Ufak Tefek Cinayetler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ufak Tefek Cinayetler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Aralık 2018 Pazartesi

Game of Gramer Vol.2: Dizilerin Eril Dili

“Sen benimsin”, “Benden kaçamazsın. Seni asla bırakmayacağım”

“Artık düşünme bunları. Ben varım”, “Sana dokunanın/laf edenin canını alırım”

“Mutlu olmalısın. Çünkü ben varım. Yalnız değilsin”, “Sen bir (soyadı)sın”

Varoşlarda sokaklarda büyümüş, kabadayı kılıklı tasvir edilen erkek karaktere eşinden bahsederken “benim karı” dedirtmekle değil derdim. Birincisi, bu sözü söyleyen erkeğin hikâyede olumlanması, onay görmesiyle, ikincisi de bu ve benzeri ifadelerin zaten toplumdan, içimizden çıktığı, dizilerin bunları sadece yansıttığı iddiasıyla barışık değilim. Üstelik salt kelimelerde değil, davranışlarda da gizli erkek egemenliği ve kadın edilgenliğiyle sorunum var. Anlaması çok kolay, hazmetmesi zor.
Demem şu ki spottaki replikler Recep İvedik veya Şevkat Yerimdar gibi bir karaktere ait olunca gülüp geçiyoruz. Ufak Tefek Cinayetler’in Serhan’ına ait olduğunu söylesem bir türlü, Sen Anlat Karadeniz’in Vedat’ına (veya Yasak Elma’nın Halit’ine) ait olduğunu söylesem başka türlü tepki verirsiniz. Oysa bu cümleler birkaç değişiklikle, hepsine ait. Nedense verilen tepki, Serhan söylüyorsa “Oya masum bir gülücük atar”, Vedat söylüyorsa “Nefes içli içli ağlar”, Recep söylerse “bastım kahkahayı valla” oluyor.

Yandan yandan sosyal mesaj

Bir yanıyla deniyor ki kadının yüceltildiği, erkeğin tüm nezaketiyle hayatın müşterekliği için el verdiği bir dizi, bir noktadan sonra inandırıcılığını yitiriyor. Dizilerde bu tür üstenci, eril ve erkek egemen dil kullanılmazsa, içinde yaşadığımız toplumun gerçeklerini yansıtmış olmuyoruz. İyi de diziler sadece olanı yansıtacaksa haberler ve tartışma programları o işi yapmıyor muydu? Dizilere ne gerek var o zaman?
Diziler toplumda yaşanmış veya yaşanması muhtemel olaylardan kurgulanan bir hikâyeyi, formuna uygun bir biçimle (dram, komedi vb) anlatma ve bu sayede popüler kültürü (veya başka mesajları) yayma amacı güderler. Bir nev’i insanı insana insanla ve insanca anlatma işi, üstelik insana rağmen. Bir yandan toplumsal olaylara işaret etme, bir düşünceyi ve bilinci aktarma gibi amaçları da var. Bunu başarabiliyorlar mı? Ne yazık ki evet. Dil de bunun en önemli silahı.
Dizilerde karakterlere anlatım açısından özel bir dil, ya da konuya özgü bir jargon yükleniyor. Bu, karakteri anlatabilmek için gerekli bir durum olsa da dizilerin birçoğunda kötüye kullanıldığını söylemek mümkün. Ağırlıklı olarak eril ifadeler içeren bu dil, erkeğin evde-işte ve sosyal hayatta nasıl bir üstünlük, kapsayıcılık ve güç sahibi olduğunu veya olması gerektiğini gizliden ya da açıktan dile getiriyor. Bir de dizi ve karakter sevilir, yansıtılan yaşam modeli benimsetilebilirse, diziler asıl görevleri olan hayatı dönüştürmeyi başarıyla sürdürüyor.

Eril adamlar muhtaç kadınlar

İlk sorun karaktere biçilen rolde ortaya çıkıyor. Yoksul, eşinden ayrı ve çocuklarıyla yaşam savaşı veren bir kadın gerektiğinde cengaver olup mahalle baskısının üstüne yürüyebiliyor. Ama karşısındaki eski eş, sevgili veya babaya yüklenen erkek egemen roller aracılığıyla bir süre sonra mücadeleden yılıp geri adım atıyor. Hoop karşısına çıkan bir erkeğin omuzuna yaslanıveriyor. Üstelik, ayrılma/boşanma sonrası erkek başkasıyla ilişki kurabiliyorken kadının böyle bir olasılıktan bile sakınması gerekiyor.
Eğer hikâye gösterişli bir yaşamın içinde başlıyorsa, kadınlar ya evdeki zengin hayatlarından sıkılarak çalışmaya karar verip aile şirketini karıştıran fettan hatun kişi oluyorlar, veyahut da zengin bir aileye girişin binbir yolunu arayan masum yoksulu oynuyorlar. Kadına bundan daha fazla bir rol biçilmiyor. Daha doğrusu, dizilerdeki kadın karakterlerin oynayacağı rolde ve kullanacağı dilde erkek egemenliğini başından itibaren kabul ve ilan etmesi gerekiyor.
Kamu spotu niteliğinde dizi örneği için İstanbullu Gelin incelenebilir. Esma Sultan‘ın da teşne olduğu başlardaki eril dili ve özellikle Faruk Boran‘ın kabadayıvari tavırlarına bulanmış eril ifadelerini saymazsak (bakınız aşağıdaki video), ikinci sezonunda bu konuda, en azından, Süreya ve dizinin diğer kadınları ortalığa yayılan bu erilliğe olabildiğince müdahale ediyor.
UTC ve Siyah Beyaz Aşk‘ta dengesiz ve şiddet eğilimli iki erkek var ve bunlardan biri eğitimli diğeri şiddet ortamında büyümüş eğitimsiz biri. Karşısına iki dizide de doktor kadın karakter yerleşimi, iki kadının da erkeğe teslimiyeti eril dilin karakterde cisimleşmiş halidir.

Bir mizah malzemesi olarak toplumsal eşitlik

Diziler toplumsal eşitliği, şiddet karşıtlığını, yaşamın yükünü paylaşmayı ve daha birçok şeyi, söylem aktarmak için değil mizah aracı olarak kullanıyor. UTC Taylan, Pelin‘den atar yediğinde ya da Serhan/Mehmet mutfağa girdiğinde arka fonda çalan müzik neşeli olabiliyor. Erkek bol sakarlık ediyor veya kadından yeni şeyler öğreniyor, komik durumlara düşüyor. İstanbullu Gelin‘de Fikret, Faruk ya da Akif eşlerinden tatlı tatlı fırça yiyor. Boran erkekleri mizahla süslenmiş olsa da çocuklarının altını değiştiren, gezmeye götüren babalar, elbette bunu eşlerine “yardım” amacıyla yaptıkları gözden kaçmıyor.
Light Selami’ye güldüğümüz gibi, Taylan’ın toplumsal cinsiyet konusundaki tökezlemelerine gülüp geçmemiz bekleniyor. UTC Pelin’in babasının replikleriyle ortalığa saçtığı erillik de sönümlenip gidiyor. Birkaç kamu spotu sahnesi hariç, kadına eril eril tepeden bakılmadığı sahne yok aslında. Hani diziler topluma iyi şeyleri özendirecekti? Birazdan örnekleyeceğim gibi, her daim illa ki “birine ait olmak” zorunda mıyız?

Ay hep dizilerden öğreniyorsunuz bunları!

Birkaç örnek daha görelim mi? Sen Anlat Karadeniz’in Nefes’i bir erkek şiddetinden ancak bir başka erkeğin korumasıyla kurtulmak zorunda olan bir kadın. Nefes neden kendi başının çaresine bakamıyor? Bu haliyle dizi, bu ülkede erkek şiddetinden kaçacak kadının bir erkeğin desteği olmazsa ayakta kalamayacağı mesajını vermekten başka işe yaramıyor. Vedat’a kızıp Tahir’e “hasta olarak” Nefes’e üzülerek geçiriyoruz saatlerimizi. Sen Anlat Karadeniz, eril diliyle bizi edilgenleştirmek üzerine kurulu nefis bir örnek.
Dizilerde şiddet gören kadın yoksa, erkeğe bağımlı kadın var. Bunlar da yoksa, erkeğin lütfuyla mutluluğu yakalayan kadın var. Seç beğen al. Ufak Tefek Cinayetler’in kendi başının çaresine bakabilecek eğitimli ve entelektüel Oya‘sı da istisna değil. Doktor olması ve iyi para kazanması Oya’yı erkek hegemonyasından kurtaramıyor. Rakibi kadın karakterlere göre daha başı dik ve güçlü olan Oya, Serhan ve Kerim Adil arasında araziyle bir tutuluyor.
Serhan Kerim Adil’e “çiftliği kim alır bilemem ama Oya benim” diyor. Sonra Oya’ya “sen benimsin” diyen de yine aynı Serhan. Oya ne yapıyor? Nihayet sahiplenildiği için gülümsüyor. Hayır yani, doktor Aslı‘ya atarlanan Ferhat (Siyah Beyaz Aşk) hiç olmazsa “güzel gün görmemişti şiddetle büyümüştü, ondan sevgisizdi ve şiddet eğilimliydi” ve Aslı da onu “tedavi etmeye çalışıyordu.” Ama Serhan, Anglo-Sakson kafasıyla Fransız okullarında ve Rönesans’ın beşiğinde büyümüş. Aslında bu eril dil asıl Serhan gibilerde sakil durmuyor mu? Oya gibilerin de buna izin vermemesi gerekmiyor mu?
Yasak Elma‘da Halit Argun eşi Yıldız‘a “sen benim karımsın, ben ne dersem o olacak, ona göre davranacaksın, git giyin şimdi” diye emirler yağdırıyor. Sonraki sahnede Yıldız hamile olduğunu öğrenince sinsi sinsi gülümsüyor. Halbuki böylesi psikolojik şiddet gören bir kadın, aralarındaki çocuk bağı yüzünden ayrılamayacakları korkusuyla gerilmeliydi. Yıldız halinden memnun görünüyor. Halit üzerinden edindiği çevreye göz kırparak organizasyon işleri alan sekreterlikten terk ev hanımı Ender tiplemesi ne kadar dişiyse verdiği mesaj o derece eril. Üstelik dizi Ender ve Yıldız’ın zengin Halit’i kafalayıp bir an önce çalışmadan para yeme arzusu, kadın ancak bunu ister ve yapar mesajı yani, tamamen eril bir kurgulama.
Dizide kendi ayakları üstünde durduğunu üstüne basa basa sergileyen Zeynep‘in Alihan‘la nihayet aşklarını yaşamaya başladığında, ilk yaptığı şeyin pilav üstü kuru olması ve Alihan’ın Zeynep’in ev hanımlığını eleştirmesi de eril dilde zirvelerden biri. Alihan’ın geçmiş travmaları bahanesiyle uyguladığı psikolojik şiddet yerini aşkla beraber klasik bir üstenciliğe bıraktığı için Zeynep sadece dırdır ediyor ama mutlu. Yine erkeğin “hallerini” kabullenen ve eril dili sineye çeken kadın makbul.
Yukarıdaki eril dil örneklerine, rolün şiddet içeriğini dahil etmeden sadece erkek egemen dilin repliklere ve kurguya yansımasını göstermek istedim. Dizilerdeki şiddet meselesini Gazete Duvar’da Tuba Torun’un nefis yazısından okuyabilirsiniz.

Bilinçleniyor muyuz?

Güzel hayatlar yaşadığını sandığımız nice kadın, tek fiske yemeden, tek tehdit almadan, güya sevildiği, korunduğu o evlerde psikolojik şiddete uğruyor. Bu yüzden dizilerin bunu göstermesi iyi bir şey. Özellikle gizli şiddetin, kadının geri plana atılmasının sadece eğitimsizlik, geri kalmışlık, yoksulluk gibi kavramlarla açıklanamayacağını, toplumun tüm katmanlarına yayıldığını göstermek açısından faydalı. Madem öyle, Vedat söylerse nefretimizi kazansın da Serhan söylerse karnımızda kelebekler uçuşmasın, Zeynep de Alihan gibi birini sevmeye devam etmesin.
Dizilerin topluma yönelik aslen olumsuz dönüştürücü etkisi, eskiden beri gelen “diziler bizi yansıtıyor” ile “diziler olmadık farazi dünyaları yansıtıyor” gibi iki zıt iddia arasında gözden kayboluyor. Halbuki, diziler sayesinde/yüzünden hayatımıza giren yeni sözcüklere, yeni davranış biçimlerine, değişen alışkanlıklarımıza bakarsak, özellikle eril dil ve erkek egemen gücün hunharca yüceltildiğini görebiliriz. Dizilerin toplumsal eşitlik söz konusu olduğunda tersine bir etki yarattığından, buna bir de şiddet öğesi eklenince, bir yandan aşırı dram yüklü hikâyelerle sorunlarla mücadele etme yetimizi elimizden alıp durumu kanıksattığını söyleyebiliriz.

Ne Yapmalı?

Bilinçlenmek ve mücadelede yalnız olmadığımızı görmek için dizilerde bu konuların temcit pilavı gibi işlenmesine ihtiyacımız yok. Eril dilin tespiti ve karşısında durulması, erkek egemen davranış ve dille mücadele edilmesinin yolu, bunun sürekli tekrar edilmesi değil, kullanımının bırakılması ve bunu yapanlara karşı durulmasından geçiyor.
  • Örneğin, senaryosunda böylesine edilgen, psikolojik şiddet gören ve buna sesini çıkarmayıp “erkektir olsun, yapsın ama başımda dursun” benzeri bir ruh halini destekleyen kadın karakterin yer aldığı rolleri almamalı kadın oyuncular.
  • Sürekli aynı güçlü zengin veya yoksul gururlu, ama nihayetinde eril dile sahip erkek rollerinden çıkmalı erkek oyuncular da.
  • Olumlu mesajları mizahın arkasına gizleyip olumsuz mesajları hayatın gerçeği adı altında yazmamalı senaristler. Yönetmenlerin küçük ekrandan göstermek istediği şey, var olanın ilanı ve kanıksanması olmamalı.
  • Bizler de izlediklerimizi rahatça eleştirebilmeli, toptan çöpe atmayıp düzeltici rol oynamalıyız. En önemlisi de toplum genelinde dizilerle oyuncularının peşinden koşarken, savunurken ve severken neyi alkışladığımızı unutmamalıyız.
BONUS: Eril dilde sıkça karşımıza çıkan ve tam karşılığını bulamadığımız, psikolojik şiddetin karşılığı olan gaslighting, şu iki videoda Yıldız ve Zehra’ya karşı hem Halit hem de şoför Kemal karakterlerinden açıkça izlenebilir. Kemal’in Yıldız’a dediği gibi “benden başka alternatifin yok.”


*Bu hafta House of Cards final sezonunu izledim ve nasıl göklere çıkarır yerlerde sürüklerim diye (hangisini yapacağımın spoilerini de vermeden) düşünürken, spoilersiz yazmanın mümkün olmadığını anlayıp şimdilik burada selam çakmakla yetinmeye karar verdim. Bu yazımla bağlantılı olarak söyleyebileceğim tek şey, eril dilin/erkek şiddetinin dişil dile/kadın şiddetine nasıl dönüşebileceğini görmek açısından bombastik bir sezon.

9 Temmuz 2018 Pazartesi

BDH Yazısı: Yerli Dizi Yersiz Kısa - Tam Başlıyordu ki Bitti!

Diziler hakkında yazmak deyince yerli dizilerle yabancı polisiyeler en sevdiğim. Ama ne yazacağımı öyle her seferinde hopadanak bulmak hiç kolay olmuyor. Ben istemez miyim Onedio tadında “yazlık dizi senaryosu yazma rehberi”, “Merve Aksak veya Faruk Boran gibi yaşamanın 10 kuralı” gibi yazılar yazayım, tıklanma rekorları kırayım? (İlki yazıldı da ikincisini yazsam mı?) Bir CSI konuşmaya mesela, bayılıyorum. İş yerlisine gelince, “Keep Calm and adam sapık çıktı Rıza Baba!”

Kendi kendine konuşan kamerası olmasa aslında iyi… Yok yok şaka. Kurgusu, oyunculukları, sürekli pompaladığı öz-feci-milli-popüler duyguları ile Arka Sokaklar, bundan âlâsını yapsaydı da sırf o kamera hareketi yüzünden izlenmezdi. Yani evlat olsa eldivenle sevilmez o kamera sarsıntısı yemin ederim. Ama reytingleri çok iyi görünüyor. Bir de fon müziğinin konuyu kapsayıcı sözleri bakımından Ufak Tefek Cinayetler ile yarışır.


Tabii ülkemizde kaliteli polisiye yapımlara nasıl davrandığımız belli. Behzat Ç, Şahsiyet, ağır gelir ortalama dizi izleyicisine Bu sözün, başlı başına ne kadar üstenci bir bakış olduğuna lafım yok. “Öyle herkesin anlayamadığı dizileri izlediğini” söyleyen kitleye terliğimi gösteriyorum. Oysa bunun, Şahsiyet ve Behzat Ç gibi dizilerin popüler kültüre doğrudan hizmet etmeyip kendi derdinin kaygısını güdüyor olmasıyla ilgisi var ama nasıl anlatacaksın. “Halk böyle istiyor” ne pis bir şeymiş ya kurtulamadık gitti. Anlıyorum, popüler kültüre hizmet etsin ki iyi satsın. Satsın ki “paranızı çıkarın”. Ama bir CSI olacağım diye, her sezonda ana karakterlerden birinin ölüp sonraki sezon geri geldiği, kadrosuna bebek olarak katılanın üniversiteden mezun olduğu, Rıza Baba’nın üçüncü emekliliğine yürüdüğü 12 sezon nedir ya?

Meyve suyu, kadın pedi, biri trend mi dedi?

Bize bir şey anlatmaya çalıştığını düşündüğümüz dizilerle tam olarak ne anlattığından emin olamadığımız diziler arasındaki fark, süreden çok daha fazlası: sanal veya gerçek, uzun ya da kısa, içerdikleri reklamdan kaynaklanıyor. Artık dizilerde reklam deyince “reklam arasından” bahsetmiyoruz. Buna ek olarak dizi kurgusu içerisine yedirilmiş, gizli kapaklı görünümlü açık reklamdan bahsediyoruz. Adına sanal reklam diyorlar, ürün yerleştirme diyorlar, hiçbir şey demeseler kurguda bir karakterin üstüne veya repliğine giydiriyorlar. Ne yapıp edip bize onu satıyorlar. Yani dizi izlemiyorsunuz, reklam arasında “bir şeyler” oluyor.


Damat olmak hiç bu kadar pahalı olmamıştı! Özcan Deniz’in (Faruk Boran) damatlığı, Aslı Enver’in (Süreya Boran) dört katı!

Dizi ne kadar iyi bir konu, kurgu ve akışa sahip olursa olsun, aslında konudan koptuğunuzun farkına varmıyorsunuz çoğu zaman. Ufak Tefek Cinayetler’de Arzu çocuklarına kahvaltıda ünlü meyve suyunu “anne kahvaltısının önemine vurgu yaparak” anlatıyor. (merak edenler için ürün yerleştirme konulu bu yazıda ilgili markanın çalışması ve videoları var) Biz annelerimize bunu mu salık veriyoruz? Orada kurgusal olarak Arzu’nun anneliğine vurgu yapılsa da X meyve sularının konumuzla ilgisi ne bilmiyoruz. Öte yandan Arzu, portakalı bahçesindeki ağaçtan toplayıp sıkar da içirir. Öyle organik öyle anaç biri. (Dimes öyle değil mi yani? Aşkolsun!)

Merve ise o debdebeli modern konağında, kıyafetlerini astığı askıyı bile ithal markadan seçerken, yatak odasındaki çekmecesinde kıyafetlerin üzerine öylece bırakılmış kadın pedi kutusuna uzanıyor, elbette Merve kadar zenginseniz pedinizi istediğiniz çekmeceye koyarsınız kardeşim size mi soracaktı? Ama Orkid, sponsor olarak dizideki tüm kadınların hayatına sirayet edip kâh Merve’nin çekmecesinden çıkıyor, kâh Nilay’a ünlü “kızgibi” kampanyasına gönderme yaparak sosyal mesaj verdiriyor. Yıllar önce de Boğaziçi Üniversitesi mezunlar gününü istila edip mezun kızlara mikrofonda Orkid reklam şarkısını söyletip yarışma düzenlemişti. Şimdi çok daha beter bir tüketim/reklam istilası altında her yer. İşte bunu, bir yerli dizi kurgusu içinde izliyoruz. Bir süre sonra kampanyaları hatırlıyoruz, konuyu değil.

birgün çocuğuna “ceketimi sattım da okuttum seni” desen yalancı çıkmazsın.

Tam bunu düşündüğüm anda, bakıyorum Pelin, oğlu Berk’e bir sürpriz yapacağını söylüyor, ama sonra görüyoruz ki asıl olay Masterpass reklamı, ardından da İstanbullu Gelin‘de de gördüğümüz meşhur şipşak fotoğraf makinesi. Ürün bir kez yerleşti ya artık herkes almalı. Yok satıyormuş. (merak edenler için sahnenin tamamı şurada). Yok, eğer sizler bunlara hiç takılmadınızsa tebrik ederim, markaların kaktırma reklamları başarısız oldu demektir ve umarım öyledir.

Sana 4 günümü verdim!

Başlıkta söylemeye çalıştığım şey tam olarak bu. Yerli dizi yersiz uzun diyoruz, dedik, çok mücadeleler verildi bu konuda. Nafile. Ve evet çok doğru bir tespit ve itiraz bu. Kim ister ki haftada 120-150 dakika çekim için neredeyse 6 gün çalışmayı; senaryoyu yaz, hazırlıkları yap, dekor ve kostümler gelsin, oyuncular hazırlansın, çekimler sabahlara kadar devam etsin, ışığı kaçırmayın, şu yemek masasında devrilen tabağı tekrar doldurun, yan açıyı alamadım… İkinci ekip, üçüncü sahne, beşinci tekrar… Aaa çocuk oyuncu sızmış ayol!

Ancak o yersiz uzunluğun içinde bize ne anlatıldığına bakarsak, ortalama 120 dakika süren ham dizi üzerine 60 dakika kadar reklam eklenince, o ham 120 dakikanın içindeki uzatmaları saymıyorum, yerli dizi aslında yersiz kısa. Bütün o sürede izlediğimiz asıl şey 30 dakikayı geçmiyor. Bir diziyi sezonunda izlerken öncesindeki özet bölümünü hatırlayın, aradaki reklamları çıkarırsanız bölümü 30 dakikada özetleyebiliyorlar. Demek ki aslında isteseler bize 30 dakikada dertlerini anlatabiliyorlar. Dolayısıyla, 120-180 dakika sürelerle ekran karşısında bir bölümünü izlediğiniz dizinin, sezon boyunca 30 kadar bölümü olsa, 5400 dakika yani 90 saatinizi (4 gün) harcıyorsunuz, çekerken bunun dört beş, belki on katını harcıyorlar. Peki, ne hatırlıyorsunuz?

Az. 90 saat izlediğimiz o sezonda, bize anlatılanın çok azını hatırlıyoruz. Çünkü zaten anlatılan da az. Markaların ürünlerini tanıtmak için eklenen replikler, ürün yerleştirme adına bozulan dekorlar, özellikle kadınların kıyafet, makyajları ile mobilya ve otomobilleri gösterebilmek için eklenen kareler, bekleyen sekanslar… Distopik harika Black Mirror’ı izleyin, tek bölümü bile anlatmak istediklerimi özetler. Dedim ya dizi izlemiyoruz. Ürün tanıtımları arasında bir şeyler oluyor.

Bu işin içindekiler ne diyor? Onlar rahatsız değil mi bu durumdan derseniz, şuradaki yazıdagöreceğiniz gibi yine işin ABD versiyonu mücadelesini sonuca erdirdi ancak bizdeki versiyonunda henüz bir kazanım elde edilmiş değil.

Eloğlu yapıyor abi!

Başkalarının örneğiyle karşılaştıralım. Arka Sokaklar dizisinin örnek aldığı, tipik Amerikan olay yeri incelemeli dizilerden CSI’ın her bir bölümü maksimum 1 saat sürüyor. 60 dakika. Bazı benzer diziler 45-50 dakikada da bitebiliyor. Arada onların da reklamları var, ancak toplamı bizdeki gibi 15’er dakikadan 4 set değil. Ürün yerleştirme ise bizdeki gibi hiç değil. En hoşuma giden farklardan biri, otomobillerin logolarını kapatmak diye bir şey yok. Vallahi yok. Bu sebeple biliyoruz elin istihbaratında resmi marka Chevrolet. Bunu bilmek şart mı? Hayır, ama üstü bantla kapatılmış halde izlemesi de çok komik olmuyor mu? Bir başka örnekte House of Cards – Claire Underwood (Robin Wright) hangi markaları giyiyor diye bir bakayım dedim, biraz zamanımı harcadım çünkü öyle online sitelerde şıp diye bulabileceğiniz türden tüketim ürünleri değilmiş, karaktere özel hazırlanıyormuş. Tasarımcısı Kemal Harris öyle söylüyor.)

bizde olsa o bilgisayar bantlanır. Çünkü sponsor olmadılar şef!

Bir yabancı dizinin sezonunda (ABD’de dizi sezonları türe göre 13-24 bölüm) ortalama 20 bölüm olsa, sezonda toplam 20 saatiniz ekran başında geçiyor. Aynı türde iki dizi, biri 90, öteki 20 saatte, şaşırtıcıdır ki aynı şeyi anlatıyorlar. Sadece sezonda 90 saat süren bizdeki örnekte, bu kadar uzun süreye konu yetiştirmek zor olduğundan, çoğu kez aynı şeyleri tekrarlayıp duruyorlar, varın siz hesaplayın. Boşuna demiyoruz; yerli dizide erkek jön formatı diye bir şey var: yakışıklı, genç, zengin, yerli marka giyiniyor, her gün saat değiştiriyor, çoğunlukla durarak koca bir holdingi yönetebiliyor ve sezonu kızın peşinden koşarak (veya kızı peşinde koşturarak) geçiriyor.

İşte o nedenle Arka Sokaklar örneğinde her sezonda biri evleniyor, öteki hastanede üç bölüm komada yatıyor, diğerinin eşine bir suçlu musallat oluyor, çocuğu kaçırılıyor ve bunlar her sezonda tekrarlanıyor. Kadro o kadar uzun süredir çalışıyor ki “Hüsnü’nün eşi Suat” sonunda emekliliğini ilan etti ve güneye yerleşti. Şener Şen – Müjde Ar ikilisini buluşturan efsane Ertem Eğilmez filmi Arabesk’in finalindeki nikâh sahnesinde Agah Hün’ün yaptığı konuşmayı hatırlayın, başlarına gelmeyen kalmıyor bu ekibin (Arabesk 1:27:22’den itibaren).

İyi de Arzu, çözüm sadece yabancı dizi izlemek mi? Elbette hayır. Yerli dizi izleyin. Çok eğlenceli yapımlar da var. Komedi demiyorum. Çekimi, oyuncusu, konusu ile keyifle izlenen diziler var. Ben Jet Sosyete’yi komedi olmasının ötesinde eğlenceli buluyorum. İstanbullu Gelin de öyleydi. Yalnız lütfen biri çıkıp da Yeni Gelin de öyle mi diye sormasın. O zekâmıza aleni hakaret.

Sana izleme demiyorum, hobi olarak gene izle

Yerli yapımların çoğunu ya düzenli olarak gününde ya da tekrarlarında, severek izleyemeyeceksem de hızlandırılmış haliyle video kanallarından izlerim. Fazilet Hanım ve Kızları’nın bazı bölümlerini böyle izledim. İzlemeye dayanamadıklarımı annem ve apartman komşularım özetler. Kanatsız Kuşlar, Kırgın Çiçekler ve Cennetin Gözyaşlarını da izlemiş kadar oldum. Diğerleri favori dizilerim. Şahsiyet, İstanbullu Gelin, Ufak Tefek Cinayetler, Siyah Beyaz Aşk, Söz… Bunları da reklamlarından arındırarak ve gözümüze zoraki sokulan ürün yerleştirmelerinden sıyrılarak izledim. Ama ama nasıl, nasıl yapıyorum bunu? İnsanlar “reklam arası dizi”lerle tüketim çılgınlığına boğulurken, ben Arzu nasıl oluyor da bunlardan etkilenmiyorum? Formülü veriyorum, o iş bende:

Bir yakın gözlüğüm var. Düşük numara. Yakın gözlüğü olarak dinlendirme fonksiyonu dışında pek bir görevi yok. Uzağa bakarken de hafif bulanık gösteriyor o kadar. Gözlüğümü takıyorum, tüm dikkatimi sadece karakterlere ve repliklerine veriyorum. Gözlerimi karakterin gözlerinden ayırmıyorum. Bir de televizyonun renk ayarlarını değiştirip siyah beyaz yapıyorum, kıyafetleri ayırt edemediğimden özenmiyorum da. Zaten bana göre, göz altı kremiyle kapatıcı ve aydınlatıcı bir ve aynı şey (ama haksızlık etmeyeyim kendime, Danla Biliç izliyorum öğreniyorum lakin dikkat! tamamını izlemek kalıcı beyin hasarına yol açabilir, ben uyarımı yapayım da. Muharrem İnce bile kendisini takibe almış öyle diyorlar. Yeni neslin ikonası keensi). Sonra Edip’in tiratlarını, Esma Hanım’la Osman’ın duygusal konuşmasını zevkle dinleyebilirim. Bu sayede, düğünde giydiği elbisenin değil markası, rengini bile anlamış değilim!
Keser döner sap döner, gün gelir (dizi ekibine: buraya dönerci reklamı alalım)

Evlere ve eşyalara gelince, içimden sürekli olarak “Arzu, aslında bunlar hep kiralık kız, bir günden bir güne oturmuşlukları yok valla bak, hayrını görmüyorlar. Hem Hulusi Kentmen demiyor muydu ‘çekimlerde en zor olanı zengin patronu oynayıp sonra minibüs kuyruğuna girmekti’ diye? Gariplerim üç öğün tabldotla karavanda hayat geçiriyor. Hem sende olsa bu ev bu eşya, düşün temizliğiydi bakımıydı, çok zor” deyip kendimi avutuyorum. Bu yolla, Sarmaşık’taki Merve’nin evine hayran olmayan tek kişi benim. Ne o öyle, sekiz oda dört salon, ana kapıdan içeri girmek için on sekiz basamak in (saydım), sonra iki kapılı modern avludan geç, bahçesindeki o çiçekler, kasımpatlar ve laleler … “Yirminci günde gübre şerbetini vermeyi” unuttun mu yandın! Valla solar hepsi kalırsın öyle. Zaten sen ki bir kaktüse bakmayı becerememiş insansın.

Unutmadan, başta bahsettiğim “Merve Aksak ve Faruk Boran gibi Yaşamak” konulu yazı için hazırlık olsun. Önce paragraf sonundaki linkten ulaşabileceğiniz bir alışveriş listemiz var, en az 3 ürün belirleyin. Bütçeyi de hazırlayın. Ben Borangillere göz atıp yakında gelirim müthiş listemle: Aksakgillerin mobilyaları

Yukarıdaki yöntem size uymuyorsa, tabii bir de sezonunda izlerken yorulanlar için, “online platformlardan reklamsız izleme” ve sanal reklamlar çıkınca kulaklarınızı tıkamak yoluyla daha az zahmetli bir yöntem de önerebilirim. Şahsiyet’i bu şekilde misler gibi izledim. Ama zaten onun kurgusunda bol reklamlı giydirmeler yoktu. Varsa da ben o kadar kaptırdım ki kendimi, bakınız Nevra’nın sponsorun markalı otomobilini sürdüğünü sezon yarısını geçtikten çok sonra anladım.

Uzun lafın kısası, ben de yerli dizi süresi kadar uzun yazımda, araya yerli dizi ve ürün reklamları da alarak, size iki satırlık bir konudan bahsettim; yerli dizi, yersiz uzun süresi içinde bize anlatabileceklerinin yerine tüketim çılgınlığına kurban edildiği için yersiz kısa… O zaman kapanış, online sitelerden altyazılı dizi izlerken atomu parçalayan tipolojiden gelsin: madem bu kadar kısaydı Twitter’da yazaydın, ne bekletiyorsunuz adamı? geri verin boşa giden son 15 dakkamı!

Hayaller Paris, Hayatlar Öyle mi? | Yerli Dizilere Göre Biz

Her şey, altı bölüm polisiye dizisi izledikten sonra kendime “neden yabancı izleyince kendimde bir şeyleri değiştirmem gerektiği hissine ka...