz burada bir ayakkabının 37 numerosunu bulamadık diye tükkan tükkan gezerken, dünyadan milyon kilometre uzağa atış yapıyor, “belki oralarda hayat vardır” diye. Biz burada, organik süt ve yumurtayı nereden bulucam, evde çamaşır deterjanı nasıl üreticem diye “gugıl manyağı” kesilirken, Mars’ta yaşam projesi için 365 günlüğüne uzaya gidiyor ve daha birkaç ay geçmişken uzay gemisi içinde marul yetiştirip yiyor (NASA sitesinden videosunu izleyebilirsiniz). Hani şu dünyayı evrenin milyonda bir karesi içinde bir toz tanesi kadar gösteren fotoğrafa atıf yaparak “ne kadar ezik” bir halde olduğumuzu falan söylemiyorum. Hiç de değiliz! Derdim başka.
Düşünün, çocuklarınız radyasyona maruz kalmasın diye ne çabalar harcıyorsunuz, oysa keşfi yapan bay ve bayan Curi, yıllarca bıkıp usanmadan üstünde çalıştıkları bu şeyin öldürücü etkisine maruz kalarak bilim yolunda can verdiler (biraz drama katınca böyle söylenebilir). Fukushima’da nükleer kaza olduğunda, durum değerlendirmesi ve önlemlerin alınması için orada bulunan bilim insanı ve mühendislerin tamamı, oradan sağ çıkamayacaklarını ya da çıksalar bile ölümlerinin kısa sürede bu nedenle olacağını bile bile oradaydılar. Amerikan bilim-kurgularında sıkça işlendiği üzere, Armageddon filminde dünyaya çarpacak astreoidi püskürtmek için yapılan plan kısmen geri tepince, ekibin geri kalanı dünyayı kurtarmak adına astreoidin göbeğine ölüm dalışı yapmaktan çekinmez. Benzer şekilde, Interstellar (Yıldızlararası) filminde de astronot Cooper, dünyada kalan nesli kurtarmak için, bir umut bile varsa, kendini feda eder.
Peki bu, dünyayı kurtarmak uğruna sıradan yaşamlardan vazgeçerek kendilerini bütünüyle bilime adayan insanlar, senden benden çok mu farklı? Yani parmakla sayılacak kadar az insan mı var böyle? Yoksa, aslında çoğumuzun içinde benzer bir fedakarlık, adına ne derseniz deyin, var mıdır? Başka bir şekilde sorayım. Söz konusu sizin çocuğunuz olduğunda kaplan kesilmeniz normaldir de başka binlerce çocuk için ama sizin çocuğunuz aralarında değil diye arkanızı mı dönersiniz? Çöplerinizi plastik-kağıt-cam-metal diye ayrıştırmanızın, Afrika’da ya da Papua yeni Gine’deki çocukların daha rahat oksijen solumasını sağladığını düşünür müsünüz? Yoksa sadece bir kentli insan portresi olarak mı bu alışkanlığa sahipsiniz?
Yanıt basit. Söz konusu ebeveyn olmaksa, ebeveyn olmayanın gözünde ne kadar şaşırtıcı olsa da, bütün çocuklar aynıdır ve içlerinde sizin çocuğunuz olmasa da genel olarak onlar için kaplan kesilirsiniz ve evet yukarıdaki soruların hepsinde yanıt aynıdır. Bunu kendiniz için değil, yeri gelirse tüm dünya için yaparsınız. Evet, yaparsınız bunu. Biliyorum. Birçoğunuza garip gelebilir. Karşı da çıkabilirsiniz. Ancak insan türüne atfedilen bencillik, sandığınız kadar yaygın, belirgin ve genlere kadar işlemiş bir hal değildir. Bizi, eğer öyleysek, bencilleştiren şey, içinde yaşadığımız toplum ve ondan beslendiğimiz kültürdür. Bu başka bir yazının konusu olacak kadar geniş. Gelelim bu yazının konusuna.
Çocuk sahibi olmasam da uzun yıllardır çocuklarla çalıştığımdan, ebeveyn davranışı hakkında tahmin ettiğinizden daha fazlasını biliyorum. Üzerine kafa yorarken ve araştırırken, bir süredir yazdıklarımı da inceleyerek, bu kez farklı bir dil kullanmayı tercih ettim. Mesela, blog dilimle yazacak olsam şimdi şöyle derdim; “bacım, madem çocuğunu aşılatmak istemiyorsun, o zaman topla tası tarağı, git bir dağ köyüne yerleş, o çocuğu da mümkünse bir asır boyunca bir daha aramıza gönderme.” Böyle deyince ne kadar katı, bencil ve dışarlıklı görünüyor değil mi? Çocuğun yok ya, ooh!
Gel gör ki aşı, çocuk sahibi olmakla ilgili bir şey değil. Tam da bunu diyorum. Kendim de dahil dünyanın bütün çocukları ve yetişkinleri adına, gerekirse hepsini kurtaracak planın içine balıklama atlayacak gözü kara siz ebeveynlerin, eksikli bilgiler, yanıltmalar ve ideolojik oyunlara kanarak dünyanın geleceğine kurşun sıkmamanızı rica ediyorum.
Evet. Konumuz aşı. Bakın şimdi ne diyeceğim? Hani az önce sizlere, aralarında çocuğunuz olmasa bile tüm çocuklar için kaplan kesileceğinizi söyledim ya. Hah, işte tam bu cümlenin ardına, “valla doktorumuz aşıların otizme neden olma fikrini destekliyor, o yüzden biz de aşıları yarıda kestik (veya yaptırmadık)” cümlesini, ve “Afrika’da aşılama sayesinde çocuk felci korkulacak hastalık olmaktan çıktı” cümlesini ekliyor ve soruyorum, aşı yaptırmama konusunda bu kadar emin misin?
Bu yılın Ocak ayında Disneyland’a ziyarete giden dokuz kişi çocuk felcine yakalandı. Birkaç aylık bebekten 21 yaşındaki gence kadar çeşitli yaş gruplarından dokuz kişi. Çocuk felci ABD’de 2000 yılından bu yana görülmüyordu. Birkaç gün önce de yine ABD’de bir doğal parkta piknik yapanlardan bir kişide veba görüldü. Ben bu yazıyı yazarken, Afrika’da son bir yıldır çocuk felci görülmediği haberi düştü medyaya. Pakistan’da da geçen yıldı sanırım, çocuk felci korkulacak bir hastalık olmaktan çıktı. İlk iki haberde hastalığın aşı yaptırmamış kişilerden bulaşmış olabileceği belirtilirken, sonraki iki olay tamamen aşının başarısıdır. Aslında, vebanın bir zamanlar Avrupa’yı nasıl kasıp kavurduğu hatırlanacak olursa, yalnızca bir kişide görülmesi ve yayılmaması yine aşının başarısı değil de nedir?

Solda: 1955 yılında bir hemşire, çocuk felci nedeniyle demir ciğere mahkum olan bu hastaya, ona faydası olmayacak olsa da, gelecek nesilleri kurtaracak aşının müjdesini veriyor. ( Ontario March of Dimes)
Bugün, siz de bilgiye kolayca erişebilirsiniz, daha çocuk yaşta ölümle sonuçlanan, salgın hastalıkların çoğu, dünyanın birçok ülkesi için korkulacak seviyenin çok çok altına indi, hatta yok edildi. Çok değil 100 yıllık bir döngüde (dünyanın yaşını kaç kabul ederseniz edin 100 yıl oldukça kısa bir süredir), bu dünyada bir hastalıktan birkaç milyon insan ölebiliyordu. Bugün en tehlikeli hastalıkları bile bulunduğu kıtadan daha fazla yayılmadan durdurmanın yollarını bulabiliyor bilim. Bunların tamamının temelinde adına aşı dediğimiz, bir hastalığa karşı bağışıklık sağlamak için vücuda verilen, o hastalığın mikrobuyla hazırlanmış madde yatıyor. Her ne kadar hastalık ya da virus denen şeyin kökü tamamen kazınamayacak olsa da (her seferinde bir yenisiyle karşılaşmak da mümkün oluyor), sizler zamanında aşı yaptırırsanız bunlar kabus olmaktan çıkıyor. Denklem bu kadar basitken, en yakınımdaki insanlardan bile hâlâ aşının otizme neden olduğu cümlesiyle başlayan yakınmaları duyduğumda, izin verirseniz çileden çıkıyorum.
Türkiye’de pekçok kişi, aşı ile ilgili tartışmaların KKK aşısının otizme neden olduğu iddialarıyla başladığını düşünse de, aşı karşıtlığı çok daha eski bir tartışmanın kollarından sadece bir tanesi. ABD ve Avustralya’da başlayan hararet, sonunda “aşı yaptırılmamış çocuğun okula alınmaması” ve “aşı yaptırmayan ailelerin çocuk yardımı alamaması” gibi meclis kararları çıkarılmasına kadar giden bir dizi olaya ve bunlar üzerinden süren bitmeyen söz düellolarına dayanıyor. Öyle ki hepimizin filmlerini severek izlediği Jim Carrey, ABD’deki senato kararına tepki olarak bir otizmli gencin fotoğrafını “aşı bir insana bunu yapıyor (onun aklını alıyor)” minvalinde tweete ekleyip ardından pişkin bir şekilde özür diliyor. Bak hâlâ…
Şimdi özetle yazdıklarımı, yazının sonundaki linkten* ayrıntılı (ve eğlenceli) şekilde okuyabilirsiniz;
- Aşı ile otizm bağlantısını ortaya atan kişi, ki iddiası tamamen bir sahtekarlığın ürünüdür, daha sonra özür diledi ve iddiasını geri çekti. Siz de çoktan öğrendiniz ki tartışma aşılarda bulunan cıva ile ilgili. Ama bilmenizi isterim ki konu cıvayla sınırlı değil. Cıva bitti hidroklorik asit başladı, o bitti formaldehit başladı. Yine siz de kolayca öğrenebilirsiniz ki eğer aşının içinde cıva ya da başka benzer maddeler olmasa o aşı hazırlandığı anda kullanılmak zorunda kalır, çünkü ilgili maddelerin korunması mümkün olmaz. Size günler hatta aylar önce üretilmiş aşıyı, tam etkin içerikle birlikte sunabilmenin tek yolu gerekli koruyucuların kullanılmasıdır ve bu maddeler size zarar vermeyecek miktarlarda olup bu miktarlardan çok daha fazlası zaten vücudunuzda mevcuttur. Örnek olsun, kimyasal maddelerin zararları isimlerinde değil miktarlarında gizlidir. Su da bir kimyasal maddedir ve 3 saat içinde 6 litre su tüketerek bu sebepten ölen insan da mevcuttur...
-Aşı karşıtlığı kapsamlı, özenle gizlense de dini referanslara dayandırılan ve ailelerin çocuklarının her türden tedavisine kendilerinin karar vermesi ve tıbbi yardımı reddedebilmelerine kadar giden, çözüm olarak arkasında alternatif tıbbın kandırmacalı yüzünü barındıran geniş bir bilim karşıtı kampanyanın eseri. Burada özetle alternatif tıbba karşı değilim, ama suyun hafızası vardırla başlayan homeopatik dalgaya kökten karşıyım diyeyim.
- Aşı karşıtlığı merkezine aşı üreten firmaları, dolayısıyla güya kapitalizmi ve küresel ekonomiyi alsa da, özünde insanların sağlık konusunda kendi başlarına karar verebilmelerini savunan, bu yönüyle bir yandan bilim karşıtlığı üretirken, bir yandan insan hayatıyla oynayan tehlikeli bir başlık. Unutmayalım ki söz konusu olan sadece bizim çocuğumuz değil.
Tüm bunlardan sonra, size bu fikirlerimizin içinde yaşadığımız toplum ve kültürden etkilendiğini söylerken neden bahsettiğimi özetlesin diye, biraz medyatik bir girdi yaparak iki tane sosyal medya fotoğrafını hatırlatmak isterim. Biri yurtdışından; kadın doktoruyla görüşüyor, yazıda şöyle diyor; “doktor bana içinde kimyasal madde olmayan bir beslenme önerebilir misiniz” ve doktor yanıt veriyor “açlıktan ölmeni tavsiye ederim”. Diğeri ise bizden; hastane fotoğrafının üstünde şöyle yazıyor, kızlar okumasın diyen amcam, eşini hastaneye getirdiğinde kadın doktor sormasını biliyorsun ama…” İki farklı kıtadan ve kültürden, birbiriyle aynı zeminde iki esprili paylaşım, bize temel olarak bilim karşıtlığının gayet politik/ideolojik temelleri olduğunu göstermiyor mu?
Uzun lafın kısası, bunca bilgi kirliliğinde ilaçlara ve aşılara temkinli yaklaşmak isteyebilirsiniz, bu anlaşılır. Ancak lütfen temiz bilgiyi seçmek konusunda biraz daha özenli davranalım. Aşının otizme neden olduğu korkusunu bir yenelim hele. Yok öyle bir şey. İçinde cıva var diye korkmayalım. Bilime güvenelim biraz. Kendimize şunu soralım önce; bundan birkaç yıl sonra çocuk felci, kabakulak, kızamık, veba, difteri ve benzeri hastalıkların kol gezdiği bir şehirde/ülkede/dünyada aşılatmadığımız çocuklarımız yetişkin halleriyle bize hesap sorduklarında ne diyeceğiz?
*Aşı ve aşı karşıtlığı üzerine resimli anlatım için: TIKLAYIN
İki gecedir, gözümü gökyüzüne dikmiş Perseid göktaşı yağmurunu izlemeye çalışıyorum. Tam bu sırada, bakışlarım gökyüzüne kenetlenmiş haldeyken, bizden sayısız ışık yılı uzakta, bir takım yıldız, gezegen ve meteorların, kaya parçası diyelim kısaca, varlıkları üzerine hayatları boyunca kafa patlatan insanlar geldi aklıma. Bazıları, biz burada bir ayakkabının 37 numerosunu bulamadık diye tükkan tükkan gezerken, dünyadan milyon kilometre uzağa atış yapıyor, “belki oralarda hayat vardır” diye. Biz burada, organik süt ve yumurtayı nereden bulucam, evde çamaşır deterjanı nasıl üreticem diye “gugıl manyağı” kesilirken, Mars’ta yaşam projesi için 365 günlüğüne uzaya gidiyor ve daha birkaç ay geçmişken uzay gemisi içinde marul yetiştirip yiyor (NASA sitesinden videosunu izleyebilirsiniz). Hani şu dünyayı evrenin milyonda bir karesi içinde bir toz tanesi kadar gösteren fotoğrafa atıf yaparak “ne kadar ezik” bir halde olduğumuzu falan söylemiyorum. Hiç de değiliz! Derdim başka.
Düşünün, çocuklarınız radyasyona maruz kalmasın diye ne çabalar harcıyorsunuz, oysa keşfi yapan bay ve bayan Curi, yıllarca bıkıp usanmadan üstünde çalıştıkları bu şeyin öldürücü etkisine maruz kalarak bilim yolunda can verdiler (biraz drama katınca böyle söylenebilir). Fukushima’da nükleer kaza olduğunda, durum değerlendirmesi ve önlemlerin alınması için orada bulunan bilim insanı ve mühendislerin tamamı, oradan sağ çıkamayacaklarını ya da çıksalar bile ölümlerinin kısa sürede bu nedenle olacağını bile bile oradaydılar. Amerikan bilim-kurgularında sıkça işlendiği üzere, Armageddon filminde dünyaya çarpacak astreoidi püskürtmek için yapılan plan kısmen geri tepince, ekibin geri kalanı dünyayı kurtarmak adına astreoidin göbeğine ölüm dalışı yapmaktan çekinmez. Benzer şekilde, Interstellar (Yıldızlararası) filminde de astronot Cooper, dünyada kalan nesli kurtarmak için, bir umut bile varsa, kendini feda eder.
Peki bu, dünyayı kurtarmak uğruna sıradan yaşamlardan vazgeçerek kendilerini bütünüyle bilime adayan insanlar, senden benden çok mu farklı? Yani parmakla sayılacak kadar az insan mı var böyle? Yoksa, aslında çoğumuzun içinde benzer bir fedakarlık, adına ne derseniz deyin, var mıdır? Başka bir şekilde sorayım. Söz konusu sizin çocuğunuz olduğunda kaplan kesilmeniz normaldir de başka binlerce çocuk için ama sizin çocuğunuz aralarında değil diye arkanızı mı dönersiniz? Çöplerinizi plastik-kağıt-cam-metal diye ayrıştırmanızın, Afrika’da ya da Papua yeni Gine’deki çocukların daha rahat oksijen solumasını sağladığını düşünür müsünüz? Yoksa sadece bir kentli insan portresi olarak mı bu alışkanlığa sahipsiniz?
Yanıt basit. Söz konusu ebeveyn olmaksa, ebeveyn olmayanın gözünde ne kadar şaşırtıcı olsa da, bütün çocuklar aynıdır ve içlerinde sizin çocuğunuz olmasa da genel olarak onlar için kaplan kesilirsiniz ve evet yukarıdaki soruların hepsinde yanıt aynıdır. Bunu kendiniz için değil, yeri gelirse tüm dünya için yaparsınız. Evet, yaparsınız bunu. Biliyorum. Birçoğunuza garip gelebilir. Karşı da çıkabilirsiniz. Ancak insan türüne atfedilen bencillik, sandığınız kadar yaygın, belirgin ve genlere kadar işlemiş bir hal değildir. Bizi, eğer öyleysek, bencilleştiren şey, içinde yaşadığımız toplum ve ondan beslendiğimiz kültürdür. Bu başka bir yazının konusu olacak kadar geniş. Gelelim bu yazının konusuna.
Çocuk sahibi olmasam da uzun yıllardır çocuklarla çalıştığımdan, ebeveyn davranışı hakkında tahmin ettiğinizden daha fazlasını biliyorum. Üzerine kafa yorarken ve araştırırken, bir süredir yazdıklarımı da inceleyerek, bu kez farklı bir dil kullanmayı tercih ettim. Mesela, blog dilimle yazacak olsam şimdi şöyle derdim; “bacım, madem çocuğunu aşılatmak istemiyorsun, o zaman topla tası tarağı, git bir dağ köyüne yerleş, o çocuğu da mümkünse bir asır boyunca bir daha aramıza gönderme.” Böyle deyince ne kadar katı, bencil ve dışarlıklı görünüyor değil mi? Çocuğun yok ya, ooh!
Gel gör ki aşı, çocuk sahibi olmakla ilgili bir şey değil. Tam da bunu diyorum. Kendim de dahil dünyanın bütün çocukları ve yetişkinleri adına, gerekirse hepsini kurtaracak planın içine balıklama atlayacak gözü kara siz ebeveynlerin, eksikli bilgiler, yanıltmalar ve ideolojik oyunlara kanarak dünyanın geleceğine kurşun sıkmamanızı rica ediyorum.
Evet. Konumuz aşı. Bakın şimdi ne diyeceğim? Hani az önce sizlere, aralarında çocuğunuz olmasa bile tüm çocuklar için kaplan kesileceğinizi söyledim ya. Hah, işte tam bu cümlenin ardına, “valla doktorumuz aşıların otizme neden olma fikrini destekliyor, o yüzden biz de aşıları yarıda kestik (veya yaptırmadık)” cümlesini, ve “Afrika’da aşılama sayesinde çocuk felci korkulacak hastalık olmaktan çıktı” cümlesini ekliyor ve soruyorum, aşı yaptırmama konusunda bu kadar emin misin?
Bu yılın Ocak ayında Disneyland’a ziyarete giden dokuz kişi çocuk felcine yakalandı. Birkaç aylık bebekten 21 yaşındaki gence kadar çeşitli yaş gruplarından dokuz kişi. Çocuk felci ABD’de 2000 yılından bu yana görülmüyordu. Birkaç gün önce de yine ABD’de bir doğal parkta piknik yapanlardan bir kişide veba görüldü. Ben bu yazıyı yazarken, Afrika’da son bir yıldır çocuk felci görülmediği haberi düştü medyaya. Pakistan’da da geçen yıldı sanırım, çocuk felci korkulacak bir hastalık olmaktan çıktı. İlk iki haberde hastalığın aşı yaptırmamış kişilerden bulaşmış olabileceği belirtilirken, sonraki iki olay tamamen aşının başarısıdır. Aslında, vebanın bir zamanlar Avrupa’yı nasıl kasıp kavurduğu hatırlanacak olursa, yalnızca bir kişide görülmesi ve yayılmaması yine aşının başarısı değil de nedir?

Solda: 1955 yılında bir hemşire, çocuk felci nedeniyle demir ciğere mahkum olan bu hastaya, ona faydası olmayacak olsa da, gelecek nesilleri kurtaracak aşının müjdesini veriyor. ( Ontario March of Dimes)
Bugün, siz de bilgiye kolayca erişebilirsiniz, daha çocuk yaşta ölümle sonuçlanan, salgın hastalıkların çoğu, dünyanın birçok ülkesi için korkulacak seviyenin çok çok altına indi, hatta yok edildi. Çok değil 100 yıllık bir döngüde (dünyanın yaşını kaç kabul ederseniz edin 100 yıl oldukça kısa bir süredir), bu dünyada bir hastalıktan birkaç milyon insan ölebiliyordu. Bugün en tehlikeli hastalıkları bile bulunduğu kıtadan daha fazla yayılmadan durdurmanın yollarını bulabiliyor bilim. Bunların tamamının temelinde adına aşı dediğimiz, bir hastalığa karşı bağışıklık sağlamak için vücuda verilen, o hastalığın mikrobuyla hazırlanmış madde yatıyor. Her ne kadar hastalık ya da virus denen şeyin kökü tamamen kazınamayacak olsa da (her seferinde bir yenisiyle karşılaşmak da mümkün oluyor), sizler zamanında aşı yaptırırsanız bunlar kabus olmaktan çıkıyor. Denklem bu kadar basitken, en yakınımdaki insanlardan bile hâlâ aşının otizme neden olduğu cümlesiyle başlayan yakınmaları duyduğumda, izin verirseniz çileden çıkıyorum.
Türkiye’de pekçok kişi, aşı ile ilgili tartışmaların KKK aşısının otizme neden olduğu iddialarıyla başladığını düşünse de, aşı karşıtlığı çok daha eski bir tartışmanın kollarından sadece bir tanesi. ABD ve Avustralya’da başlayan hararet, sonunda “aşı yaptırılmamış çocuğun okula alınmaması” ve “aşı yaptırmayan ailelerin çocuk yardımı alamaması” gibi meclis kararları çıkarılmasına kadar giden bir dizi olaya ve bunlar üzerinden süren bitmeyen söz düellolarına dayanıyor. Öyle ki hepimizin filmlerini severek izlediği Jim Carrey, ABD’deki senato kararına tepki olarak bir otizmli gencin fotoğrafını “aşı bir insana bunu yapıyor (onun aklını alıyor)” minvalinde tweete ekleyip ardından pişkin bir şekilde özür diliyor. Bak hâlâ…
Şimdi özetle yazdıklarımı, yazının sonundaki linkten* ayrıntılı (ve eğlenceli) şekilde okuyabilirsiniz;
- Aşı ile otizm bağlantısını ortaya atan kişi, ki iddiası tamamen bir sahtekarlığın ürünüdür, daha sonra özür diledi ve iddiasını geri çekti. Siz de çoktan öğrendiniz ki tartışma aşılarda bulunan cıva ile ilgili. Ama bilmenizi isterim ki konu cıvayla sınırlı değil. Cıva bitti hidroklorik asit başladı, o bitti formaldehit başladı. Yine siz de kolayca öğrenebilirsiniz ki eğer aşının içinde cıva ya da başka benzer maddeler olmasa o aşı hazırlandığı anda kullanılmak zorunda kalır, çünkü ilgili maddelerin korunması mümkün olmaz. Size günler hatta aylar önce üretilmiş aşıyı, tam etkin içerikle birlikte sunabilmenin tek yolu gerekli koruyucuların kullanılmasıdır ve bu maddeler size zarar vermeyecek miktarlarda olup bu miktarlardan çok daha fazlası zaten vücudunuzda mevcuttur. Örnek olsun, kimyasal maddelerin zararları isimlerinde değil miktarlarında gizlidir. Su da bir kimyasal maddedir ve 3 saat içinde 6 litre su tüketerek bu sebepten ölen insan da mevcuttur...
-Aşı karşıtlığı kapsamlı, özenle gizlense de dini referanslara dayandırılan ve ailelerin çocuklarının her türden tedavisine kendilerinin karar vermesi ve tıbbi yardımı reddedebilmelerine kadar giden, çözüm olarak arkasında alternatif tıbbın kandırmacalı yüzünü barındıran geniş bir bilim karşıtı kampanyanın eseri. Burada özetle alternatif tıbba karşı değilim, ama suyun hafızası vardırla başlayan homeopatik dalgaya kökten karşıyım diyeyim.
- Aşı karşıtlığı merkezine aşı üreten firmaları, dolayısıyla güya kapitalizmi ve küresel ekonomiyi alsa da, özünde insanların sağlık konusunda kendi başlarına karar verebilmelerini savunan, bu yönüyle bir yandan bilim karşıtlığı üretirken, bir yandan insan hayatıyla oynayan tehlikeli bir başlık. Unutmayalım ki söz konusu olan sadece bizim çocuğumuz değil.
Tüm bunlardan sonra, size bu fikirlerimizin içinde yaşadığımız toplum ve kültürden etkilendiğini söylerken neden bahsettiğimi özetlesin diye, biraz medyatik bir girdi yaparak iki tane sosyal medya fotoğrafını hatırlatmak isterim. Biri yurtdışından; kadın doktoruyla görüşüyor, yazıda şöyle diyor; “doktor bana içinde kimyasal madde olmayan bir beslenme önerebilir misiniz” ve doktor yanıt veriyor “açlıktan ölmeni tavsiye ederim”. Diğeri ise bizden; hastane fotoğrafının üstünde şöyle yazıyor, kızlar okumasın diyen amcam, eşini hastaneye getirdiğinde kadın doktor sormasını biliyorsun ama…” İki farklı kıtadan ve kültürden, birbiriyle aynı zeminde iki esprili paylaşım, bize temel olarak bilim karşıtlığının gayet politik/ideolojik temelleri olduğunu göstermiyor mu?
Uzun lafın kısası, bunca bilgi kirliliğinde ilaçlara ve aşılara temkinli yaklaşmak isteyebilirsiniz, bu anlaşılır. Ancak lütfen temiz bilgiyi seçmek konusunda biraz daha özenli davranalım. Aşının otizme neden olduğu korkusunu bir yenelim hele. Yok öyle bir şey. İçinde cıva var diye korkmayalım. Bilime güvenelim biraz. Kendimize şunu soralım önce; bundan birkaç yıl sonra çocuk felci, kabakulak, kızamık, veba, difteri ve benzeri hastalıkların kol gezdiği bir şehirde/ülkede/dünyada aşılatmadığımız çocuklarımız yetişkin halleriyle bize hesap sorduklarında ne diyeceğiz?
*Aşı ve aşı karşıtlığı üzerine resimli anlatım için: TIKLAYIN
13 Eylül 2015 Pazar
keçi inadıyla helmelenmiş insanca yaşama dürtüsü
ne zaman buraya geldik, bilmiyorum. hatırlayamıyorum fiili daha uygun kaçardı belki, ancak beynimin her kıvrımından geçen sıvının her bir mikronküp hacminde bu kırk yılı öyle güzel hatırlıyorum ki bir kısmında bir şeyleri bilmiyor olduğum bahanesine sığınırsam aklımdaki yükten kurtulabileceğimi biliyorum. bak ne güzel bağladım cümleyi?!? hakkında ne çok şey bilmediğim onca şeyden bir bakıma özür dilerken, nasıl da her bir ayrıntısını bildiğim milyonlarca şeye karşı sorumluluğumu ortaya koyuyorum ki sonra biriniz gelecek yıllarda yüzüme bakıp "ama sen de suçlusun" derse, günümüzün ve geçmişimizin onca aymaz, akıllanmaz, çapsız kifayetsiz ve tıynetsiz oluşumlarından ayırabileyim beni.
yoksa yaşamak bir o kadar kolay dostum...
abla bi'hamburger alır mısın bana, dedi. aslında ve kesin 7-8 yaşlarında, o sabah akşam süt, arada meyve ve sebzeyle ve en hasından ana kucaklı sevgiyle beslenememişlik yok mu, en fazla 5 gösteriyor. kara saçlar, kara bir surat, çıplak ayaklı kontes gibi de salınıyor. hamburgerin sakıncalarını anlattık biraz. niyeyse! ister çıplak ayak yürüyen bir sokak çocuğu, ister has bakımlı mutlu mesut bir yuvanın tıpta okuyan endamlı genci ol, ister bir mahkemede hak savun, ister kallavi kitapların yazarı ol, hele bir de kadınsın, hamburger değildir korunman gereken, niye demedik?
ne yapsan, her biri esaslı markalardan "canım çekti, ama bu çok modaaağ, bunu da kombinlik aldım cnm" diye alınmış ve asla giyilmemiş toplamı bir araba parası eder gardrobuyla o hemcinslerin ve akranların kadar hakkın özgürlüğün olmayacak senin. sen bu topraklarda ve hatta bu gezegende kayıp bir neslin ürünü olarak ömrünü yarım tamamlayacaksın, göremeden evrenin o muhteşem güzelliğini bile, üstüne korku ve acıyla dolu bir son garanti üstelik! niye demedik?
ama karnın açtı. ilk ve en acil sorunu giderelim bari dedik. biz iki kadın, anca buna gücümüz yetti akşamın o saati belki de. döner ekmek alalım dedik. o kıçıkırık büfede, kendisi de kimbilir asgari ücrete ev geçindirmek için ağustos sıcağında günde 16 saat pişen adamın, paketi sana uzatırken o iğrenen iğrenç bakışı gördü ya bu gözler.
yaşamak, senin yanında, bir o kadar pişmanlık ve utanç kardeşim...
müzik sussunmuş. demiyor mu Ogün Sanlısoy; sen tükanını kapadın mı, çocuğunun doğumgününü iptal ettin mi, düğününden vazgeçtin mi ya da işe gitmiyorum üç gün, personele de bastım izni diyebildin mi de bana laf çakıyorsun demiyor mu? (Tam metni burada) o müzik o insanın ekmek teknesi lan gerizekalı! benim için, birkaç bir araya gelmiş sanatçının "ne olur sanatı susturmayın" çağrısından bir adım öteye geçen duruştur bu.
oturduğun yerden sıkması kolay beybabalar...
tuşlara basarak midenizi boşaltmak, oooh şöyle kızlı erkekli küfürlü küfürlü ortalığı boka bulamak kolay. sen bulanan kanı silebiliyor musun ki üstüne kusuyorsun bir de utanmadan?
sıcacık yuvanda, nefeslenirken taze mısır patlağı kokusunda, hayattaki en büyük üretimin göğsünde uyurken misal, ya da en büyük derdin salona sığdıramadığın oturma grubuyken bugünlerde, sırf HD kaliteli diye kilitlendiğin o LCD ekrandan sana gösterilmemiş vahşi doğunun yahşi batının tüm devr-i-aleminden ah bir haberdar olsan.
yoksa yaşamak çok ağır biliyor musun adamım...
ben yazarım. kaç kitabımın kaç milyon sattığının hiçbir önemi yok. sen de müzik yapıyorsun. kaç milyonun konserlerinde kendinden geçtiği ya da albümlerinin altın plaklık olup olmadığının da önemi yok. bu işten para kazanmıyor bile olabiliriz. ama nasıl ki emek üreten adam tüm bu yıkıma karşı yapabilecekleriyle sınırlıysa ama eğer yaşamı sürdürmek ve düzelterek ilerlemek için gözleri açık, dikkati pür elinden geleni yapmaya çalışıyorsa, bir grup aymazın yargılamalarıyla hareket edecek değiliz. yaptıklarımızdan utanmamızı, üzülerek elimizi yanlara düşürüp öylece oturmamızı beklemesinler.
sadece bir kez değil her gün, sen de yaşamı yeniden formatlayabilirsin. sen de ne istediğini ya da istemediğini, gerçekten neye ihtiyacın olduğunu ve yaşadığın dünyanın neye ihtiyacı olduğunu kendine sorabilirsin. deneyebilirsin bunu değil mi? yap o zaman. lütfen orada burada bizi yaptıklarımız için eleştirmek yerine takkeyi koyup önüne, bir kez de sen düşün. kırk yılda anladığım şu ki parayla satın alınan her şey çok ucuz. herkeste var üstelik. ama o akıl, o düşünme yeteneği, o birşeyler yapma dürtüsünden ortaya çıkan yapabilme erki, işte o herkeste yok. üstelik paha biçilemez.
sende hangisi var kardeşim?
yoksa yaşamak bir o kadar kolay dostum...
abla bi'hamburger alır mısın bana, dedi. aslında ve kesin 7-8 yaşlarında, o sabah akşam süt, arada meyve ve sebzeyle ve en hasından ana kucaklı sevgiyle beslenememişlik yok mu, en fazla 5 gösteriyor. kara saçlar, kara bir surat, çıplak ayaklı kontes gibi de salınıyor. hamburgerin sakıncalarını anlattık biraz. niyeyse! ister çıplak ayak yürüyen bir sokak çocuğu, ister has bakımlı mutlu mesut bir yuvanın tıpta okuyan endamlı genci ol, ister bir mahkemede hak savun, ister kallavi kitapların yazarı ol, hele bir de kadınsın, hamburger değildir korunman gereken, niye demedik?
ne yapsan, her biri esaslı markalardan "canım çekti, ama bu çok modaaağ, bunu da kombinlik aldım cnm" diye alınmış ve asla giyilmemiş toplamı bir araba parası eder gardrobuyla o hemcinslerin ve akranların kadar hakkın özgürlüğün olmayacak senin. sen bu topraklarda ve hatta bu gezegende kayıp bir neslin ürünü olarak ömrünü yarım tamamlayacaksın, göremeden evrenin o muhteşem güzelliğini bile, üstüne korku ve acıyla dolu bir son garanti üstelik! niye demedik?
ama karnın açtı. ilk ve en acil sorunu giderelim bari dedik. biz iki kadın, anca buna gücümüz yetti akşamın o saati belki de. döner ekmek alalım dedik. o kıçıkırık büfede, kendisi de kimbilir asgari ücrete ev geçindirmek için ağustos sıcağında günde 16 saat pişen adamın, paketi sana uzatırken o iğrenen iğrenç bakışı gördü ya bu gözler.
yaşamak, senin yanında, bir o kadar pişmanlık ve utanç kardeşim...
müzik sussunmuş. demiyor mu Ogün Sanlısoy; sen tükanını kapadın mı, çocuğunun doğumgününü iptal ettin mi, düğününden vazgeçtin mi ya da işe gitmiyorum üç gün, personele de bastım izni diyebildin mi de bana laf çakıyorsun demiyor mu? (Tam metni burada) o müzik o insanın ekmek teknesi lan gerizekalı! benim için, birkaç bir araya gelmiş sanatçının "ne olur sanatı susturmayın" çağrısından bir adım öteye geçen duruştur bu.
oturduğun yerden sıkması kolay beybabalar...
tuşlara basarak midenizi boşaltmak, oooh şöyle kızlı erkekli küfürlü küfürlü ortalığı boka bulamak kolay. sen bulanan kanı silebiliyor musun ki üstüne kusuyorsun bir de utanmadan?
sıcacık yuvanda, nefeslenirken taze mısır patlağı kokusunda, hayattaki en büyük üretimin göğsünde uyurken misal, ya da en büyük derdin salona sığdıramadığın oturma grubuyken bugünlerde, sırf HD kaliteli diye kilitlendiğin o LCD ekrandan sana gösterilmemiş vahşi doğunun yahşi batının tüm devr-i-aleminden ah bir haberdar olsan.
yoksa yaşamak çok ağır biliyor musun adamım...
sadece bir kez değil her gün, sen de yaşamı yeniden formatlayabilirsin. sen de ne istediğini ya da istemediğini, gerçekten neye ihtiyacın olduğunu ve yaşadığın dünyanın neye ihtiyacı olduğunu kendine sorabilirsin. deneyebilirsin bunu değil mi? yap o zaman. lütfen orada burada bizi yaptıklarımız için eleştirmek yerine takkeyi koyup önüne, bir kez de sen düşün. kırk yılda anladığım şu ki parayla satın alınan her şey çok ucuz. herkeste var üstelik. ama o akıl, o düşünme yeteneği, o birşeyler yapma dürtüsünden ortaya çıkan yapabilme erki, işte o herkeste yok. üstelik paha biçilemez.
sende hangisi var kardeşim?
31 Ağustos 2015 Pazartesi
Gönül devletinin dördüncü beşyıllık evlilik planı
“Sayın hedehödö ailesi tarafları,
20 Temmuz 2009 tarihinde attığınız imza ile gayet ayık
kafaya evet dediğiniz evlilik akdinizde 5. Yıl dolmak üzeredir. Evlilik vizenizin
5 yıllık uzatımı için imza beyanlarınızı yenilemeniz gerekmektedir. Bu amaçla
13 Temmuz 2014 sabah saat 09:15’te dairemiz sekreterliğine müracaatınız…..”
Neden evlenme
cüzdanlarının son kullanma tarihi yok, olsun bence, deyiverdi. Cümle kulaklarımdan
beynime duhul ederken bir kahkaha patlattım. Haklıydı. Haklıydı da bu bir
cümlelik hayat dersini size aktarmam o kadar kolay olmayacaktı. İki kez
evlenmişti, iki kez boşanmıştı. Üçüncü olur mu bilmiyordu. Kalıplara
sıkıştırılmaktan yorulduğu için sadece gözünde fer gördükleriyle konuşuyordu. Çok
müthiş beynim ışıldaklanmıştı dinlerken, kafası bildiğin benim kafaydı. Nasıl
anlatayım… Bak şu son kullanma tarihini mesela, açayım biraz.
Şimdi diyelim bulduk hayırlı kocayı. Diyelim bastık nikahı.
Hemen “ama sen de yani kime göre neye göre, ne nikahı, belki ben…” diye
saydırmayın. Susun bi’yol.
Diyelim bulduk hayırlı kocayı. Bastık nikahı. Ne kadar
seksistim değil mi? Bulduk hayat arkadaşımızı da aşık olduk da evlendik demek
gelmedi içimden, ne var?
İşte tam orada başlıyor her şey. Ne nikahın resmiyeti, ne evliliğin
kurumsallığı, ne de evlenme olgusunun nikahla birleştirme mecburiyetli mahalle
baskısıyla falan bir derdim yok. Ama size anlatacağım şey evlenme cüzdanı
olduğundan, bazı kabullenimleri baştan belirtmekte fayda var. İşte o yüzden…
Diyelim bulduk hayırlı kocayı. Bastık nikahı. İster
sapsadeli ve diz üstünde beyaz saten elbise, ister Kate Middleton’un 400bin dolarlık
gelinliğinden, başında fransızdüşesicedantelli duvağın, elinde ister minnak bir
buket hazırcı gelinlikçilerden, ister Nişantaşı madamasında satılan Puket
adasından getirtilme 750 dolarlık tuttifrutti çiçeği. Artık sen bu düğünü kaça
mal edersin, kendin nasıl bir şeye dönersin orası seni ilgilendirir. Bastın mı
nikahı? Tamam. Beni ilgilendiren de bu noktadan sonrası. (süper evlenmeli
hikaye var da sonra yazcam onu söz!)
Sevdiğin insanla evlenmek, yani bir bağlılık bir söz vermek.
Peki bu sözün kendisinin, evliliğin süresi ile ilgili bir bağlayıcılığı var mı?
Yani birgün işler ummadığın gibi gittiğinde, hani belki sen değiştin, belki
başka olaylar girdi araya, belki de 30ların öncesi sevdiğin adamla 40ların
civarında baktın ki beklentiler ve benzeri bazı ortaklıklar bitti? Napıcan
bacım? Aççan davayı. Tebi tebi bekara karı boşamak kolay! (ne kadar seksist
değilim, bu lafın kendi o kadar seksist).
Bakın ben bunları aman evlilik kutsal susun oturun, ya da
aman tu kaka hemen boşanın diye düşündüğümden söylemiyorum. Baştan da dediğim
gibi, ya da doğrusunca ifade edersem evliliğe inanan biri değilim zaten. Yazının
girişindeki cümleyi şıpadanak anlamam ve anlayışla karşılamamın nedeni de
budur. Lakin bir şeyi değerlendirmek için, hem varlığını hem başkaları için
geçerliliğini kabul etmek gerekiyor. Geçerlilik. İşte asıl mesele bu. Şimdi
diyelim evlendin ve bir süre sonra işlerin iyi gitmediği ortaya çıktı. Aman
beee, inanmıyom ya ille batıracam… Ben evliliğe değil, bir kadın ve erkeğin,
kendilerinde birtakım dinamikleri sürekli değiştirip yenilemedikçe, 3-5 yıldan
daha uzun süre aynı ufka doğru bakmalarının imkansız olduğuna inanıyorum.
İnanmıyorum da bunu görüyorum diyelim. (Kendimde görüyorum asıl, sus sus)
Burada
anahtar kelime ne? Kendinde yapacağın dinamik değişiklikleri. Yapabilir misin?
Tarihi soru da bu işte. Herkes yapamaz ve yapmak zorunda da değil. Bu arada,
hemen lafı gediğine bırakayım; bir insanla evli olmanız onu sevdiğinizi
göstermediği gibi, birini sevmek için evli olmanız da gerekmiyor. Sevgi, aşk,
güven gibi duygular çok uzun yıllar yaşayabilecekken, kurumsallaştırılmış her
şey ölü doğan bebek misali. Bu yüzden peşinen söyliim evlenmeyince evde kalmıyorsun,
bak bana, tam 27 yıldır evden ayrıyım, nooldu ibibikler!
Çıkmaza giren evliliklerde ilişkiyi yürütmeye çalışmak,
kurtarma operasyonları vb çoğu zaman işe yaramıyor. İnsanlar değişiyor,
hayatlar, gündem, tüm dünya değişiyor ve sen, eğer eşinle birlikte bir
senkronize değişim geçiremiyorsan, darbe oradan geliyor. Geçelim tüm bu
detayları, bakalım ne olduğuna. Evlilik bitti. Boşandın. Peki suçlu kim?
Uzmanlar ne söyler bilmiyorum, ancak bence çıkmaza giren evlilikler boşanmayla
sonuçlanıyorsa suçlu aramaya gerek yok. Sonuçlanamıyorsa o zaman bu
evlilik/nikah ve işareti evlilik cüzdanını ortaya atanlara birkaç sorum olacak
sayın hakim.
Birincisi, bu iki kişiye evlilik cüzdanını verme nedeniniz,
kanun ve toplum nezdinde onların artık bir aile olduğunu, aynı evde
yaşayabileceğini, sarılıp öpüşebileceklerini, çocuk sahibi olabileceklerini
belgelemek. Ya da buna benzer ve daha sosyolojik/ekonomik/siyasal birçok neden
sayılabilir. Peki o zaman, bu iki kişinin birbirini sevmesini de garanti ediyor
mu elinizdeki cüzdan? Hayır.
İkincisi, bu cüzdanı verdiğinizde bu kadınla adam 30larının
başındaydı. Aradan geçti 5 yıl. Bi’sordun mu abi nasılsın, abla mutlu musun, o
cüzdanı alırken gülümsediğiniz gibi gülebiliyor musunuz hayata, ya da ne
bileyim bi’sordun mu abicim sen beş yıldan sonra, ilk günkü gibi mi
davranıyorsun karına, pşşt abla sen peki bu adamı ilk günkü gibi seviyor musun?
Dedin mi? Daha doğrusu bunları sormak yetki ve niyet alanında mı? Hayır.
Üçüncüsü ve can alıcı sorum şu; Madem sen bu evliliğin gidişatı
adına hiçbir hükme sahip olmayacaksın, madem bir tür ehliyet, bröve ya da pasaport
gibisin… o zaman neden evlenme cüzdanlarının bir son kullanma tarihi yok? Ver
cüzdanı 20 Temmuz 2009’da. 5 yıllık. 2014 Temmuz ayının 1.günü bir email, SMS
ya da posta gönder.
“Sayın hedehödö ailesi tarafları,
20 Temmuz 2009 tarihinde attığınız imza ile gayet ayık
kafaya evet dediğiniz evlilik akdinizde 5. Yıl dolmak üzeredir. Evlilik vizenizin
ikinci 5 yıllık uzatımı için imza beyanlarınızı yenilemeniz gerekmektedir. Bu
amaçla 13 Temmuz sabah saat 09:15’te dairemiz sekreterliğine müracaatınız…..”
Yani demem o ki, koyacaksın evlenme cüzdanlarına son
kullanma tarihi, göndereceksin ihbarnameleri zamanında, gelen gelsin, atsın
imzayı uzatsın süreyi. Ha baktın ki gelmiyorlar mı? Düşsün nikah. İsteyen
uzatır evliliğini isteyen uzatmaz. Hem bu vize kuralı nedeniyle insanların
gözden geçirmeleri, değerlendirmeleri, dubibakalımcılık, bibeşyıldahacılık
artarak gider ve birçok evlilik kurtulur? Ne dersin? Nasılsa bir cüzdandan bir
ehliyetten farkı yok, o zaman bu evlilik kurumunun bir tür geçerlilik tarihi olsun.
Hem biraz da iyi tarafından bak (yanlardan kes şöyle oooh
tam ızgaralık). Evlilik vizesini yeniletmemek boşanma davası açmak kadar moralmanını
bozmaz. Nebliim mesela çevreden boşanma davasına “nası yaağnı şimdiiaaa dul
musun seeeaaağnn” lafını yemek yerine, “aaay nası yaniiiee biz vizeyi
yeniletmedik miii? O zaman kocamınan nikaamız düştü. Aman şimdi kim gidip
yeniden nikaa olcek, çook pahalı gelinlik felam. Bakarız biara” gibisinden
yirmibirinci yüzyıl ağzı kaytarmalar mümkün olabilcek. Kimse size kızmicek
çünkü boşanma davası açmak bir iradedir, vizeyi yeniletmemek bir unutkanlık.
Peeeh, ocakta yemek unutmuş insanlarız biz noolcek? Sonra görüyoruz, işte
bunlar hep “ikinci kocadan da döndü”, işte bunlar hep tükürmeli ayrılık… Bırak
gelsin, sal sal sal.
Evliliği kutsadığımdan değil. Bu yazı evlilik karşıtı olarak
da yazılmadı. Lakin civarımda tüm kadınların mutlaka evlenmesi ve kesinkes
çocuk doğurması gerektiğine bilincinin alt ve üst raflarında inanmayı sürdüren
o denli insan var ki netleştireyim dedim. Tam evlenme üzerine kavramsal
kuramsal dinginlik içermeyen bir yazı yazacaktım ki bir kahvehanede (hemen
belertme gözlerini, kıraathane demedim!) karşılaştığım bir kadın işbu yazı
konusu vize meselesini ortaya atıverdi. Ben de evliliğe çemkireceğime, onu
kurumsallaştıranlara haykırayım dedim. Verin 5 yıllık vizeli gözden geçirmeli
evlilik cüzdanlarını, bak bi’dene bekar kalıyor mu…
19 Haziran 2015 Cuma
Biz aslında yoğuz
Gökyüzüne
baktığınızda, eğer birkaç dakikadan daha uzun süre bakmayı sürdürürseniz, hele
bir de bunu gece vakti yaparsanız, zaman kavramından giderek uzaklaştığınızı, önce
gözlerinizin, sonra kafatasınızın ve son olarak bedeninizin de zihninizle
birlikte uzay boşluğuna doğru hareket ettiğini hissedebilirsiniz. Sualtında yaşanan
o sarhoşluk gibi, uzay boşluğuna doğru uzun süreli bakışın insan üzerinde
benzer bir etkisi olduğu söylenebilir.
Uzayda 365 gün
yaşam (Mars’ta Yaşam Projesi hazırlık bıdıbıdısı) projesi için geçenlerde bir
gemiye binip dünyamızdan piyuvvv diye uzaklaşan Bay Scott’a imreniyorum. Ama
sonra hemen yok yok diyorum, bu deneyimin kenarından geçebilirsin. O kadar
uzağa gitmeye gerek yok. Kayalıkların kıyısından geçilerek gidilen deniz kenarı
gibi (Saklıkent, he bacım he). Ya da meditasyon yaparken “haydi şimdi de bu mor
ışıktan oluşan konfor halkasından yepyeşil bolluk bereket yaylasına iniş
yapalım, elmasları zümrütleri toplayalım” der gibi. Önce gökyüzüne öylece bakıp
sonra normal yaşama dönünce bu hayal ürünü gibi görünen rüyamsı halin normal
yaşamdaki normal halime yapışıp kalmasını istiyorum. Loto piyangosunun en üst
bi’parası bana çıksın mesela. Zenginliğin beni yoldan çıkararak stratosferin en
ince yerinden atmosfer dışına hobaaa diye atabileceğine inanıyorum.
*İnsan şu fotoya bakınca teknolojiye lanet gelsin diyor ama nafile...
Bir dostum, 30’uma
girdiğim gün, “daha dur 40lar daha güzel” demişti. O zaman da haklı olduğunu
biliyordum sadece zaman henüz istediğim kadar hızlanmamıştı. En güzel
zamanlarım bunlar. Ne yapmak istediğimi biliyorum. Eskiden de biliyordum desem
yalancı olmam. Biliyordum da ne değişti? Bir adım bile ilerlememiş miyim? Hayır
yok. Şöyle anlatayım.
Omlet
yapacaksınız. Peynirli. Bunu biliyorsunuz. Son yirmi denemenizde hep peynirli
omlet yapıyorsunuz ama o tam istediğiniz olan peynirlisinden omlet değil. Bazen
peynir kaçıyor, bazen yumurta fazla geliyor. Bazen çok pişiyor vesaire. Yirmide
sekiz başarılısınız beklentinize göre. Otuzla otuzbeş arasında bu böyle. Ama
yaş kırklara gelince şu oluyor: Artık pişirdiğiniz her omlet peynirli omlet ve
hep aynı kalitede tutturabiliyorsunuz. Ölçüye alıştı eliniz. Ya da mesela onca
zamanda, yalnızca peynirli omlet yemek istemediğinize karar verdiniz ve birsürü
bambaşka omletler denemeye başladınız. Ama yine aynı şey oluyor. Hangi omleti
isterseniz, eliniz sanki kırk kere yapmışsınız gibi ölçüyü tutturuyor. Çünkü
artık ne istediğinizi biliyorsunuz. İster omlet olsun ister pankeyk. Bu arada
favorim, beyaz peynirli yumurta. Bildiğin köy işi.
Ne diyorduk?
Uzaya bakma deneyimi.
Böyle bir
deneyimde, bakmayı kesip normal hayatınıza döndüğünüz ilk birkaç dakikada,
hayatın ne kadar anlamsızlaştığını fark etmeniz olası. Bu fark ediş, zaman
geçtikçe daha da artabilir, veyahut siz normal yaşamın pratiğine o derece
kapılmışsınızdır ki o birkaç dakika bittikten sonra, mesela birileriyle sohbet
edip biraz da televizyon seyrettikten sonra, az önce muhteşem bir deneyim
yaşadığınızı unutuverirsiniz. Mümkün. Sıklıkla yaşıyorum. Yaşıyordum yani.
Üstelik bu medceziri yaşamak için teleskopa bile ihtiyacım yoktu. Işıksız bir
ortamda, mesela gece geç vakit, hele benim gibi kentin içinde kentten uzak bir
yerde yaşıyorsanız, işte tam da burada, gökyüzüne birkaç dakika bakmanız
yeterli. Bu deneyimden her seferinde mutlu olmam gerekirken, deneyimin birkaç
cümleden ibaret bir sohbet/diyalog ya da birkaç dakikalık teknoloji maruziyeti
ile ortadan kalkıvermesi, beynimin bu harika görüntüyü hemen oracıkta
silebiliyor olmasıydı beni üzen. Bu beni çok üzüyor. Bazen sırf bu yüzden
teknolojinin neredeyse hiç var olmadığı yerlerde yaşıyor olmayı dileyecek kadar
ileri gidebiliyorum. Ama dedim ki yeter. Sıra bende.
Sıkıldım. Ne
istediğimi biliyor ve buna giden yolu yürüyebiliyor olmama rağmen, hala ayağıma
dolanan bir sürü sürü, bir sürü mesele, bir dolu dırdır ya da aranızda
bazılarının bi bitmeyip gitmemesi yüzünden, zaman kaybediyorum düşüncesinden
sıkıldım. Bu bazısına isteyen herkes dahil. Yönetimden yürütmeye, idareden
muhasebeye. Bütün birimleriyle topyekün bir hayatın içindeki incik cıncık
herkes. Peki ama buna dahil olmayan hiç mi yok? (aklıma doksanların meşhur
klişe diyalogu geldi. Bıdıbıdı var mı? Yok. Hiç mi yok?)
Buna dahil
olmayanlarınız arasına; Carl Sagan deyince yüzünü buruşturmayanları, tam
mesaili yaşamına ekli iki çocukla bitmeyen haftaiçi iş-haftasonu aile gezmesi
trafiğine rağmen mesela elinde gitar hala müzik yapmaya uğraşanlarınızı dahil
edebilirim. Buna, otuzundan sonra üniversite okumak için işinden istifa eden ve/veya
akademik çalışma uğruna nohut oda bakla sofa yaşama razı gelenlerinizi,
biriktirdiği tüm parayla dünyanın absürd addedilen mekanlarına (ay Bali
dururken o dağ başına niye gittin ki? Kim naapsın o eski Afrika yerlilerinin
köyünü teallam yae!) gidenlerinizi de dahil ediyorum. Kısacası şu hayatımı
neşelendiren repliği anlayabilen herkesi bahsettiğim istisna listesinde
tutabilirim. “Hayatımdaki herşeyi bilmek
istemiyorum. Ben şaşırmak istiyorum!” (ingilizcesi daha havalı inan)
Gökyüzüne birkaç
dakikadan daha uzun süre bakmayı sürdürürseniz, hele bir de gece vakti, zaman
kavramından giderek uzaklaştığınızı, sırayla gözlerinizin, kafatasınızın ve bedeninizin
zihninizle birlikte uzay boşluğuna doğru hareket ettiğini hissedebilirsiniz. Demek
istediğimi anlayabilmeniz için, bu deneyimi bir kez olsun yaşamış olmanız
gerekir. İşte tam o anda, bu evrende yalnız olduğunuzu düşünün. Düşünün evet. Çünkü
gerçekten yalnızsınız. Ben ne zaman bu evrede olsam, hemen Yalan Dünya’nın
Zerrin’i gibi gözlerimi pısarak kendime diyorum ki “kıııız aslında bunların
hepsi bir hayal ürünü. Evrende senden başka kimse yok. Enöeöe! Kııız! ezik
misin sen?” Nasıl iyi geliyor anlatamam...
İşte bunlardan
birinde, karar aldım karar verdim. Madem aslında siz yoğsunuz, o zaman o incik
cıncıkların, tüm mes’elelerin, dertlerin, ay bi bitip gidemeyenlerin n’olacağını
düşünmeye gerek yok. Çünkü hiçbiriniz yoğsunuz. Siz hepiniz ben tek. Oh be.
Böyle düşününce bi’raaadladım bi’raadladım... Şimdi lütfen, konuyla ilgili olduğunu
düşünenler gidip gökyüzü inceleme işine soyunabilir, meditasyon-yoga-nefes ve
daha bir dolu yöntemden sonra fişşek gibi gündeme düşecek olan zihin zortlatmada
dünyanın tercihi olacak bu olayı deneyebilir. Ben hiçbir şey anlamadım diyenler
için koridorun sonunda solda bir kapı var. Girip içeride bekleyin, örtmen
birazdan gelcek.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Hayaller Paris, Hayatlar Öyle mi? | Yerli Dizilere Göre Biz
Her şey, altı bölüm polisiye dizisi izledikten sonra kendime “neden yabancı izleyince kendimde bir şeyleri değiştirmem gerektiği hissine ka...
-
Peşin söyleyeyim. Okulunu yarım kafayla okumuş, meslek ve iş arasındaki farklı bilmediği gibi, sabah işe gidip akşam eve gelmeyi çalışmak s...
-
Bazılarımız öyle garip, tuhaf, değişik, tatlı, acı, bombastik hatta çok namüsait bir mahiyette yazıyorlar ki akla bir soru geliyor ve nede...
-
Farkındasınız; sosyal medyada arkadaş listenizin durumuna göre günde ortalama üç-beş kez görebildiğiniz bir “talep”, kâh bir resim üstü yaz...
-
İlk kez 24/09/2018'de Birdizihaber.com sitesinde yayınlanmıştır . 2002 yılında, genetik maçoluğunu nereye gitse oraya taşıyan genç ve...
-
bir sohbette konu ne zaman "acıların yarıştırılmasına" gelse, ben "acılara tutunmaya çalışarak" dörtnala kaçarım oradan...

