31 Temmuz 2018 Salı

Sacred Games: Gerçeğe Tahammülünüz Ne Kadar?

İlk yayın: 31/7/2018-Birdizihaber.com
Birdizihaber ekibinden yazar arkadaşım Utku, Sacred Games ilk bölüm yorumunu yayınladığında, Amir Khan filmlerinden sonra, başka etkileyici bir Hint yapımı izleyeceğimi düşünerek çok heyecanlandım. Nihayetinde Avrupa ve kuzey ülkeleri dizilerinin dışında sektörden böylesi sürprizler fazla çıkmıyordu. Kıştan bahara Şahsiyet’le yerli yapımlarda şaşırma kotamı doldurmuşken Sacred Games deyim yerindeyse Pandora’nın Kutusu gibi açılıp ortalığa saçıldı. Hazır Utku bütün detayları vermişken tekrardan kaçınayım, sizi komşu yazıya davet edeyim. Önce Utku’nun yazısını okuyun, sonra buradan devam edersiniz. Yazı uzun, hava sıcak, konu demini almış, haydi yola çıkalım!

Kutsal Oyunlar: Bir fantastik-siyasi-polisiye uyarlaması

Dizinin Türkiye’de henüz ahım şahım bir kitle tarafından izlendiği ve ilgi gördüğü söylenemez. Hazır basın duyurularını haberleştiren kanallar dışında yerli yorum sayfalarında Sacred Games bahsine pek rastlamadım. Bunda hem ulusal kanallarda yayınlanmıyor oluşu hem de bir Hint dizisi olmasının etkisi büyük tabii. Hatta IMDB puanı ve yorumlarının Hintliler tarafından girildiği, Netflixplatformundaki ilk Hint dizisi olduğundan dizinin başarısının köpürtüldüğü gibi sosyal medya iddialarına bakılırsa bu yazıyı neden yazdığım da sorgulanabilir. Sahi, bir Hint dizisinden ne çıkabilir? Sabredin, birazdan ortalık aydınlanacak.
Hindistan’ın son 30 yıllık siyasi tarihine, bireysel bir mafya-polis mücadelesi üzerinden bakan Sacred Games’in sekiz bölümlük ilk sezonu, uyarlandığı 928 sayfalık romanın (Vikram Chandra – 2006 basımı aynı adlı eseri) yalnızca dörtte birini kapsıyor. Bu açıdan daha iki hatta üç sezonluk hikâyesi bulunan dizi sahip olduğu siyasi eleştirel bağlam bakımından bir de sansür olasılığıyla karşı karşıya geldi. Sansür demeyelim de her gerçek her coğrafyada birilerini rahatsız eder diyelim. Peki, dizi hakkındaki şikâyetler ve eleştiriler ne kadar haklı ya da haksız? Başka bir soruyla devam edelim önce.

Kazara başarı mümkün mü?

Slumdog Millionaire (Milyoner) filmini hatırlıyor musunuz? 2008 yapımı film, Mumbai’de sokaklarda büyüyen bir çocuğun, Kim Milyoner Olmak İster Hindistan versiyonunda yarışıp büyük ödülü alışını, her bir sorunun cevabında geçmişine dönerek anlatır. O yoksulluk, o acı, o Mumbai sokaklarındaki karanlık dünya. Çocukların yoksulluğu oldukça kalıcı bir meseledir ve ortadan kaldırması hiç kolay değildir diyor toplum biliminin insanları. Milyoner, çocuk yoksulluğunu çocuğun gözünden anlatabilmiş bir filmdi denebilir. Peki, Milyoner’in aldığı Oscar ödülü, bize arada sırada Eurovision Şarkı Yarışmasında derece vermeleri gibi, Batı’nın Hindistan’a bir göz kırpması mıydı? Başarı kazara mıydı yani?
Hem çocuk oyunculara davranışı, hem Mumbai’yi dünyaya anlatma biçimi, hem de başroldeki sokak çocuğu karakterinin mükemmel İngilizce konuşması gibi birçok başlıkta eleştiri yağmuruna tutulan film, “bunlara rağmen” ya da belki “sırf Batı Hindistan’ı selamlamak istedi diye” OSCARBAFTA ve Golden Globe gibi dünyanın en prestijli ödüllerini topladı ve hafızalarda yer etmeyi başardı. Bunda, ait olduğu ülke ve kültürün kendine saklamak isteyeceği bazı gerçekleri dile getirebilmeye açık oluşunun payı olduğunu düşünüyorum. Bir karşılaştırma olması açısından, Milyoner ne kadar “bulunmaz bir Hint kumaşıysa” Sacred Games bir o kadar genzinizi yakan Hint baharatı. Sevmeyebilirsiniz, ama ikisini de unutamazsınız.

Kral çıplak diyebilir misiniz?

Bir gün biri çıkıyor ve yaşadığınız topraklarda gözünüzün önünde olanlar hakkında kurgusal bir biçimde “kral çıplak” diyor. Diyenler var, ben izlediklerimin yalancısıyım. Tabii bu söylemin ne kadarının bireysel ya da toplumsal bir pencereden ortaya konacağı ya da hangisinin gerçek bir başarı olacağı bu yazının konusu olmasın, zira çok derin bir mesele. Yazımın özelinde Sacred Games, nasıl denir, hani dizi çekerken dekorundan kostümüne, repliklerindeki jargondan çalan müziğe kadar her şey o dönemi yansıtmalıdır ya, işte bunu bir adım öteye götürüp bireysel derdini anlatırken tüm bu dönem malzemelerini ana tema olarak kullanıyor.
Diğer bir deyişle, Hindistan’daki kast sistemi içerisinde ileride nasıl bir hayatı olacağı başından belirlenmiş genç Ganesh Gaitonde, darbeler, suikastlar, yükselen yolsuzluklar ve skandallar gölgesinde sokak çetelerinden mafya liderliğine ulaşmasını genç Sih polis memuru Sartaj Singh‘e anlatırken, paralelindeki tüm olaylar kurgudan çok öte bir gerçeğin dışa vurumu, Hindistan tarihinden alınmış olaylar zincirinden oluşuyor. Hikâye bireysel olsa da karakterlerin evrilişi, konunun bir yerden öbür yere taşınışı toplumsal. Sacred Games bizi 1980’ler ile 2010’lar Hindistan’ı arasında dolaştırarak iktidarın gölgesinde ve iktidara rağmen yeşeren tek kişilik bir mafya imparatorluğunu, kapitalizmin dinamiklerinin değişmeyen yüzüyle birlikte ortaya koyuyor.

Hindistan’ın kurtlar vadisi mi?

Faşizm ve din, kapitalizmin her devirde dostlarıdır. Burada Kürt-Türk ise orada Müslüman-Hindu, ABD’de beyazlar-siyahlardır mesele. Belki de benim çıkarımımdır ama dizinin sekiz bölümü boyunca Gaitonde’nin ağzından aktarılan hikâye bize hiç de yabancı değil. Hatta bütün dünya için oldukça bildik bir ezber. Kısa tarihsel bir hatırlatma olsun:
Hindistan’ın (iki dönem) ilk kadın başbakanı olan, adını yaşıtım herkesin ezbere bildiği Indra Gandhi1966’dan 1977’ye kadar süren sıkıyönetim döneminin mimarıdır ve 1984 yılında bir suikast sonucu öldürülmüştür. İngiltere’deki Cambridge Üniversitesi’nden mezun pilot oğlu Rajiv Gandhi ise annesinin Sih korumaları tarafından öldürülmesinin ardından Hindistan Ulusal Kongresi parti başkanları tarafından başkanlığa aday gösterilerek başbakan olmuştur. Bu dönemde Sih karşıtı gösterilerle ilgili olarak yaptığı “Dev bir ağaç yıkılırsa altındaki toprak sallanır” yorumu yüzünden çok eleştiri almıştır. Dizide eleştirilen noktalardan biri bu.
Bir diğer olay ise, 1985’de Hindistan Yüksek Mahkemesinin kocasından ayrılan Müslüman kadın Shah Bano’nun nafaka alması yönünde karar vermesi ve Rajiv Gandhi’nin, karara itiraz edip protesto düzenleyen radikal islamcı göstericilerin yanında yer alması. 1986’da Kongre Partisi yüksek mahkemenin kararını iptal etti ancak Rajiv Gandhi bir sonraki yıl ünlü Bofors silah skandalında rüşvet aldı/almadı tartışmalarında itibarını zedelenmekten kurtaramadı (dizideki eleştirilerden bir diğeri). Rajiv Gandhi 1991 yılında uğradığı suikast sonucu hayatını kaybetti.

Sacred Games, elbette diziden önce romanın yazarı Vikram Chandra da, Hindistan’ın bir dönemine, bizdeki deyişle kurtlar vadisindeki sofralara, inançlar arası çatışmalara, fillerle çimenlere ve bu kargaşada “arada kalanlara” yandan bir bakış atıyor. Yazar Vikram Chandra ile yönetmen Anurag Kashyap’ın kendimce tarzlarını benzetmiş olmam da diziyi başarılı bulmamdaki diğer faktör olabilir, yalan yok. Bu konuda ilgili videoları aşağıya bırakıyorum (ne yazık ki altyazı yok, ama neyse ki Hintliler çok güzel İngilizce konuşuyor).
Sacred Games’in şu ana kadarki ya da en azından benim gözümdeki başarı çizgisi bir tesadüf değil. Kazara, hiç değil. Her bir sahnesinin Amerikan polisiyesi tadında çekildiğini düşündüğüm dizi, Utku’nun yazısında da belirttiği gibi “yaratıcı bir senaryo, etkileyici performanslar” ve film tadında kurgusuyla bu açıdan da başarısını kanıtlamış durumda. Demem o ki yazarı da, yönetmeni de oyuncuları da boş değil.

“Biz yapsak dokuz köyden kovarlar…”

Gelelim bize… Türkiye’de, Slumdog Millionaire ve Sacred Games gibi, merkezinde yer alan konuyu tarihsel olaylara yer vererek gerçekçi bir bağlama oturtan yerli bir dizi çekilseydi, nasıl tepkiler alırdı bir düşünün. Çekilmişi var mı? Hatırlayalım; 12 Eylül’den sonra yeni liberal Türkiye’yi, Turgut Özallı yılları. 1994’te ülkeyi alt-üst eden ekonomik krizi. Bahar olaylarını, 1996’da Susurluk’ta meydana gelen trafik kazasını, sonrasında ortaya çıkan artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı ve “aydınlık için 1 dakika karanlık” sloganlarını hatırlayalım. 1999 Marmara Depremini ve sonrasını… Böyle zamanlarda aklıma bir Fikret Kızılok şarkısı gelir, ne demek isteyeceğimi çok temiz özetler.
İlk dönemlerinde Kurtlar Vadisi, aynı dönemlerde yayınlanmaya başlamış Çemberimde Gül Oya, ardından gelen Hatırla Sevgili bu grupta anılabilir. Peki, dönem dizilerinin hangi biri gerçekten o döneme ışık tutacak veya ilgili olaylar hakkında sözünü yekten söyleyecek kadar açık davranabildi? Davrananların başına ne geldi? Erken final yapmak zorunda mı kaldılar? Sonrasında oynadıkları karakterleriyle ilgili “evet, solcuyu oynadım ama ben muhafazakarım” mı dediler mesela? Bunları hatırlayın ki Sacred Games neden “farklı” bir dizi, az göndermeyle size anlatabileyim. Yekten söylesem dokuz köyden kovarlar nihayetinde…

Anayasal mı özgürsün?

Konumuza dönelim, bir dizi ya da filmde ülkenin siyasi tarihini gerçeküstücülüğe kaçmadan anlamanın ve anlatmanın kolay olmadığı açık. Sacred Games’in, hem uyarlandığı aynı adlı romanın hem de dizinin, tamamen kurgu olduğu altı çizilerek söyleniyor (roman kurgu dalında ödül almıştı). Ayrıca dizinin her bölümünün adı bir Hint efsanesindeki karakter ya da nesneden alınıyor. Ancak göndermeler o kadar gerçekçi ki yönetmenin ve oyuncuların “sadece nitelikli bir kurgu” olduğunu söylediği dizi birçok detayıyla yüzlerde gülümseme yaratıyor. Üstelik bunları anlamak için Hindistan tarihini ve kültürünü çok iyi bilmek de gerekmiyor. Bir yandan biri çıkıp “diziyi izlemeden önce Hindistan tarihi ve kültürü hakkında bilgi sahibi olmak gerekiyor” diyebilir, ancak siz bir de tersinden düşünün; Sacred Games izlediğiniz için merak edip araştıracağınız bir tarih olabilir orada. Koskoca bir Ortaçağ tarihini Game of Thrones ve Vikings sonrasında merak eden olmadı mı? (Bu arada Sacred Games kimi çevrelerde Game of Thrones ve Breaking Bad ile karşılaştırılıyormuş ey ahali!)
Indira Gandhi, Rajiv Gandhi, Müslüman-Hindu çatışmaları, yakılan camiler, kırılan tanrı heykelleri, Ganj Nehri ve kutsal törenler… Bunların Türkiye’deki izleyiciye yabancı kavramlar olmadığını söyleyebiliriz. Sacred Games dönemin referans olaylarından bahsederken belgesel görüntülerden yararlanıyor. Böyle olunca da eleştirilerden kaçamıyor. Ne kadar trajikomik aslında değil mi? Bir olay olmuş, sen bunun basın kaydını almışsın, kurgusal bir çalışmanın içinde “o zaman da bunlar olduydu” minvalinde veriyorsun. Sonra sana “hayır bunu yapamazsın” diyorlar. Suçlu sen oluyorsun. Aşırının aşırısı tanıdık değil mi? Ama küçük bir düzeltme yapayım burada: Özellikle Hindistan’daki çevrelerden gelen bu yöndeki eleştiriler sonucunda dizinin yayından kalkacağını düşündünüz değil mi? Diğer bir deyişle, gerçek en çok hakkında konuşulanı acıtır, o da gelir koyar erkini ortaya… Bakın ne olmuş?

Genç Hindistanlılar rahatsız

Sacred Games, 6 Temmuz 2018 günü Netflix platformunda 8 bölüm birden yayınlandı. Ardından eleştiriler başladı. Sadece 4 gün sonra, Hindistan’da bir “aktivist” (ve sonra bir kongre üyesi, ardından sinemacı bir grup) polise suç duyurusunda bulundu. “Genç Hindistanlılar rahatsız” tadındaki şikâyette, dizide merhum başbakan Rajiv Gandhi hakkında hakaret içeren ifadelerin kullanıldığı (dizinin bir yerinde kullanılan ifade kastediliyor), yine başbakan ve dönemin iktidarının kararlarının olumsuz eleştirildiği iddiası yer aldı. Ayrıca özellikle sosyal medyadaki yorumlarda dizinin Müslüman-Hindu çatışmasıyla ilgili olarak Müslümanları kötü gösterdiği iddia edildi.
Bahsi geçen olumsuz eleştirilere örnek vermek gerekirse, ekranda 1980-1990 arasında Hindistan’da yaşanan ulusal olaylar kayıtlardan gösterilirken, gangster Gaitonde bu durumu nasıl fırsata çevirdiğini ve örneğin Müslüman-Hindu çatışmasının alevlendirilmesinden nasıl faydalandığını anlatıyor, arada kendini din referansından uzaklaştırıp olaya dışarıdan bir gözle bakıyor. İşin bu kısmı, evet, eleştirel ve burada beni acı acı bir gülme alıyor. Karakter isimlerini değiştirsek, Malatya veya Yozgat’ta çeksek bu diziyi, sanki bir şey değişmezmiş gibi geliyor, ondandır acı gülüşüm.
Peki ne mi oldu? Önce yüksek mahkeme geçen hafta bir ön duruşma yaptı ve şikâyette özellikle yapımcı ve yönetmen dışında kimsenin adının geçemeyeceğine, ayrıca şikâyet konusu “olayın” zaten meydana geldiğine, yani kısaca “yorganın gittiğine kavganın da bitebileceğine” değindi. Öte yandan, hakaret edildiği ve olumsuz eleştirildiği iddia edilen merhum Başbakan Rajiv Ghandi’nin oğlu, “Hindistanlı politikacı, Hindistan Ulusal Kongresi Başkan Yardımcısı, Lok Sabha üyesi, Hindistan Gençlik Kongresi ve Ulusal Öğrenciler Birliği Başkanı ve Hindistan Parlamentosu üyesi” Rahul Gandhi, birkaç gün önce sosyal medyadan, “herhangi bir eserde ülkesine her daim hizmet etmiş babası hakkında söylenebilecek herhangi bir şeyin, onun kişiliğine ve yaptıklarına bir zarar vermeyeceği ve Hindistan’da demokratik hak ve özgürlüklerin serbestçe kullanılabilmesinin daha önemli bir konu olduğu” minvalinde bir açıklama yaptı. Ey gidinin eysi diyesi geliyor insanın…

“Vasati 40 oyuncu”

Sacred Games için getirilen eleştirilerden biri de “onca Bollywood starı dururken dizi oyuncularının vasatlar arasından seçildiği” iddiası. Bakınız, aynı eleştiri Slumdog Millionaire için de yapılmıştı. Sonuçta bir dizi ya da filmi yerden yere vurmak için birkaç başlık var, seç birini değil mi? Bollywood oyuncularını bildiğimi söyleyemem, sonuçta bir Hintli dizi yazarı da bizden güya dünya listelerine giren dizi oyuncusu olarak Tuba Büyüküstün ve Fahriye Evcen gibi isimleri sorsa, kulağıma kadar varan gülümsememle “onca Türk star dururken…” diyebilirim. Ama doğru karşılaştırma yapabilmek için önce Tuba’nın dizilerdeki ağlama sahneleriyle efsane “Hande Erçel bayılması” olarak literatüre geçen o meşhur sahneyi izleyip, ardından Sacred Games’in Kukoo karakterini ve dizide ona hayat veren Kubra Sait’in bir trans bireyi canlandırmakla ilgili yorumlarını görmek gerekiyor. (Kukoo karakteri romanda çok kısa yer alıp daha az etkili olsa da yönetmenler dizide ağırlıklı yer vermiş ve çok da iyi etmiş).
Dizi 6 Temmuz’da yayına girdi ve birkaç gün sonrasından itibaren adı geçen şikâyetle birlikte, yönetmen ve oyuncu ekibi katıldıkları çekimlerde gelen sorulara, dizinin ya da içindeki söylemin, herhangi bir replik ya da sahnenin engellenmesinin bir sansür olacağı yönünde yorumlar yaptılar. Mahkemenin kararının ne olacağı ve dizinin akıbeti konusunda henüz bu kadarı var elimizde. Ne yönetmenden ne oyunculardan ne de Netflix’ten yeni sezon hakkında net bir açıklama da gelmedi. Ama başrol oyuncusu Saif Ali Khan (Sartaj karakteri), yeni sezon çekimlerine Eylül ayında başlayacaklarını duyurdu.
Ne zaman bir mikrofona konuşsalar, mütevazılıklarından ödün vermeyen bu insanların kendi ülkelerinde aldıkları eleştirilerin haklı/haksızlığını savunamam, kendi penceremden iyi ve nitelikli oyunculuk sergilediklerini gördüğümü söyleyebilirim sadece. “Böyle bir deneyimin içinde olmanın ne kadar onurlandırıcı olduğu” ortak söylemleri için de takdir ediyorum ayrıca. Bakalım Vikram Chandra’nın 1000 sayfalık mistik-gerçekçi romanı Sacred Games, sansür engelini aşıp küçük ekranda varlığını sürdürecek mi? Hindistan herşeye rağmen demokratik özgürlükler deyip yoluna devam edebilecek, geçmişiyle hesaplaşabilecek mi?
Yazının sonuna kadar gelebilenler için çekilişsiz kurasız hediyelerimiz efenim:

BONUS:

  • Dizinin yapımcı firması Phantom Films ve showrunner/yönetmen koltuğunda Cannes’a yolu düşenlerden Vikramaditya Motwane yer alıyor.
  • Gaitonde karakterine hayat veren Nawazuddin Siddiqui, Nowaz adıyla da biliniyor ve kendisi drama okulu mezunu olsa da aslen bir kimyager.
  • En gizemli karakter, her bölümde adı geçen ama sadece iki bölümde görünen Trivedi (Chittaranjan Tripathy).
  • Dizi boyunca yanaklarını sıkmak istediğim karakterler, gönlümün efendisi Constable Ketakar (Jitendra Joshi) ve kadınların yüzakı Kanta Bai (izleyin efenim?!?)
  • Bir de emeklerini alkışlamak istediğim şu linkteki dizi ekibi…

Fragman:

Yönetmen Anurag Kashyap’ın ilham veren konuşması:

Yazar Vikram Chandra romanını anlatıyor

Meraklısına: Sacred Games ilk 4 bölüm adı nereden geliyor?

Ashwathama (One cannot make good choices): Hint efsanesine göre doğduğunda sesi at gibi olduğundan bu ad verilen, “iyi konuşmacı olmayan” ya da “iyi seçimler yapamayan” anlamına gelen karakter.
Halahala (poison) – Denizin derinliklerinden gelen ve dünyayı mahvedebilecek güce sahip olduğuna inanılan bir tür zehir.
Atapi Vatapi (two demons): Hint efsanelerinde insanları tuzaklarına düşürerek öldüren iki şeytanı temsil ediyor. Dizideki karşılığını söylemeyeyim de izleyip görün.
Brahmahatya (highest sin killing a Brahmin): Hinduizm’de en üst tanrı olarak bilinen Brahmin’in öldürülmesine eşdeğer günah.

20 Temmuz 2018 Cuma

70.Emmy ödülleri: adayları ben de seçerim, ne var!

ABD'deki televizyon dizilerinin prestijli ödülü EMMYS 70.kez emekleri ve performansları için birçok ismi onurlandıracak. Bu yıl en çok dalda aday gösterilen ve geçen yıl da ödülleri toplayan The Handmaid's Tale (bakınız burada daha önce anlattı Hafize, mutlaka izleyiniz) ve ikinci sıradaki Westworld (22 dalda) distopik dünya anlatılarıyla dikkat çeken yapımlar oldu. Yine dizileri en çok dalda aday gösterilen kanal/yayıncı kuruluş Netflix, ülkemizde yaptığı atılımlarla da kalplerde taht kuracak şirketlerden biri (ve hayır, reklam ücreti almıyorum. Yani teklif etseler neden hayır diyeyim, neden inkar edeyim değil mi?)

ah o soğuk bakışlar... yedin ömrümüzü Serena Joy!

Emmy'de adaylıkların açıklanmasıyla birlikte (tüm liste burada), kulislerde ve sosyal medyada neşeli muhabbetler dönmeye başladı. Ödül ve benzeri derecelendirmelere bağlanan başarı kavramı konusunda gıcık kaptığım bazı durumlar yok değil. Bunlardan biri kategorilerin belirlenmesindeki tutarsızlık. ABD dizi sektörünün hâlâ drama, komedi, mini-dizi, limited (sınırlı) dizi gibi başlıkları tanımlamakta sorunu var. Ama Emmy'nin daha büyük bir sorunu var. Örneğin Emmy sınıflandırmasına göre Orange Is The New Black bir yıl dramadan bir yıl komediden aday oluyor. Yahu Emmy'ciğim, sen ki "iki yılda bir bölümden bugüne kadar parmak hesabıyla yarım sezon etmemiş" Sherlock'a ödül yağdırdın. Tamam, Sherlock'tan bahsediyoruz (Benedict Cumberbatch ve Martin Freeman kalp ben) ama diğerlerinin ayarlarıyla oynama bari!

ayar demişken bizden iyisini bulamazsınız, E5 üstünde Çatalca'dan sonra sağda

Bugün size öncelikle başlıkta gördüğünüz gibi, bu tür ödüllerin olmazsa olmazı alternatif kategorilerden bahsetmek istiyorum. Böylece gıcıklığımın nedenlerini daha iyi anlayacaksınız. Eyyy Emmy, işte şuraya bazı notlar düşüyorum. Eğer böyle davranırsan bi'daha da gelmem! (ver gazı!)

Alternatif Emmy Kategorileri: Bugüne Kadar Aklınız Neredeydi

Emmy'nin alternatif kategorilerinde
  • Ödül Hayalciler
  • Nihayetçiler ve
  • Sınırları Zorlayanlar
yer alıyor. Tersten gideyim ve Sınırları Zorlayanlarla başlayayım. 8 Nisan 2018'de izleyiciye merhaba diyen Killing Eve ile drama dalında En İyi Kadın Başrol Oyuncusu ödülüne aday gösterilen Sandra Oh (Grey's Anatomy - ah canım Dr.Christina Yang!) Emmy'de bu dalda aday gösterilen ilk Asyalı kadın oyuncu oldu. Durun ama...


Emmy'de En İyi Kadın Oyuncu dalında ilk kez ödül alan siyahi kadın oyuncu için 2015 yılında Viola Davis'in (How To Get Away With Murder) sahneye çıkmasını bekledik. Emmy Ödülü kazanan ilk Asya kökenli erkek oyuncu ise 2017 yılında The Night Of ile Riz Ahmed oldu. Daha bitmediiii! Emmy'nin ilk siyahi ödülü 1960 yılında Tonight with Belafonte programıyla Harry Belafonte'ye verilirken, sonraki ödül (erkek oyuncu) için yaklaşık 20 yıl beklememiz gerekti. Gerçi birçok farklı kategoride ödül alan Asyalı, Afrikalı, Orta Doğulu, siyahi ya da Latin Amerikalı oyuncu/senarist/yönetmen var.

Ama işte burası "yıl olmuş 2018, bugüne kadar aklınız neredeydi" demenin tam yeri. Tabii asıl terlik fırlatılması gereken yer Emmy değil, farklı etnik kökenler veya kültürlerden gelenlere fırsat (hele hele başrol fırsatı) tanımayan dizi sektörü. Bu yüzden yukarıdaki gibi ödül aldıklarında sevindirik oluyoruz. Viola Davis ödül töreninde yaptığı konuşmada (Türkçe altyazı ben bulamadım belki siz bulabilirsiniz) çok güzel bir cümleyle bu alana noktayı koyuyor: "Emmy'yi kazanmak için önce o rolü oynamak lazım. Bize vermediğiniz roller için ödül kazanamayız."



İkinci grupta (dizinin sonunda ödülü kapan) Nihayetçiler bulunuyor. ABD'deki haftalık dergilerden TV Guide'ın Twitter hesabındaki bir mesajda bu konuda esprili bir tespit yer alıyor. İki Rus ajanının soğuk savaşın en hararetli günlerinde ABD'de sıradan bir Amerikan ailesi görünümünde yaşadığı hayatı anlatan The Americans dizisinin başrol oyuncusu Matthew Rhys (Phillip Jennings karakteri) bu yıl En İyi Erkek Başrol Oyuncusu dalında Emmy ödülüne aday oldu. Rhys bu ödülü alırsa derginin deyimiyle Nihayet Son Sezonumda Emmy'yi Kaptım Kulübü'ne girecek. Kulübün diğer iki üyesi ise 2011 yılında Friday Night Lights (5 sezon) dizisiyle Kyle Chandler (Eric Taylor karakteri) ve ünlü Mad Men (7 sezon) dizisiyle hafızalara kazınan Jon Hamm (Don Draper karakteri). Hamm, Emmy'ye yedi kez aday gösterilmiş ve 2015 yılında dizinin son sezonundaki sekizinci adaylığında ödül alabilmişti. Hamm'in farklı kategorilerde toplam 13 adaylığı vardı. Özellikle Mad Men'deki Don Draper performansını düşününce yazar gıcık olmasındı da naapsındı?


Alternatif kategoride üçüncü grubumuz Ödül Hayalciler. 2002 yılında tarihinde hiç olmadığı kadar ünlü sinema oyuncusunu aday listelerinde misafir eden Emmy'nin Ödül Hayalciler grubunda (kimileri Kaybedenler Kulübü demiş ama onları size havale ediyorum) tanıdık birkaç isim var. Bir önceki başlıktan anladığınız üzere Jon Hamm son anda bu gruptan çıktı. Çok eğlenerek izlediğim, Amerikan idaresinin hicvini çok iyi yapan ödül canavarı Veep'ten sonraki en komik dizi olan ‘Parks and Recreation’ yıldızı Amy Poehler Emmy’de 10 kez aday olup ödül alamamış iyi oyunculardan biri (2016 yılında Saturday Night Live programındaki misafirliği nedeniyle aldığı Konuk Oyuncu ödülü hariç).

Nasıl alamaz canııım dediğimiz diğer isimler ise ‘House of Cards’ın yıldızı Robin Wright ve Orange Is The New Black'ten Kate Mulgrew. Şimdi, gıcıklığım daha beter depreşti. Hemen bir alternatif ödül tasarlanmalı. Bugüne Kadar Aklınız Neredeydi, kısa adıyla BKAN Ödülü olarak bu yılın aday listesinde görmezden gelinenler ile önceki yıllardan kıl payıyla ödülü kaçırmış olanlara en azından alkışlarla teşekkür edilmeli (bir Claire Underwood kolay yetişmeyi). Ha onlar yapmıyor mu? O zaman biz girişelim bu işe. Birdizihaber yönetimine sesleniyorum buradan; törenden sonra baktık ki bu tatlış insanlar ödül alamadan o tatlış arabalarına binip evlerinin yolunu tuttular, biz verelim ödülü. Yapalım yani.


***Ödül Töreni 17 Eylül gecesi yapılacak. O tarihe kadar birçok başlıkta verip veriştirmeyi düşünüyorum Emmy'ye. Sizi de beklerim.


*Bu yazı, ilk olarak 14/07/2018 tarihinde birddizihaber.com sitesinde yayınlanmıştır.

9 Temmuz 2018 Pazartesi

BDH Yazısı: Yerli Dizi Yersiz Kısa - Tam Başlıyordu ki Bitti!

Diziler hakkında yazmak deyince yerli dizilerle yabancı polisiyeler en sevdiğim. Ama ne yazacağımı öyle her seferinde hopadanak bulmak hiç kolay olmuyor. Ben istemez miyim Onedio tadında “yazlık dizi senaryosu yazma rehberi”, “Merve Aksak veya Faruk Boran gibi yaşamanın 10 kuralı” gibi yazılar yazayım, tıklanma rekorları kırayım? (İlki yazıldı da ikincisini yazsam mı?) Bir CSI konuşmaya mesela, bayılıyorum. İş yerlisine gelince, “Keep Calm and adam sapık çıktı Rıza Baba!”

Kendi kendine konuşan kamerası olmasa aslında iyi… Yok yok şaka. Kurgusu, oyunculukları, sürekli pompaladığı öz-feci-milli-popüler duyguları ile Arka Sokaklar, bundan âlâsını yapsaydı da sırf o kamera hareketi yüzünden izlenmezdi. Yani evlat olsa eldivenle sevilmez o kamera sarsıntısı yemin ederim. Ama reytingleri çok iyi görünüyor. Bir de fon müziğinin konuyu kapsayıcı sözleri bakımından Ufak Tefek Cinayetler ile yarışır.


Tabii ülkemizde kaliteli polisiye yapımlara nasıl davrandığımız belli. Behzat Ç, Şahsiyet, ağır gelir ortalama dizi izleyicisine Bu sözün, başlı başına ne kadar üstenci bir bakış olduğuna lafım yok. “Öyle herkesin anlayamadığı dizileri izlediğini” söyleyen kitleye terliğimi gösteriyorum. Oysa bunun, Şahsiyet ve Behzat Ç gibi dizilerin popüler kültüre doğrudan hizmet etmeyip kendi derdinin kaygısını güdüyor olmasıyla ilgisi var ama nasıl anlatacaksın. “Halk böyle istiyor” ne pis bir şeymiş ya kurtulamadık gitti. Anlıyorum, popüler kültüre hizmet etsin ki iyi satsın. Satsın ki “paranızı çıkarın”. Ama bir CSI olacağım diye, her sezonda ana karakterlerden birinin ölüp sonraki sezon geri geldiği, kadrosuna bebek olarak katılanın üniversiteden mezun olduğu, Rıza Baba’nın üçüncü emekliliğine yürüdüğü 12 sezon nedir ya?

Meyve suyu, kadın pedi, biri trend mi dedi?

Bize bir şey anlatmaya çalıştığını düşündüğümüz dizilerle tam olarak ne anlattığından emin olamadığımız diziler arasındaki fark, süreden çok daha fazlası: sanal veya gerçek, uzun ya da kısa, içerdikleri reklamdan kaynaklanıyor. Artık dizilerde reklam deyince “reklam arasından” bahsetmiyoruz. Buna ek olarak dizi kurgusu içerisine yedirilmiş, gizli kapaklı görünümlü açık reklamdan bahsediyoruz. Adına sanal reklam diyorlar, ürün yerleştirme diyorlar, hiçbir şey demeseler kurguda bir karakterin üstüne veya repliğine giydiriyorlar. Ne yapıp edip bize onu satıyorlar. Yani dizi izlemiyorsunuz, reklam arasında “bir şeyler” oluyor.


Damat olmak hiç bu kadar pahalı olmamıştı! Özcan Deniz’in (Faruk Boran) damatlığı, Aslı Enver’in (Süreya Boran) dört katı!

Dizi ne kadar iyi bir konu, kurgu ve akışa sahip olursa olsun, aslında konudan koptuğunuzun farkına varmıyorsunuz çoğu zaman. Ufak Tefek Cinayetler’de Arzu çocuklarına kahvaltıda ünlü meyve suyunu “anne kahvaltısının önemine vurgu yaparak” anlatıyor. (merak edenler için ürün yerleştirme konulu bu yazıda ilgili markanın çalışması ve videoları var) Biz annelerimize bunu mu salık veriyoruz? Orada kurgusal olarak Arzu’nun anneliğine vurgu yapılsa da X meyve sularının konumuzla ilgisi ne bilmiyoruz. Öte yandan Arzu, portakalı bahçesindeki ağaçtan toplayıp sıkar da içirir. Öyle organik öyle anaç biri. (Dimes öyle değil mi yani? Aşkolsun!)

Merve ise o debdebeli modern konağında, kıyafetlerini astığı askıyı bile ithal markadan seçerken, yatak odasındaki çekmecesinde kıyafetlerin üzerine öylece bırakılmış kadın pedi kutusuna uzanıyor, elbette Merve kadar zenginseniz pedinizi istediğiniz çekmeceye koyarsınız kardeşim size mi soracaktı? Ama Orkid, sponsor olarak dizideki tüm kadınların hayatına sirayet edip kâh Merve’nin çekmecesinden çıkıyor, kâh Nilay’a ünlü “kızgibi” kampanyasına gönderme yaparak sosyal mesaj verdiriyor. Yıllar önce de Boğaziçi Üniversitesi mezunlar gününü istila edip mezun kızlara mikrofonda Orkid reklam şarkısını söyletip yarışma düzenlemişti. Şimdi çok daha beter bir tüketim/reklam istilası altında her yer. İşte bunu, bir yerli dizi kurgusu içinde izliyoruz. Bir süre sonra kampanyaları hatırlıyoruz, konuyu değil.

birgün çocuğuna “ceketimi sattım da okuttum seni” desen yalancı çıkmazsın.

Tam bunu düşündüğüm anda, bakıyorum Pelin, oğlu Berk’e bir sürpriz yapacağını söylüyor, ama sonra görüyoruz ki asıl olay Masterpass reklamı, ardından da İstanbullu Gelin‘de de gördüğümüz meşhur şipşak fotoğraf makinesi. Ürün bir kez yerleşti ya artık herkes almalı. Yok satıyormuş. (merak edenler için sahnenin tamamı şurada). Yok, eğer sizler bunlara hiç takılmadınızsa tebrik ederim, markaların kaktırma reklamları başarısız oldu demektir ve umarım öyledir.

Sana 4 günümü verdim!

Başlıkta söylemeye çalıştığım şey tam olarak bu. Yerli dizi yersiz uzun diyoruz, dedik, çok mücadeleler verildi bu konuda. Nafile. Ve evet çok doğru bir tespit ve itiraz bu. Kim ister ki haftada 120-150 dakika çekim için neredeyse 6 gün çalışmayı; senaryoyu yaz, hazırlıkları yap, dekor ve kostümler gelsin, oyuncular hazırlansın, çekimler sabahlara kadar devam etsin, ışığı kaçırmayın, şu yemek masasında devrilen tabağı tekrar doldurun, yan açıyı alamadım… İkinci ekip, üçüncü sahne, beşinci tekrar… Aaa çocuk oyuncu sızmış ayol!

Ancak o yersiz uzunluğun içinde bize ne anlatıldığına bakarsak, ortalama 120 dakika süren ham dizi üzerine 60 dakika kadar reklam eklenince, o ham 120 dakikanın içindeki uzatmaları saymıyorum, yerli dizi aslında yersiz kısa. Bütün o sürede izlediğimiz asıl şey 30 dakikayı geçmiyor. Bir diziyi sezonunda izlerken öncesindeki özet bölümünü hatırlayın, aradaki reklamları çıkarırsanız bölümü 30 dakikada özetleyebiliyorlar. Demek ki aslında isteseler bize 30 dakikada dertlerini anlatabiliyorlar. Dolayısıyla, 120-180 dakika sürelerle ekran karşısında bir bölümünü izlediğiniz dizinin, sezon boyunca 30 kadar bölümü olsa, 5400 dakika yani 90 saatinizi (4 gün) harcıyorsunuz, çekerken bunun dört beş, belki on katını harcıyorlar. Peki, ne hatırlıyorsunuz?

Az. 90 saat izlediğimiz o sezonda, bize anlatılanın çok azını hatırlıyoruz. Çünkü zaten anlatılan da az. Markaların ürünlerini tanıtmak için eklenen replikler, ürün yerleştirme adına bozulan dekorlar, özellikle kadınların kıyafet, makyajları ile mobilya ve otomobilleri gösterebilmek için eklenen kareler, bekleyen sekanslar… Distopik harika Black Mirror’ı izleyin, tek bölümü bile anlatmak istediklerimi özetler. Dedim ya dizi izlemiyoruz. Ürün tanıtımları arasında bir şeyler oluyor.

Bu işin içindekiler ne diyor? Onlar rahatsız değil mi bu durumdan derseniz, şuradaki yazıdagöreceğiniz gibi yine işin ABD versiyonu mücadelesini sonuca erdirdi ancak bizdeki versiyonunda henüz bir kazanım elde edilmiş değil.

Eloğlu yapıyor abi!

Başkalarının örneğiyle karşılaştıralım. Arka Sokaklar dizisinin örnek aldığı, tipik Amerikan olay yeri incelemeli dizilerden CSI’ın her bir bölümü maksimum 1 saat sürüyor. 60 dakika. Bazı benzer diziler 45-50 dakikada da bitebiliyor. Arada onların da reklamları var, ancak toplamı bizdeki gibi 15’er dakikadan 4 set değil. Ürün yerleştirme ise bizdeki gibi hiç değil. En hoşuma giden farklardan biri, otomobillerin logolarını kapatmak diye bir şey yok. Vallahi yok. Bu sebeple biliyoruz elin istihbaratında resmi marka Chevrolet. Bunu bilmek şart mı? Hayır, ama üstü bantla kapatılmış halde izlemesi de çok komik olmuyor mu? Bir başka örnekte House of Cards – Claire Underwood (Robin Wright) hangi markaları giyiyor diye bir bakayım dedim, biraz zamanımı harcadım çünkü öyle online sitelerde şıp diye bulabileceğiniz türden tüketim ürünleri değilmiş, karaktere özel hazırlanıyormuş. Tasarımcısı Kemal Harris öyle söylüyor.)

bizde olsa o bilgisayar bantlanır. Çünkü sponsor olmadılar şef!

Bir yabancı dizinin sezonunda (ABD’de dizi sezonları türe göre 13-24 bölüm) ortalama 20 bölüm olsa, sezonda toplam 20 saatiniz ekran başında geçiyor. Aynı türde iki dizi, biri 90, öteki 20 saatte, şaşırtıcıdır ki aynı şeyi anlatıyorlar. Sadece sezonda 90 saat süren bizdeki örnekte, bu kadar uzun süreye konu yetiştirmek zor olduğundan, çoğu kez aynı şeyleri tekrarlayıp duruyorlar, varın siz hesaplayın. Boşuna demiyoruz; yerli dizide erkek jön formatı diye bir şey var: yakışıklı, genç, zengin, yerli marka giyiniyor, her gün saat değiştiriyor, çoğunlukla durarak koca bir holdingi yönetebiliyor ve sezonu kızın peşinden koşarak (veya kızı peşinde koşturarak) geçiriyor.

İşte o nedenle Arka Sokaklar örneğinde her sezonda biri evleniyor, öteki hastanede üç bölüm komada yatıyor, diğerinin eşine bir suçlu musallat oluyor, çocuğu kaçırılıyor ve bunlar her sezonda tekrarlanıyor. Kadro o kadar uzun süredir çalışıyor ki “Hüsnü’nün eşi Suat” sonunda emekliliğini ilan etti ve güneye yerleşti. Şener Şen – Müjde Ar ikilisini buluşturan efsane Ertem Eğilmez filmi Arabesk’in finalindeki nikâh sahnesinde Agah Hün’ün yaptığı konuşmayı hatırlayın, başlarına gelmeyen kalmıyor bu ekibin (Arabesk 1:27:22’den itibaren).

İyi de Arzu, çözüm sadece yabancı dizi izlemek mi? Elbette hayır. Yerli dizi izleyin. Çok eğlenceli yapımlar da var. Komedi demiyorum. Çekimi, oyuncusu, konusu ile keyifle izlenen diziler var. Ben Jet Sosyete’yi komedi olmasının ötesinde eğlenceli buluyorum. İstanbullu Gelin de öyleydi. Yalnız lütfen biri çıkıp da Yeni Gelin de öyle mi diye sormasın. O zekâmıza aleni hakaret.

Sana izleme demiyorum, hobi olarak gene izle

Yerli yapımların çoğunu ya düzenli olarak gününde ya da tekrarlarında, severek izleyemeyeceksem de hızlandırılmış haliyle video kanallarından izlerim. Fazilet Hanım ve Kızları’nın bazı bölümlerini böyle izledim. İzlemeye dayanamadıklarımı annem ve apartman komşularım özetler. Kanatsız Kuşlar, Kırgın Çiçekler ve Cennetin Gözyaşlarını da izlemiş kadar oldum. Diğerleri favori dizilerim. Şahsiyet, İstanbullu Gelin, Ufak Tefek Cinayetler, Siyah Beyaz Aşk, Söz… Bunları da reklamlarından arındırarak ve gözümüze zoraki sokulan ürün yerleştirmelerinden sıyrılarak izledim. Ama ama nasıl, nasıl yapıyorum bunu? İnsanlar “reklam arası dizi”lerle tüketim çılgınlığına boğulurken, ben Arzu nasıl oluyor da bunlardan etkilenmiyorum? Formülü veriyorum, o iş bende:

Bir yakın gözlüğüm var. Düşük numara. Yakın gözlüğü olarak dinlendirme fonksiyonu dışında pek bir görevi yok. Uzağa bakarken de hafif bulanık gösteriyor o kadar. Gözlüğümü takıyorum, tüm dikkatimi sadece karakterlere ve repliklerine veriyorum. Gözlerimi karakterin gözlerinden ayırmıyorum. Bir de televizyonun renk ayarlarını değiştirip siyah beyaz yapıyorum, kıyafetleri ayırt edemediğimden özenmiyorum da. Zaten bana göre, göz altı kremiyle kapatıcı ve aydınlatıcı bir ve aynı şey (ama haksızlık etmeyeyim kendime, Danla Biliç izliyorum öğreniyorum lakin dikkat! tamamını izlemek kalıcı beyin hasarına yol açabilir, ben uyarımı yapayım da. Muharrem İnce bile kendisini takibe almış öyle diyorlar. Yeni neslin ikonası keensi). Sonra Edip’in tiratlarını, Esma Hanım’la Osman’ın duygusal konuşmasını zevkle dinleyebilirim. Bu sayede, düğünde giydiği elbisenin değil markası, rengini bile anlamış değilim!
Keser döner sap döner, gün gelir (dizi ekibine: buraya dönerci reklamı alalım)

Evlere ve eşyalara gelince, içimden sürekli olarak “Arzu, aslında bunlar hep kiralık kız, bir günden bir güne oturmuşlukları yok valla bak, hayrını görmüyorlar. Hem Hulusi Kentmen demiyor muydu ‘çekimlerde en zor olanı zengin patronu oynayıp sonra minibüs kuyruğuna girmekti’ diye? Gariplerim üç öğün tabldotla karavanda hayat geçiriyor. Hem sende olsa bu ev bu eşya, düşün temizliğiydi bakımıydı, çok zor” deyip kendimi avutuyorum. Bu yolla, Sarmaşık’taki Merve’nin evine hayran olmayan tek kişi benim. Ne o öyle, sekiz oda dört salon, ana kapıdan içeri girmek için on sekiz basamak in (saydım), sonra iki kapılı modern avludan geç, bahçesindeki o çiçekler, kasımpatlar ve laleler … “Yirminci günde gübre şerbetini vermeyi” unuttun mu yandın! Valla solar hepsi kalırsın öyle. Zaten sen ki bir kaktüse bakmayı becerememiş insansın.

Unutmadan, başta bahsettiğim “Merve Aksak ve Faruk Boran gibi Yaşamak” konulu yazı için hazırlık olsun. Önce paragraf sonundaki linkten ulaşabileceğiniz bir alışveriş listemiz var, en az 3 ürün belirleyin. Bütçeyi de hazırlayın. Ben Borangillere göz atıp yakında gelirim müthiş listemle: Aksakgillerin mobilyaları

Yukarıdaki yöntem size uymuyorsa, tabii bir de sezonunda izlerken yorulanlar için, “online platformlardan reklamsız izleme” ve sanal reklamlar çıkınca kulaklarınızı tıkamak yoluyla daha az zahmetli bir yöntem de önerebilirim. Şahsiyet’i bu şekilde misler gibi izledim. Ama zaten onun kurgusunda bol reklamlı giydirmeler yoktu. Varsa da ben o kadar kaptırdım ki kendimi, bakınız Nevra’nın sponsorun markalı otomobilini sürdüğünü sezon yarısını geçtikten çok sonra anladım.

Uzun lafın kısası, ben de yerli dizi süresi kadar uzun yazımda, araya yerli dizi ve ürün reklamları da alarak, size iki satırlık bir konudan bahsettim; yerli dizi, yersiz uzun süresi içinde bize anlatabileceklerinin yerine tüketim çılgınlığına kurban edildiği için yersiz kısa… O zaman kapanış, online sitelerden altyazılı dizi izlerken atomu parçalayan tipolojiden gelsin: madem bu kadar kısaydı Twitter’da yazaydın, ne bekletiyorsunuz adamı? geri verin boşa giden son 15 dakkamı!

30 Mayıs 2018 Çarşamba

Katilin “Şahsiyeti” | Bu işin de bir adabı var (mı?)

*bu yazı 30 Mayıs 2018 günü birdizihaber.com sitesinde yayınlanmıştır.
Bu ülkeden seri katil çıkar mı sorusu yıllardır bir klişe. Bunun nedeni, seri katilin Batı’daki tanımında gizli. Şöyle diyor bir metinde; seri katil, üçten fazla cinayeti, aşikâr bir nedene dayanmadan ve tahmin edilebilir belirli bir karakteristik davranış kalıbını uygulayarak işleyen kişidir. Kısaca, birbiriyle ilgisiz hatta hiç tanımadığı kişileri öldürecek, üç kişiden fazla olacak, öldürürken, öncesi ve sonrasında belirli davranışları tekrarlıyor olacak ve kendince öldürmesinin bir nedeni olacak ancak bunun kişilerle doğrudan bir ilgisi olmayabilecek. Böyle bir şeyi kim yapar peki?
Akli dengesi kesinlikle yerinde olmayan, sosyopati, psikopati, şizofreni, paranoya veya daha birçok nörolojik/psikolojik hastalıktan biri/birkaçına sahip olan ve doğru düşünemeyen bir kişi. Çocukluğunda tecavüze uğramış olabilir, şiddet içinde büyümüştür, hep suça karışmıştır. Sıradan bir insan olamaz yani. Sadece Batı’da değil, ülkemizde de seri katil denince aklımıza gelen ilk şey, katilin manyak, ruh hastası, kesinlikle toplumun genelinden uzak, psikolojik/nörolojik sorunları olan, aile ilişkilerinden çevreyle temasına kadar birçok konuda “araz” barındıran biri olduğudur. Normal bir işte çalışamaz, insanla düzgün iletişim kuramaz, suç işlemeye meyillidir. Sen ben olamayız öyle. Seri katil bizden biri değildir, olamaz.
Cinayet eğer ikili ilişkiden doğan, bir uyuşmazlık, başka bir suçun gizlenmesi, hırsızlık ve benzeri başka bir nedene bağlanan bir olaydan türemiyorsa, ülkemizdeki karşılığı çok zayıf bir suç. Bu yüzden seri katil örneklerimiz de sıradan değil. Belki de öyle olduğuna inanıyoruz. Üstelik katilin yakalandığı örneklerde de mahkeme sırasında “akli dengesizlik” savı çokça başvurulan bir cezadan kurtulma yolu. O yüzden, aklı başında ve birden fazla insanı öylesine nedenlerle öldürebilecek bir kişi, hem “bizden değil” hem de bu ülkede böyle insanlar “var olamaz.”
Aşağıda linklerini bulacağınız haberlerde, Türkiye’den seri katil örnekleri var. Her ne kadar toplumsal açıdan yapılan incelemelerde bir genelleme olarak “bu toprakların profiline uymuyor” dense de haberlerde göreceğiniz gibi Türkiye’de tanımadığı insanları kendince “öyle istediği” veya “karar verdiği” için öldüren, sıkışınca kendine “ben kurtarıcıyım, peygamberim” diyen ancak akli dengesi yerinde seri katil sayısı hiç de az değil. (Bu sayının henüz üç basamaklı hale gelmemesi bir yandan sevindiriciyken etrafımızda “yaşlıydılar zaten, bizim hakkımız olanı kullanıyorlardı, yer açtım ben” diyen birinin varlığı yeterince ürkütücü değil mi?) Bu açıdan bakıldığında, inanmak istemesek de sıradan insanın seri katile dönüşmesi durumu giderek korkutucu bir şekilde ülkemizde de gerçek oluyor.

Katilin Şahsiyeti, Şahsiyetin Katili

Yıllar önce ilk romanımı yazıp Türkiye’ye döndüğümde, burada da yeni bir seri katil tartışması, adli tıp uzmanımız usta “kanıtçı” Prof.Dr.Sevil Atasoy’un televizyon ekranlarında boy göstermesiyle başlamıştı. Haber linklerinde göreceğiniz birkaç örnek de tam o yıl ortaya çıkmış, olay yeri inceleme, adli tıp konusundaki ilerlememiz de teknolojiyle birlikte hızlanmıştı. Suç Dosyası ve Kanıt dizileri bu dönemin çıkardığı ürünler oldu. Romanım o tarihlerde basılmış olsaydı, kabul gören seri katil profiline uymayan bir karakter yarattığım için belki de olumsuz birçok eleştiri alırdım.
Yayın değerlendirmesi için okuyan birkaç editörden “katilin fazla nitelikli”, “hiç masum öldürmemiş”, “kişiliği gelişkin bir katil”, “hiçbir psikolojik sorunu yok gibi, çocukluk travmalarından da bahsedilmiyor” yorumları gelince basımı için çabalamaktan vazgeçmiştim. Kitaba güvenmediğimden değil, önerdikleri “değişiklikleri” kabul etmediğimden. Ne siz sorun ne ben söyleyeyim… Neyse ki aradan on yıl geçti de bu klişeden biraz uzaklaştık ve iddiamı yayma fırsatı buldum. Labirent Yayınlarının kurucusu Hüseyin Çukur, “sade, dolambaçsız ve oldukça hayatın içinden” bir hikâyeyi barındıran romanı basmayı istemişti. 2016 yılının son aylarına kısmet oldu.
Uzun yıllar polisiyeyle iç içe, iddiamın karşılığını romanlarda, dizi ve filmlerde ararken, Onur Saylak ve Hakan Günday tam da bahsettiğim seri katil profiliyle Şahsiyet dizisini çektiler. Ne de iyi ettiler! (İkilinin ses getiren filmi Daha da önerilerim arasındadır, geçerken not düşeyim.) Belki onların söylemi benimkinden çok farklıdır, bunu eleştirmek, böyle olduğunu söylemek bana düşmez. Ancak Agâh Beyoğlu karakterini, gelişimi bakımından bahsettiğim profile, seri katilim Sibel’e çok yakın buluyorum. Agâh beyin tek farkı, giderek ilerleyen Alzheimer’i ve bu, cinayet işlemesine bir neden oluşturmadığı gibi olsa olsa zamanlamayı hızlandırıyor. Agâh da Sibel de hepimiz gibi. Bizden ve normal.

Delirmeden de mümkün!

Herkesçe sevilen, herkes kadar sorunları olan, hayatı ve insanları seven, en fazla sevgisini göstermeyi yine herkes kadar becerememiş olan, “karıncayı bile incitmemişlik” çizgisinden ayrılmamış, nezaket abidesi Agâh Beyoğlu. Uzun yıllar, daha sonra öğreneceğimiz nedenlerle birini öldürmeyi, beraberinde birçok ismi de onunla birlikte öte tarafa göndermeyi ince ince düşünmüş, bir türlü başaramamış. Kimbilir, cesaret edememiş. En önemlisi de bizimki gibi toplumlarda ağır basan, adına vicdan dediğimiz histen korkmuş Agâh. Derken bir gün, ilerleyen yaşının ona mirası olan Alzheimer ile tanışınca, anlamış ki bu yükten kurtulmak da mümkün.
Eğer kendine görev edindiği bu cinayetleri hafızasını tamamen yitirmeden tamamlamayı başarabilirse, sonrasında vicdan azabı duymayacak, hiçbir şey hatırlamayacak. Bir yandan hastalıkla mücadele ederek her adımını hatırlamaya ve yakalanmamaya çalışırken, bir yandan hastalıkla birlikte yitip giden şahsiyetini her şeyden önde tutması, gösterdiği performans ve kurgu içindeki ironik göndermeleriyle Agâh karakteri Şahsiyet’i izleme keyfini doruğa çıkarıyor. Tabii Haluk Bilginer’in emeğinin hakkını teslim etmek şart.
Şahsiyet dizisi, çevrimiçi izleme platformu Puhu TV’de yayınlanıyor. Şu anda ilk 9 bölümü izleyebilirsiniz. Başrollerinde Haluk Bilginer, Cansu Dere, Metin Akdülger, Şebnem Bozoklu, Hüseyin Avni Danyal, Necip Memili, Ayhan Kavas, İbrahim Selim ve Müjde Ar gibi tanınmış birçok oyuncu var. Ayda 3 bölüm olarak planlanan dizinin, 10-11 ve 12. Bölümleriyle final yapacağı belirtiliyor. Film tadındaki kurgusu ve sinematografik çekim kalitesi ile takdir toplayan diziyi kaçırmamanızı öneriyorum. Finalden sonra bir kez daha buralarda buluşur, Agâh Beyoğlu üzerinden seri katil anatomisi tartışırız, hatta siz podcastlerimizi de takip edin çünkü Şahsiyet, Alternatif Kuşak podcast serimizin önemli başlıklarından biri.

Öldürmenin de bir adabı var

Elbette böyle denemez. Söylediklerimden de böyle bir anlam çıkarmamak lazım. Bir cana kastın kabul edilebilir bir gerekçesi ya da şekli olamaz. Ancak katledene akıl ya da şahsiyet atfetmemek de bir yanılgı olur. Ben de ilk başta belirttiğim Batılı seri katil tanımının aksini iddia edenlerdenim. Daha doğrusu illâ bir psikolojik rahatsızlık aranmaması gerektiğini, bir insanın içinde yaşadığı topluma karşı verdiği kişisel mücadelesinde yalnızlaşabileceğini ve bu yalnızlaşma ve hatta yabancılaşmanın tersine bir dönüşüme neden olabileceğini söylüyorum.
İlk romanım Yad, sıradışı bir seri katili, oldukça sıradan bir insanın seri katile dönüşümünü anlatıyordu. İddiam odur ki bir insanın seri katil olması için “akıl hastası” olması veya geçmişinde taciz, tecavüz, şiddet gibi kişisel bir travma yaşaması gerekmiyor. Özellikle bizdeki gibi bireysel ilişkileri, toplumsal ve duygusal bağları yoğun insanlar arasında, sıradan bir hayatın içinden öfkeyle çıkmak ve seri katile dönüşmek olası diyorum. Bütün bunlar başlı başına bir travma nedeni. Bireysel olanını aramamak lazım. Üstelik katil, eylemleri boyunca şahsiyetli, karakterli bir duruşu sergilemeyi de sürdürebiliyor. Tıpkı Şahsiyet’te Agâh Beyoğlu karakterinde olduğu gibi katil gerek eylemine gerek kendine saygısından, gerek şahsiyetini ısrarla koruma çabasından, kendinden ödün vermeden öldürmenin adabını koruyor. Arada plan dışı işlediği cinayetler ise kendi deyimiyle “şahsi”.

Elbette biz olsak böyle bir durumda ne yapardık sorusunun yanıtı size ait. Ancak öldürmek ve öldürmeyi istemek, yalnızca psikopatik ya da patolojik bir sorun değil. “Sen ben olamayız öyle” derken, insanı ve toplumu anlama, değerlendirme noktasında dikkat etmek lazım kısacası. Şahsiyet’in Agâh Beyoğlu karakteri ile Yad’ın Sibel’ini kimi yönlerden benzetmem bu yüzden. Berkay Üzüm’ün Yad ve seri katili Sibel hakkındaki şu yazısı, masumiyet karinesinden faydalanan bir katilin karakterini anlamak açısından, yazarı haricinde birinin, bir okur ve eleştirmenin gözünden güzel bir yorum:

5 Temmuz 2017 Çarşamba

arabesk soslu mağdur edebiyatının garabeti

Farkındasınız; sosyal medyada arkadaş listenizin durumuna göre günde ortalama üç-beş kez görebildiğiniz bir “talep”, kâh bir resim üstü yazı, kâh bir kişisel “fikrim şu” mesajıyla, gündemdeki “istenmeyen tüyün” cinsine göre güncellenerek sunuluyor.

Özellikle resim üstü yazılı paylaşımlar tıpkısının aynısı. Nefret söylemi başlığı altına yazabileceğiniz bu paylaşımlar, konu Kürtler olunca bir bayrak direğini “buyrun münasip bir şekilde taşıyın” (daha açık yazmak ağırıma gidiyor) şeklinde dile getirirken, son dönemde konu mülteciler olduğunda “işlerimizi elimizden alacaklar, kadrolara yerleştiriliyorlar”, “nüfus kağıdı veriliyor, oy kullandırılıyor”, “para alıyorlar, hastanelere bedava gidiyorlar” şeklinde bir “defolsunlar gitsinler” isyanına bürünüyor. Dahası, bu son tezahür, Kürtler için de sık sık yapılıyordu şimdi mesele başka şeye evrildi. Aslında uzun lafın kısası, hep elimizden alıyorlar, cebimizden çalıyorlar, hakkımızı yiyorlar ve nereye veriyorlar? Ötekine. Ah o öteki, bir defolup gitse de biz bize kalsak, bak gör o zaman refah seviyemizi sen! Peki Avrupa’daki Türkler oranın ötekisi olmuyor mu? Ama yook, Türkiye dışındaki her Türk, gittiği ülkenin fedaisidir ve orayı fethetmeye gönderilmiş gibi haklı bir iddiayla yaşar. Yani buradakiler öyle hayalini kurar. Ezik/mağdur edebiyatının arabesk soslu versiyonu mu desek ne desek buna?

O yüzden belki de, bizim oradaki ötekilerimiz aslında buralıdır, burada ötekileştirdiklerimizse hep oralıydı. Hah işte bunlar bir defolabilseler ülkede hayat çokzel olcak duygusu, bugün tüm sosyal medyaya ve sokağa sinmiş haldedir. Ne yazık.

Genelgeçer bir bakış açısıyla herkesin bu konuda söyleyeceği farklı fikirleri olabilir ama bilgisi olmayanın fikrinin olması da bu ülkede en çok yakındığımız olgulardan biridir (ve en trajikomik olanıdır). Bugün bunların “kralına” denk geldim: Diyor ki paylaşımda, zamanında Bulgaristan’dan da göçmenler geldiydi, onlardan hiçbirini hırsızlık, tecavüz suçları işlerken, sokaklarda dilenirken vb görmedik. Onlar bunu asla yapmazdı ama Suriyeliler yapıyor.

Kan beynime sıçradı…

Hadi tamam, herkesin düşüncesi kendine, sosyal medya hesabında paylaşabilir, orası şahsi alan denebilir. Tamam, da en sade tabiriyle bu nefret söylemi (hakaret, aşağılama, ayrımcılık, tehdit, şiddete teşvik ve benzeri diğer suçları eklemiyorum, salt nefret duygusunun pompalanması), sosyal medyadaki şahsi hesaplar üzerinden her paylaşıldığında beğeniler ve yorumlar sayesinde en az on katı sayısınca bir kitleye saniyeler içinde ulaşıyor. Kabaca her gün sosyal medya hesaplarımızdan birbirimiz üzerinden milyonlarca kez mülteci go home diyor, denmesine izin vermiş oluyoruz, en acısı denmesine maruz kalıyoruz.

Daha da kötüsü, birkaç hafta önce benimle aynı minibüse binen ve kucağındaki bebesiyle elindeki oturum izin belgesini sanki varlığının kanıtı olarak bir saniye bırakmadan bekleyen mülteci kızı unutmayacağım. Oturacak yer gösterilince kenarına ilişmesini, kıza tiksinerek bakan ve utanmadan sesli sesli “ay bitmedi bunlar hep de böyle doğurup doğurup…” demeye kalkan teyzeyi ve kızın bunu anlayan üzüntülü bakışını, aceleyle inecem inecem deyişini, benim de teyzeye inşallahlı lafları takır takır sıralayışımı asla unutmayacağım. Oh içimin yağları eridi! Nefret suçu öyle değil böyle işlenir teyzehanım dedim, “bir gün ölüm korkusuyla kaçmak zorunda kalırsan, sen de böyle bilmediğin elin memleketinde titreye titreye yolculuk ederken bu günü hatırlarsın inşallah, umarım geri dönebileceğimiz bir vatanın kalmaması ne demek öğrenmek zorunda kalmayız.”

Bakınız, ben Suriyeli mültecilerin en az olduğu, daha çok Iraklı mülteci barındıran ve görece bu konudaki en az olaylı/örnekli kentte yaşıyorum ve buna rağmen kasaba görünümlü göt kadar kente sığamıyoruz. Dilini bilmediği insanlar arasında, ilk defa deniz görmüş bir gencin ürkek bakışlarını bir gülümsemeye sığdıramıyoruz, rabbiyesir! “Bunlar da peydah oldu, artık buradan denize girmemeli” diyebilen hıyarlarımız var bizim. Özelleştirmeye peşkeş çekmelere doyamadığınız o kıyılarda nefretinizde boğulun diyesim var da işte, içimdeki nefret değil. Kahır.

Farkında mıyız bilmiyorum, başta bahsettiğim sözlü ve yazılı nefret söyleminin demlenmesine izin veriyoruz ve sonra bir gazetecimiz çıkıp “ne zaman bu kadar acımasız/vicdansız oldunuz?” derse tek yapabildiğimiz helal olsuncu bir tavırla alkış tutmak oluyor. Tutmayın. Yani en baştan bu nefret söyleminin yayılmasına alkış tutmayın.

Diğer bir deyişle, sosyal medyada senin bebişinle veya kedinle olan diyaloğun seni bağlar ama mültecilere (insanlığa) yönelik nefret söylemin salt seninle sınırlı kalır mı?

Örneğin, yolda yürürken biri bir diğerine ağız dolusu küfretse, öyle böyle değil, analı-bacılı cinsten. İrkilmiyor musunuz? Şahsen ben bırakın küfrü, “sen var ya ben olmasam…” diye egolanan birini (kadın erkek fark etmez) mesela, o an terinde boğmak istiyorum. Kıyafetimize laf ettirmiyoruz, özgürlüğümüze laf ettirmiyoruz, Avrupa bizi kıskanıyor, Amerika’da Trump’ın dilinden düşmüyoruz. Peki, konu küfür olunca kabaran duygularımız nefret söyleminde niye arkasını dönüveriyor?

Hayır, insanlıktan istifa formunu zorla mı imzalattılar, yoksa gördünüz de bir çırpıda üstüne mi atladınız? Yahu ölümle kalım arasında önce denize dökülen sonra kıyılara vuran, bir zamanlar evladı anası sevdalısı olan cansız bedenleri hafızalarında taşıya taşıya yaşam savaşında savrulan insanlara topyekün bok atmak ve nefret kusmak da neyinnesi? Nasıl bir garabetsiniz siz? Utanıyorum yazarken yahu!

Nerede kalmıştık? Diyor ki paylaşımda, zamanında Bulgaristan’dan da göçmenler geldiydi, onlardan birini hırsızlık, tecavüz vb suçları işlerken, sokaklarda dilenirken vb gördünüz mü? Onlar bunu asla yapmazdı ama Suriyeliler yapıyor. (özetle böyle diyor). Bunu beğenenler arasında kimlerim yok ki…

Bu yazıyı şu noktaya kadar veya sonrasında yumruğunu sıkıp daha sonunu getirmeden, üstüne kusmak için hazırda bekleyen varsa, sen şuradan dön, sana diyecek lafım yok, zaten bu yazı senin için yazılmamıştı. Ama ötekiler, egolarınızı şuraya bir park edin bakalım önce. Bak kardeşim. Madde madde aradaki benzerlik ve farkları sıralayalım, tabii sizin bakış açınızla.

Birincisi, Bulgaristan’dan gelen göçmenlere “kardeşlerimiz” diyordunuz Suriyeli mültecilere “onlar” diyorsunuz. Çünkü Bulgaristan’dan gelenler Türk idi, Suriyeliler değil. Avrupa’daki göçmenlerimiz Türk ama buradaki Kürtlerin Türk olmayışı gibi. Sen insan mısın önce onu bir deyiver de rahatlayalım.

İkincisi, Bulgaristan’dan gelen göçmenler, Suriyelilerle eşdeğer olmasa da (karşılaştırma yapmak bana düşmez), bir zulümden kaçarak gelmişlerdi ve devletimiz onlara kapıyı açmıştı. Zulmü kınamış ve kesinlikle gelen göçmenlerin haklı durumda ve mağdur olduklarını bize tane tane anlatmıştı. Açmak gerekirse Bulgar göçmenlerine başlarını sokacak bir ev, geçinebilecekleri bir iş bulabilmeleri, üniversitede öğrenciyken gelenlerin çeşitli üniversitelere girebilmeleri sağlandı. Ben bu ikinci gruptan en az on-onbeş kişiyle aynı okulda-yurtta yaşadım. Ne güzel insanlardınız! Doktorlara hastanelerimizde çalışma imkânı tanındı, belki tam kapasite hakları olmadı ama mesleklerini icra ettiler, üstelik Bulgar göçmeni doktorlar inanılmaz derecede iyi eğitimliydi. Mezun olanlar ve halihazırda mezunlar çeşitli kurumlarda çalıştılar, bugün emekliliği gelen bile vardır. Evet, şimdi geriye bakınca Bulgar göçmenleri hiç de sokaklarda dilenmedi, tecavüze suça karışmadı. Bunu net söyleyebilecek güzel anılar biriktirmiş bu ülke demek. Ama mesela…

Suriyelilere de kapılarını açtı devletimiz. Yalnız bu kez, onların topraklarından sürülmüş olması veya kaçmak zorunda kalmaları kendi kararlarıymış, buraya keyfiyetten gelmişlermiş gibi bir durum peydah oluverdi. Bu tam da Kürt düşmanlığının, ötekileştirme muhabbetlerinin, yurtdışındaki zulüm gören kardeşlerimiz haberlerinin ardı sıra geldi. Net anlatılamadı yaşanan felaket belki. Suçlu kim, devlet mi? Eeh iddiaların bir kısmı bu yöne evrilebilir çünkü kimliği veren de devlet, oy kullandıran da, işe alan da, parayı veren de… (şikayetler bu yönde). Zaten talepler de devlete, kovun bunları ülkelerine geri diyor. Gidecek bir yerleri kalmış gibi…

Ama bu, Bulgaristan göçü ve Suriye’den kaçışlar arasındaki onca yıllık siyasetin/politikanın ve değişen siyasi konjonktürün konusudur ve burada tartışmak için çok uzun. Yani Bulgar göçmenine yardım eden devlet ile Suriyelilere yardım eden devlet arasındaki karşılaştırma/benzerlikler değil konumuz. Zaten siz de bunu hiç tartışmıyorsunuz. Asıl olay da bu. Lakin biz, toplumca öğretilmiş/öğrenilmiş Kürt düşmanlığımızla zaten başka bir millet olan Suriyelilere öyle kolayca hoş geldin dememeye hazırdık, kabul edelim.

Üçüncüsü, Bulgar göçmeni “kardeşlerimize” birçok haklar tanındı, avantajlar sağlandı veya en azından hızla adapte olabilmeleri için herkes elinden geleni yaptı. Suriyeli mültecilere de benzer şekilde yardımlar yapılıyor ve destekler veriliyor. Ama onlar kardeşimiz değil ki di mi? Lan tabii yapacağız! Lütfettin sanki! Hakikaten söyle, insan mısın bilelim önce.

Bulgar göçmenlerimiz canımızdı diyor mesaj. Halbuki o zaman da şöyle bir söylem vardı; Bulgar göçmenlerinin üniversitelere “çok kolay sorulu YÖS-Yabancı Öğrenci Sınavıyla” şıpadanak alındıkları, en kral bölümlere hak etmedikleri halde yerleştirildikleri iddiaları ortalıkta dolanırdı. (Tanıdığım Bulgar göçmeni arkadaşlarım arasında, aslında Sofya’da üniversitenin üçüncü sınıfındayken burada birinci sınıftan başlamak zorunda olan da vardı, benimle aynı sınıfta sonradan gelmesine rağmen benden çok daha fazlasını bilen de. Sınav kolay molay değildi, insanlara hiç de kolayına yardım edilmiyordu. Birdenbire hiç tanımadıkları, uzaktan bildikleri bir memlekette, aslında vatan/ev bildikleri yerden uzakta, tırnaklarıyla kazıya kazıya tutundu hepsi.)

Naim Süleymanoğlu’nu hatırlıyor musunuz? Alkışlarla bağrımıza basılan göçmen sporcumuz hakkında zamanın başbakanı Turgut Özal’ın Bulgarlara örtülü ödenekten milyarlarca lira verdiği iddia edilir. Sayesinde ülkemiz madalyalarla coştu. Ama 1996 Olimpiyatlarında katıldığı yarıştan 2 gün önce olimpiyat köyünde çıkarttığı rezaletin anlatılamayacak boyutta olduğu söylenir (ekşisözlük’ten). Sonra içki-olaylar vb derken en son sanırım MHP’den siyasete de atıldı. Ne oldu bilen var mı? Demekse Bulgar göçmenleri hiçbir sorun çıkarmadı ama Suriyeliler öğğk pis derken az bir durmak lazım. Öte yandan Naim Süleymanoğlu’nu buraya aldıksa arada Tanju Çolak ve jaguar meselesini de hatırlatalım ki eşitlik sağlansın. Yoksa Naim’le bir sorunumuz yok. Sorunsa her yerden çıkabilir demek maksadım.

Bilgin yoksa fikrin olmasın burada başlıyor. Sayısız mühendis, doktor, hemşire, ekonomist, çeşitli konularda uzman insan, sosyal bilimci ve akademisyen, işçi, teknisyen, öğretmen ve evhanımı/erkeği ve onların çoluk çocuğu, dedeler, nineler, askeri öğrencisi… Milyonlar, Suriye’den ayrılmak zorunda bırakıldı. Kaçtı. Kimileri isteyerek gelmiş olabilir. Ama birçoğunun nasıl geldiğini ben çevirdiğim kitapta ağlaya ağlaya yazdım, oradan biliyorum. Aklın hafsalan almaz canım! (acı bir versiyonunun karakalem resimlerini çizdiler, uluslararası simge yaptılar, Alyan bebek, hatırladın mı? isyan bayrağı çekmiştin.) İnsanlar evlerinden sürüldü, işkence gördü, aileleri gözlerinin önünde öldürüldü. Tecavüze uğradı, satıldı, kaçabilen kurtuldu geldi. Kaçamayanların topraksız gömüldüğü yerle bir edilmiş kentlerin hayaletine baka baka geldiler. Bir hayal et. Mesela şunu hayal et, savaş, hayatın rutinlerini alır elinden sırayla. Çay-simit hayatın rutinlerinden biridir. Diyaliz ve kemoterapi de öyle. Diyelim ki diyalize/kemoterapiye girdiğin o merkez/hastane bombalanmış. Napıcaksın bebişim?

Giderek artan sayıda ülkem insanı diyor ki (bu paylaşım manyaklığına göre) eğitimli Suriyeli mülteci işimizi elimizden alıyor, eğitimsizi de ne olursa olsun bir işe yerleştirilince yine bizimkilerin ocağına incir ağacı dikiliyor. Gitsinler bunlar. Zaten adları hep tecavüzle, suçla, sokakta dilenmekle, üçer beşer çocuk doğurmakla anılıyor. Öyle mi? Bulgar göçmeni kardeşlerimiz işlere yerleştirildiğinde el ele verdik hiç gık etmedik de şimdi neden Suriyelilere gıcık kapıyoruz hiç sordunuz mu kendinize? Bunun nedeni Suriyelilerin kardeşimiz olmaması mı? En azından o zaman buna dayanabilen insanlığımız, onbeş yirmi yılda nasıl tuzla buz olmuş olabilir? Suriyeliler mi doğuştan suçlu, kötü ve sırf gittikleri yerleri bozmaya odaklı insanlardır? Yoksa bu tanım ötekisi olduğumuz bir başka milletin nefret söylemine çok benzemiyor mu? Ya da durun şöyle sorayım, şimdi dünyanın bir yerindeki tüm kardeşlerimiz zulüm var deyip topluca geri gelse, ne yapacağız? Suriyeliler tu kaka olsun ama kardeşimsin sen gel, işim de senin ekmeğim de mi diyeceğiz? Nasıl bir mahlukatız biz o zaman? Kısacası o zaman da bilginiz yokken fikriniz vardı, bugün de öyle. O zaman da bok atıyordunuz şimdi de aynı haltı yiyorsunuz. Bir memnun edemedik sizi!

Oysa insan olmak, böyle zor zamanlarda yaşanan olaylar arasından güzel şeyleri görmeyi ve hatırlamayı gerektirir. El ele tutuşmayı, yaraları sarmayı gerektirir. İnsan olmanın anlamı budur. Neden şimdi böyle değiliz?

Elimizden alınan işler derken; geçende bir haber vardı, tek tecrübesi gençlik kolları üyeliği olan birine üst düzey bürokrat kadrosu mu vermişlermiş neymiş, nooldu o haber bilen var mı?


(olaya başka pencereden bakmaya hazır olanlar için, Suriyeli kardeşlerimiz ne güzel işler yapıyor: https://tr.globalvoices.org/2017/01/turkiye-suriyeli-sanatcilari-kesfediyor/)

Hayaller Paris, Hayatlar Öyle mi? | Yerli Dizilere Göre Biz

Her şey, altı bölüm polisiye dizisi izledikten sonra kendime “neden yabancı izleyince kendimde bir şeyleri değiştirmem gerektiği hissine ka...