9 Temmuz 2018 Pazartesi

BDH Yazısı: Yerli Dizi Yersiz Kısa - Tam Başlıyordu ki Bitti!

Diziler hakkında yazmak deyince yerli dizilerle yabancı polisiyeler en sevdiğim. Ama ne yazacağımı öyle her seferinde hopadanak bulmak hiç kolay olmuyor. Ben istemez miyim Onedio tadında “yazlık dizi senaryosu yazma rehberi”, “Merve Aksak veya Faruk Boran gibi yaşamanın 10 kuralı” gibi yazılar yazayım, tıklanma rekorları kırayım? (İlki yazıldı da ikincisini yazsam mı?) Bir CSI konuşmaya mesela, bayılıyorum. İş yerlisine gelince, “Keep Calm and adam sapık çıktı Rıza Baba!”

Kendi kendine konuşan kamerası olmasa aslında iyi… Yok yok şaka. Kurgusu, oyunculukları, sürekli pompaladığı öz-feci-milli-popüler duyguları ile Arka Sokaklar, bundan âlâsını yapsaydı da sırf o kamera hareketi yüzünden izlenmezdi. Yani evlat olsa eldivenle sevilmez o kamera sarsıntısı yemin ederim. Ama reytingleri çok iyi görünüyor. Bir de fon müziğinin konuyu kapsayıcı sözleri bakımından Ufak Tefek Cinayetler ile yarışır.


Tabii ülkemizde kaliteli polisiye yapımlara nasıl davrandığımız belli. Behzat Ç, Şahsiyet, ağır gelir ortalama dizi izleyicisine Bu sözün, başlı başına ne kadar üstenci bir bakış olduğuna lafım yok. “Öyle herkesin anlayamadığı dizileri izlediğini” söyleyen kitleye terliğimi gösteriyorum. Oysa bunun, Şahsiyet ve Behzat Ç gibi dizilerin popüler kültüre doğrudan hizmet etmeyip kendi derdinin kaygısını güdüyor olmasıyla ilgisi var ama nasıl anlatacaksın. “Halk böyle istiyor” ne pis bir şeymiş ya kurtulamadık gitti. Anlıyorum, popüler kültüre hizmet etsin ki iyi satsın. Satsın ki “paranızı çıkarın”. Ama bir CSI olacağım diye, her sezonda ana karakterlerden birinin ölüp sonraki sezon geri geldiği, kadrosuna bebek olarak katılanın üniversiteden mezun olduğu, Rıza Baba’nın üçüncü emekliliğine yürüdüğü 12 sezon nedir ya?

Meyve suyu, kadın pedi, biri trend mi dedi?

Bize bir şey anlatmaya çalıştığını düşündüğümüz dizilerle tam olarak ne anlattığından emin olamadığımız diziler arasındaki fark, süreden çok daha fazlası: sanal veya gerçek, uzun ya da kısa, içerdikleri reklamdan kaynaklanıyor. Artık dizilerde reklam deyince “reklam arasından” bahsetmiyoruz. Buna ek olarak dizi kurgusu içerisine yedirilmiş, gizli kapaklı görünümlü açık reklamdan bahsediyoruz. Adına sanal reklam diyorlar, ürün yerleştirme diyorlar, hiçbir şey demeseler kurguda bir karakterin üstüne veya repliğine giydiriyorlar. Ne yapıp edip bize onu satıyorlar. Yani dizi izlemiyorsunuz, reklam arasında “bir şeyler” oluyor.


Damat olmak hiç bu kadar pahalı olmamıştı! Özcan Deniz’in (Faruk Boran) damatlığı, Aslı Enver’in (Süreya Boran) dört katı!

Dizi ne kadar iyi bir konu, kurgu ve akışa sahip olursa olsun, aslında konudan koptuğunuzun farkına varmıyorsunuz çoğu zaman. Ufak Tefek Cinayetler’de Arzu çocuklarına kahvaltıda ünlü meyve suyunu “anne kahvaltısının önemine vurgu yaparak” anlatıyor. (merak edenler için ürün yerleştirme konulu bu yazıda ilgili markanın çalışması ve videoları var) Biz annelerimize bunu mu salık veriyoruz? Orada kurgusal olarak Arzu’nun anneliğine vurgu yapılsa da X meyve sularının konumuzla ilgisi ne bilmiyoruz. Öte yandan Arzu, portakalı bahçesindeki ağaçtan toplayıp sıkar da içirir. Öyle organik öyle anaç biri. (Dimes öyle değil mi yani? Aşkolsun!)

Merve ise o debdebeli modern konağında, kıyafetlerini astığı askıyı bile ithal markadan seçerken, yatak odasındaki çekmecesinde kıyafetlerin üzerine öylece bırakılmış kadın pedi kutusuna uzanıyor, elbette Merve kadar zenginseniz pedinizi istediğiniz çekmeceye koyarsınız kardeşim size mi soracaktı? Ama Orkid, sponsor olarak dizideki tüm kadınların hayatına sirayet edip kâh Merve’nin çekmecesinden çıkıyor, kâh Nilay’a ünlü “kızgibi” kampanyasına gönderme yaparak sosyal mesaj verdiriyor. Yıllar önce de Boğaziçi Üniversitesi mezunlar gününü istila edip mezun kızlara mikrofonda Orkid reklam şarkısını söyletip yarışma düzenlemişti. Şimdi çok daha beter bir tüketim/reklam istilası altında her yer. İşte bunu, bir yerli dizi kurgusu içinde izliyoruz. Bir süre sonra kampanyaları hatırlıyoruz, konuyu değil.

birgün çocuğuna “ceketimi sattım da okuttum seni” desen yalancı çıkmazsın.

Tam bunu düşündüğüm anda, bakıyorum Pelin, oğlu Berk’e bir sürpriz yapacağını söylüyor, ama sonra görüyoruz ki asıl olay Masterpass reklamı, ardından da İstanbullu Gelin‘de de gördüğümüz meşhur şipşak fotoğraf makinesi. Ürün bir kez yerleşti ya artık herkes almalı. Yok satıyormuş. (merak edenler için sahnenin tamamı şurada). Yok, eğer sizler bunlara hiç takılmadınızsa tebrik ederim, markaların kaktırma reklamları başarısız oldu demektir ve umarım öyledir.

Sana 4 günümü verdim!

Başlıkta söylemeye çalıştığım şey tam olarak bu. Yerli dizi yersiz uzun diyoruz, dedik, çok mücadeleler verildi bu konuda. Nafile. Ve evet çok doğru bir tespit ve itiraz bu. Kim ister ki haftada 120-150 dakika çekim için neredeyse 6 gün çalışmayı; senaryoyu yaz, hazırlıkları yap, dekor ve kostümler gelsin, oyuncular hazırlansın, çekimler sabahlara kadar devam etsin, ışığı kaçırmayın, şu yemek masasında devrilen tabağı tekrar doldurun, yan açıyı alamadım… İkinci ekip, üçüncü sahne, beşinci tekrar… Aaa çocuk oyuncu sızmış ayol!

Ancak o yersiz uzunluğun içinde bize ne anlatıldığına bakarsak, ortalama 120 dakika süren ham dizi üzerine 60 dakika kadar reklam eklenince, o ham 120 dakikanın içindeki uzatmaları saymıyorum, yerli dizi aslında yersiz kısa. Bütün o sürede izlediğimiz asıl şey 30 dakikayı geçmiyor. Bir diziyi sezonunda izlerken öncesindeki özet bölümünü hatırlayın, aradaki reklamları çıkarırsanız bölümü 30 dakikada özetleyebiliyorlar. Demek ki aslında isteseler bize 30 dakikada dertlerini anlatabiliyorlar. Dolayısıyla, 120-180 dakika sürelerle ekran karşısında bir bölümünü izlediğiniz dizinin, sezon boyunca 30 kadar bölümü olsa, 5400 dakika yani 90 saatinizi (4 gün) harcıyorsunuz, çekerken bunun dört beş, belki on katını harcıyorlar. Peki, ne hatırlıyorsunuz?

Az. 90 saat izlediğimiz o sezonda, bize anlatılanın çok azını hatırlıyoruz. Çünkü zaten anlatılan da az. Markaların ürünlerini tanıtmak için eklenen replikler, ürün yerleştirme adına bozulan dekorlar, özellikle kadınların kıyafet, makyajları ile mobilya ve otomobilleri gösterebilmek için eklenen kareler, bekleyen sekanslar… Distopik harika Black Mirror’ı izleyin, tek bölümü bile anlatmak istediklerimi özetler. Dedim ya dizi izlemiyoruz. Ürün tanıtımları arasında bir şeyler oluyor.

Bu işin içindekiler ne diyor? Onlar rahatsız değil mi bu durumdan derseniz, şuradaki yazıdagöreceğiniz gibi yine işin ABD versiyonu mücadelesini sonuca erdirdi ancak bizdeki versiyonunda henüz bir kazanım elde edilmiş değil.

Eloğlu yapıyor abi!

Başkalarının örneğiyle karşılaştıralım. Arka Sokaklar dizisinin örnek aldığı, tipik Amerikan olay yeri incelemeli dizilerden CSI’ın her bir bölümü maksimum 1 saat sürüyor. 60 dakika. Bazı benzer diziler 45-50 dakikada da bitebiliyor. Arada onların da reklamları var, ancak toplamı bizdeki gibi 15’er dakikadan 4 set değil. Ürün yerleştirme ise bizdeki gibi hiç değil. En hoşuma giden farklardan biri, otomobillerin logolarını kapatmak diye bir şey yok. Vallahi yok. Bu sebeple biliyoruz elin istihbaratında resmi marka Chevrolet. Bunu bilmek şart mı? Hayır, ama üstü bantla kapatılmış halde izlemesi de çok komik olmuyor mu? Bir başka örnekte House of Cards – Claire Underwood (Robin Wright) hangi markaları giyiyor diye bir bakayım dedim, biraz zamanımı harcadım çünkü öyle online sitelerde şıp diye bulabileceğiniz türden tüketim ürünleri değilmiş, karaktere özel hazırlanıyormuş. Tasarımcısı Kemal Harris öyle söylüyor.)

bizde olsa o bilgisayar bantlanır. Çünkü sponsor olmadılar şef!

Bir yabancı dizinin sezonunda (ABD’de dizi sezonları türe göre 13-24 bölüm) ortalama 20 bölüm olsa, sezonda toplam 20 saatiniz ekran başında geçiyor. Aynı türde iki dizi, biri 90, öteki 20 saatte, şaşırtıcıdır ki aynı şeyi anlatıyorlar. Sadece sezonda 90 saat süren bizdeki örnekte, bu kadar uzun süreye konu yetiştirmek zor olduğundan, çoğu kez aynı şeyleri tekrarlayıp duruyorlar, varın siz hesaplayın. Boşuna demiyoruz; yerli dizide erkek jön formatı diye bir şey var: yakışıklı, genç, zengin, yerli marka giyiniyor, her gün saat değiştiriyor, çoğunlukla durarak koca bir holdingi yönetebiliyor ve sezonu kızın peşinden koşarak (veya kızı peşinde koşturarak) geçiriyor.

İşte o nedenle Arka Sokaklar örneğinde her sezonda biri evleniyor, öteki hastanede üç bölüm komada yatıyor, diğerinin eşine bir suçlu musallat oluyor, çocuğu kaçırılıyor ve bunlar her sezonda tekrarlanıyor. Kadro o kadar uzun süredir çalışıyor ki “Hüsnü’nün eşi Suat” sonunda emekliliğini ilan etti ve güneye yerleşti. Şener Şen – Müjde Ar ikilisini buluşturan efsane Ertem Eğilmez filmi Arabesk’in finalindeki nikâh sahnesinde Agah Hün’ün yaptığı konuşmayı hatırlayın, başlarına gelmeyen kalmıyor bu ekibin (Arabesk 1:27:22’den itibaren).

İyi de Arzu, çözüm sadece yabancı dizi izlemek mi? Elbette hayır. Yerli dizi izleyin. Çok eğlenceli yapımlar da var. Komedi demiyorum. Çekimi, oyuncusu, konusu ile keyifle izlenen diziler var. Ben Jet Sosyete’yi komedi olmasının ötesinde eğlenceli buluyorum. İstanbullu Gelin de öyleydi. Yalnız lütfen biri çıkıp da Yeni Gelin de öyle mi diye sormasın. O zekâmıza aleni hakaret.

Sana izleme demiyorum, hobi olarak gene izle

Yerli yapımların çoğunu ya düzenli olarak gününde ya da tekrarlarında, severek izleyemeyeceksem de hızlandırılmış haliyle video kanallarından izlerim. Fazilet Hanım ve Kızları’nın bazı bölümlerini böyle izledim. İzlemeye dayanamadıklarımı annem ve apartman komşularım özetler. Kanatsız Kuşlar, Kırgın Çiçekler ve Cennetin Gözyaşlarını da izlemiş kadar oldum. Diğerleri favori dizilerim. Şahsiyet, İstanbullu Gelin, Ufak Tefek Cinayetler, Siyah Beyaz Aşk, Söz… Bunları da reklamlarından arındırarak ve gözümüze zoraki sokulan ürün yerleştirmelerinden sıyrılarak izledim. Ama ama nasıl, nasıl yapıyorum bunu? İnsanlar “reklam arası dizi”lerle tüketim çılgınlığına boğulurken, ben Arzu nasıl oluyor da bunlardan etkilenmiyorum? Formülü veriyorum, o iş bende:

Bir yakın gözlüğüm var. Düşük numara. Yakın gözlüğü olarak dinlendirme fonksiyonu dışında pek bir görevi yok. Uzağa bakarken de hafif bulanık gösteriyor o kadar. Gözlüğümü takıyorum, tüm dikkatimi sadece karakterlere ve repliklerine veriyorum. Gözlerimi karakterin gözlerinden ayırmıyorum. Bir de televizyonun renk ayarlarını değiştirip siyah beyaz yapıyorum, kıyafetleri ayırt edemediğimden özenmiyorum da. Zaten bana göre, göz altı kremiyle kapatıcı ve aydınlatıcı bir ve aynı şey (ama haksızlık etmeyeyim kendime, Danla Biliç izliyorum öğreniyorum lakin dikkat! tamamını izlemek kalıcı beyin hasarına yol açabilir, ben uyarımı yapayım da. Muharrem İnce bile kendisini takibe almış öyle diyorlar. Yeni neslin ikonası keensi). Sonra Edip’in tiratlarını, Esma Hanım’la Osman’ın duygusal konuşmasını zevkle dinleyebilirim. Bu sayede, düğünde giydiği elbisenin değil markası, rengini bile anlamış değilim!
Keser döner sap döner, gün gelir (dizi ekibine: buraya dönerci reklamı alalım)

Evlere ve eşyalara gelince, içimden sürekli olarak “Arzu, aslında bunlar hep kiralık kız, bir günden bir güne oturmuşlukları yok valla bak, hayrını görmüyorlar. Hem Hulusi Kentmen demiyor muydu ‘çekimlerde en zor olanı zengin patronu oynayıp sonra minibüs kuyruğuna girmekti’ diye? Gariplerim üç öğün tabldotla karavanda hayat geçiriyor. Hem sende olsa bu ev bu eşya, düşün temizliğiydi bakımıydı, çok zor” deyip kendimi avutuyorum. Bu yolla, Sarmaşık’taki Merve’nin evine hayran olmayan tek kişi benim. Ne o öyle, sekiz oda dört salon, ana kapıdan içeri girmek için on sekiz basamak in (saydım), sonra iki kapılı modern avludan geç, bahçesindeki o çiçekler, kasımpatlar ve laleler … “Yirminci günde gübre şerbetini vermeyi” unuttun mu yandın! Valla solar hepsi kalırsın öyle. Zaten sen ki bir kaktüse bakmayı becerememiş insansın.

Unutmadan, başta bahsettiğim “Merve Aksak ve Faruk Boran gibi Yaşamak” konulu yazı için hazırlık olsun. Önce paragraf sonundaki linkten ulaşabileceğiniz bir alışveriş listemiz var, en az 3 ürün belirleyin. Bütçeyi de hazırlayın. Ben Borangillere göz atıp yakında gelirim müthiş listemle: Aksakgillerin mobilyaları

Yukarıdaki yöntem size uymuyorsa, tabii bir de sezonunda izlerken yorulanlar için, “online platformlardan reklamsız izleme” ve sanal reklamlar çıkınca kulaklarınızı tıkamak yoluyla daha az zahmetli bir yöntem de önerebilirim. Şahsiyet’i bu şekilde misler gibi izledim. Ama zaten onun kurgusunda bol reklamlı giydirmeler yoktu. Varsa da ben o kadar kaptırdım ki kendimi, bakınız Nevra’nın sponsorun markalı otomobilini sürdüğünü sezon yarısını geçtikten çok sonra anladım.

Uzun lafın kısası, ben de yerli dizi süresi kadar uzun yazımda, araya yerli dizi ve ürün reklamları da alarak, size iki satırlık bir konudan bahsettim; yerli dizi, yersiz uzun süresi içinde bize anlatabileceklerinin yerine tüketim çılgınlığına kurban edildiği için yersiz kısa… O zaman kapanış, online sitelerden altyazılı dizi izlerken atomu parçalayan tipolojiden gelsin: madem bu kadar kısaydı Twitter’da yazaydın, ne bekletiyorsunuz adamı? geri verin boşa giden son 15 dakkamı!

30 Mayıs 2018 Çarşamba

Katilin “Şahsiyeti” | Bu işin de bir adabı var (mı?)

*bu yazı 30 Mayıs 2018 günü birdizihaber.com sitesinde yayınlanmıştır.
Bu ülkeden seri katil çıkar mı sorusu yıllardır bir klişe. Bunun nedeni, seri katilin Batı’daki tanımında gizli. Şöyle diyor bir metinde; seri katil, üçten fazla cinayeti, aşikâr bir nedene dayanmadan ve tahmin edilebilir belirli bir karakteristik davranış kalıbını uygulayarak işleyen kişidir. Kısaca, birbiriyle ilgisiz hatta hiç tanımadığı kişileri öldürecek, üç kişiden fazla olacak, öldürürken, öncesi ve sonrasında belirli davranışları tekrarlıyor olacak ve kendince öldürmesinin bir nedeni olacak ancak bunun kişilerle doğrudan bir ilgisi olmayabilecek. Böyle bir şeyi kim yapar peki?
Akli dengesi kesinlikle yerinde olmayan, sosyopati, psikopati, şizofreni, paranoya veya daha birçok nörolojik/psikolojik hastalıktan biri/birkaçına sahip olan ve doğru düşünemeyen bir kişi. Çocukluğunda tecavüze uğramış olabilir, şiddet içinde büyümüştür, hep suça karışmıştır. Sıradan bir insan olamaz yani. Sadece Batı’da değil, ülkemizde de seri katil denince aklımıza gelen ilk şey, katilin manyak, ruh hastası, kesinlikle toplumun genelinden uzak, psikolojik/nörolojik sorunları olan, aile ilişkilerinden çevreyle temasına kadar birçok konuda “araz” barındıran biri olduğudur. Normal bir işte çalışamaz, insanla düzgün iletişim kuramaz, suç işlemeye meyillidir. Sen ben olamayız öyle. Seri katil bizden biri değildir, olamaz.
Cinayet eğer ikili ilişkiden doğan, bir uyuşmazlık, başka bir suçun gizlenmesi, hırsızlık ve benzeri başka bir nedene bağlanan bir olaydan türemiyorsa, ülkemizdeki karşılığı çok zayıf bir suç. Bu yüzden seri katil örneklerimiz de sıradan değil. Belki de öyle olduğuna inanıyoruz. Üstelik katilin yakalandığı örneklerde de mahkeme sırasında “akli dengesizlik” savı çokça başvurulan bir cezadan kurtulma yolu. O yüzden, aklı başında ve birden fazla insanı öylesine nedenlerle öldürebilecek bir kişi, hem “bizden değil” hem de bu ülkede böyle insanlar “var olamaz.”
Aşağıda linklerini bulacağınız haberlerde, Türkiye’den seri katil örnekleri var. Her ne kadar toplumsal açıdan yapılan incelemelerde bir genelleme olarak “bu toprakların profiline uymuyor” dense de haberlerde göreceğiniz gibi Türkiye’de tanımadığı insanları kendince “öyle istediği” veya “karar verdiği” için öldüren, sıkışınca kendine “ben kurtarıcıyım, peygamberim” diyen ancak akli dengesi yerinde seri katil sayısı hiç de az değil. (Bu sayının henüz üç basamaklı hale gelmemesi bir yandan sevindiriciyken etrafımızda “yaşlıydılar zaten, bizim hakkımız olanı kullanıyorlardı, yer açtım ben” diyen birinin varlığı yeterince ürkütücü değil mi?) Bu açıdan bakıldığında, inanmak istemesek de sıradan insanın seri katile dönüşmesi durumu giderek korkutucu bir şekilde ülkemizde de gerçek oluyor.

Katilin Şahsiyeti, Şahsiyetin Katili

Yıllar önce ilk romanımı yazıp Türkiye’ye döndüğümde, burada da yeni bir seri katil tartışması, adli tıp uzmanımız usta “kanıtçı” Prof.Dr.Sevil Atasoy’un televizyon ekranlarında boy göstermesiyle başlamıştı. Haber linklerinde göreceğiniz birkaç örnek de tam o yıl ortaya çıkmış, olay yeri inceleme, adli tıp konusundaki ilerlememiz de teknolojiyle birlikte hızlanmıştı. Suç Dosyası ve Kanıt dizileri bu dönemin çıkardığı ürünler oldu. Romanım o tarihlerde basılmış olsaydı, kabul gören seri katil profiline uymayan bir karakter yarattığım için belki de olumsuz birçok eleştiri alırdım.
Yayın değerlendirmesi için okuyan birkaç editörden “katilin fazla nitelikli”, “hiç masum öldürmemiş”, “kişiliği gelişkin bir katil”, “hiçbir psikolojik sorunu yok gibi, çocukluk travmalarından da bahsedilmiyor” yorumları gelince basımı için çabalamaktan vazgeçmiştim. Kitaba güvenmediğimden değil, önerdikleri “değişiklikleri” kabul etmediğimden. Ne siz sorun ne ben söyleyeyim… Neyse ki aradan on yıl geçti de bu klişeden biraz uzaklaştık ve iddiamı yayma fırsatı buldum. Labirent Yayınlarının kurucusu Hüseyin Çukur, “sade, dolambaçsız ve oldukça hayatın içinden” bir hikâyeyi barındıran romanı basmayı istemişti. 2016 yılının son aylarına kısmet oldu.
Uzun yıllar polisiyeyle iç içe, iddiamın karşılığını romanlarda, dizi ve filmlerde ararken, Onur Saylak ve Hakan Günday tam da bahsettiğim seri katil profiliyle Şahsiyet dizisini çektiler. Ne de iyi ettiler! (İkilinin ses getiren filmi Daha da önerilerim arasındadır, geçerken not düşeyim.) Belki onların söylemi benimkinden çok farklıdır, bunu eleştirmek, böyle olduğunu söylemek bana düşmez. Ancak Agâh Beyoğlu karakterini, gelişimi bakımından bahsettiğim profile, seri katilim Sibel’e çok yakın buluyorum. Agâh beyin tek farkı, giderek ilerleyen Alzheimer’i ve bu, cinayet işlemesine bir neden oluşturmadığı gibi olsa olsa zamanlamayı hızlandırıyor. Agâh da Sibel de hepimiz gibi. Bizden ve normal.

Delirmeden de mümkün!

Herkesçe sevilen, herkes kadar sorunları olan, hayatı ve insanları seven, en fazla sevgisini göstermeyi yine herkes kadar becerememiş olan, “karıncayı bile incitmemişlik” çizgisinden ayrılmamış, nezaket abidesi Agâh Beyoğlu. Uzun yıllar, daha sonra öğreneceğimiz nedenlerle birini öldürmeyi, beraberinde birçok ismi de onunla birlikte öte tarafa göndermeyi ince ince düşünmüş, bir türlü başaramamış. Kimbilir, cesaret edememiş. En önemlisi de bizimki gibi toplumlarda ağır basan, adına vicdan dediğimiz histen korkmuş Agâh. Derken bir gün, ilerleyen yaşının ona mirası olan Alzheimer ile tanışınca, anlamış ki bu yükten kurtulmak da mümkün.
Eğer kendine görev edindiği bu cinayetleri hafızasını tamamen yitirmeden tamamlamayı başarabilirse, sonrasında vicdan azabı duymayacak, hiçbir şey hatırlamayacak. Bir yandan hastalıkla mücadele ederek her adımını hatırlamaya ve yakalanmamaya çalışırken, bir yandan hastalıkla birlikte yitip giden şahsiyetini her şeyden önde tutması, gösterdiği performans ve kurgu içindeki ironik göndermeleriyle Agâh karakteri Şahsiyet’i izleme keyfini doruğa çıkarıyor. Tabii Haluk Bilginer’in emeğinin hakkını teslim etmek şart.
Şahsiyet dizisi, çevrimiçi izleme platformu Puhu TV’de yayınlanıyor. Şu anda ilk 9 bölümü izleyebilirsiniz. Başrollerinde Haluk Bilginer, Cansu Dere, Metin Akdülger, Şebnem Bozoklu, Hüseyin Avni Danyal, Necip Memili, Ayhan Kavas, İbrahim Selim ve Müjde Ar gibi tanınmış birçok oyuncu var. Ayda 3 bölüm olarak planlanan dizinin, 10-11 ve 12. Bölümleriyle final yapacağı belirtiliyor. Film tadındaki kurgusu ve sinematografik çekim kalitesi ile takdir toplayan diziyi kaçırmamanızı öneriyorum. Finalden sonra bir kez daha buralarda buluşur, Agâh Beyoğlu üzerinden seri katil anatomisi tartışırız, hatta siz podcastlerimizi de takip edin çünkü Şahsiyet, Alternatif Kuşak podcast serimizin önemli başlıklarından biri.

Öldürmenin de bir adabı var

Elbette böyle denemez. Söylediklerimden de böyle bir anlam çıkarmamak lazım. Bir cana kastın kabul edilebilir bir gerekçesi ya da şekli olamaz. Ancak katledene akıl ya da şahsiyet atfetmemek de bir yanılgı olur. Ben de ilk başta belirttiğim Batılı seri katil tanımının aksini iddia edenlerdenim. Daha doğrusu illâ bir psikolojik rahatsızlık aranmaması gerektiğini, bir insanın içinde yaşadığı topluma karşı verdiği kişisel mücadelesinde yalnızlaşabileceğini ve bu yalnızlaşma ve hatta yabancılaşmanın tersine bir dönüşüme neden olabileceğini söylüyorum.
İlk romanım Yad, sıradışı bir seri katili, oldukça sıradan bir insanın seri katile dönüşümünü anlatıyordu. İddiam odur ki bir insanın seri katil olması için “akıl hastası” olması veya geçmişinde taciz, tecavüz, şiddet gibi kişisel bir travma yaşaması gerekmiyor. Özellikle bizdeki gibi bireysel ilişkileri, toplumsal ve duygusal bağları yoğun insanlar arasında, sıradan bir hayatın içinden öfkeyle çıkmak ve seri katile dönüşmek olası diyorum. Bütün bunlar başlı başına bir travma nedeni. Bireysel olanını aramamak lazım. Üstelik katil, eylemleri boyunca şahsiyetli, karakterli bir duruşu sergilemeyi de sürdürebiliyor. Tıpkı Şahsiyet’te Agâh Beyoğlu karakterinde olduğu gibi katil gerek eylemine gerek kendine saygısından, gerek şahsiyetini ısrarla koruma çabasından, kendinden ödün vermeden öldürmenin adabını koruyor. Arada plan dışı işlediği cinayetler ise kendi deyimiyle “şahsi”.

Elbette biz olsak böyle bir durumda ne yapardık sorusunun yanıtı size ait. Ancak öldürmek ve öldürmeyi istemek, yalnızca psikopatik ya da patolojik bir sorun değil. “Sen ben olamayız öyle” derken, insanı ve toplumu anlama, değerlendirme noktasında dikkat etmek lazım kısacası. Şahsiyet’in Agâh Beyoğlu karakteri ile Yad’ın Sibel’ini kimi yönlerden benzetmem bu yüzden. Berkay Üzüm’ün Yad ve seri katili Sibel hakkındaki şu yazısı, masumiyet karinesinden faydalanan bir katilin karakterini anlamak açısından, yazarı haricinde birinin, bir okur ve eleştirmenin gözünden güzel bir yorum:

5 Temmuz 2017 Çarşamba

arabesk soslu mağdur edebiyatının garabeti

Farkındasınız; sosyal medyada arkadaş listenizin durumuna göre günde ortalama üç-beş kez görebildiğiniz bir “talep”, kâh bir resim üstü yazı, kâh bir kişisel “fikrim şu” mesajıyla, gündemdeki “istenmeyen tüyün” cinsine göre güncellenerek sunuluyor.

Özellikle resim üstü yazılı paylaşımlar tıpkısının aynısı. Nefret söylemi başlığı altına yazabileceğiniz bu paylaşımlar, konu Kürtler olunca bir bayrak direğini “buyrun münasip bir şekilde taşıyın” (daha açık yazmak ağırıma gidiyor) şeklinde dile getirirken, son dönemde konu mülteciler olduğunda “işlerimizi elimizden alacaklar, kadrolara yerleştiriliyorlar”, “nüfus kağıdı veriliyor, oy kullandırılıyor”, “para alıyorlar, hastanelere bedava gidiyorlar” şeklinde bir “defolsunlar gitsinler” isyanına bürünüyor. Dahası, bu son tezahür, Kürtler için de sık sık yapılıyordu şimdi mesele başka şeye evrildi. Aslında uzun lafın kısası, hep elimizden alıyorlar, cebimizden çalıyorlar, hakkımızı yiyorlar ve nereye veriyorlar? Ötekine. Ah o öteki, bir defolup gitse de biz bize kalsak, bak gör o zaman refah seviyemizi sen! Peki Avrupa’daki Türkler oranın ötekisi olmuyor mu? Ama yook, Türkiye dışındaki her Türk, gittiği ülkenin fedaisidir ve orayı fethetmeye gönderilmiş gibi haklı bir iddiayla yaşar. Yani buradakiler öyle hayalini kurar. Ezik/mağdur edebiyatının arabesk soslu versiyonu mu desek ne desek buna?

O yüzden belki de, bizim oradaki ötekilerimiz aslında buralıdır, burada ötekileştirdiklerimizse hep oralıydı. Hah işte bunlar bir defolabilseler ülkede hayat çokzel olcak duygusu, bugün tüm sosyal medyaya ve sokağa sinmiş haldedir. Ne yazık.

Genelgeçer bir bakış açısıyla herkesin bu konuda söyleyeceği farklı fikirleri olabilir ama bilgisi olmayanın fikrinin olması da bu ülkede en çok yakındığımız olgulardan biridir (ve en trajikomik olanıdır). Bugün bunların “kralına” denk geldim: Diyor ki paylaşımda, zamanında Bulgaristan’dan da göçmenler geldiydi, onlardan hiçbirini hırsızlık, tecavüz suçları işlerken, sokaklarda dilenirken vb görmedik. Onlar bunu asla yapmazdı ama Suriyeliler yapıyor.

Kan beynime sıçradı…

Hadi tamam, herkesin düşüncesi kendine, sosyal medya hesabında paylaşabilir, orası şahsi alan denebilir. Tamam, da en sade tabiriyle bu nefret söylemi (hakaret, aşağılama, ayrımcılık, tehdit, şiddete teşvik ve benzeri diğer suçları eklemiyorum, salt nefret duygusunun pompalanması), sosyal medyadaki şahsi hesaplar üzerinden her paylaşıldığında beğeniler ve yorumlar sayesinde en az on katı sayısınca bir kitleye saniyeler içinde ulaşıyor. Kabaca her gün sosyal medya hesaplarımızdan birbirimiz üzerinden milyonlarca kez mülteci go home diyor, denmesine izin vermiş oluyoruz, en acısı denmesine maruz kalıyoruz.

Daha da kötüsü, birkaç hafta önce benimle aynı minibüse binen ve kucağındaki bebesiyle elindeki oturum izin belgesini sanki varlığının kanıtı olarak bir saniye bırakmadan bekleyen mülteci kızı unutmayacağım. Oturacak yer gösterilince kenarına ilişmesini, kıza tiksinerek bakan ve utanmadan sesli sesli “ay bitmedi bunlar hep de böyle doğurup doğurup…” demeye kalkan teyzeyi ve kızın bunu anlayan üzüntülü bakışını, aceleyle inecem inecem deyişini, benim de teyzeye inşallahlı lafları takır takır sıralayışımı asla unutmayacağım. Oh içimin yağları eridi! Nefret suçu öyle değil böyle işlenir teyzehanım dedim, “bir gün ölüm korkusuyla kaçmak zorunda kalırsan, sen de böyle bilmediğin elin memleketinde titreye titreye yolculuk ederken bu günü hatırlarsın inşallah, umarım geri dönebileceğimiz bir vatanın kalmaması ne demek öğrenmek zorunda kalmayız.”

Bakınız, ben Suriyeli mültecilerin en az olduğu, daha çok Iraklı mülteci barındıran ve görece bu konudaki en az olaylı/örnekli kentte yaşıyorum ve buna rağmen kasaba görünümlü göt kadar kente sığamıyoruz. Dilini bilmediği insanlar arasında, ilk defa deniz görmüş bir gencin ürkek bakışlarını bir gülümsemeye sığdıramıyoruz, rabbiyesir! “Bunlar da peydah oldu, artık buradan denize girmemeli” diyebilen hıyarlarımız var bizim. Özelleştirmeye peşkeş çekmelere doyamadığınız o kıyılarda nefretinizde boğulun diyesim var da işte, içimdeki nefret değil. Kahır.

Farkında mıyız bilmiyorum, başta bahsettiğim sözlü ve yazılı nefret söyleminin demlenmesine izin veriyoruz ve sonra bir gazetecimiz çıkıp “ne zaman bu kadar acımasız/vicdansız oldunuz?” derse tek yapabildiğimiz helal olsuncu bir tavırla alkış tutmak oluyor. Tutmayın. Yani en baştan bu nefret söyleminin yayılmasına alkış tutmayın.

Diğer bir deyişle, sosyal medyada senin bebişinle veya kedinle olan diyaloğun seni bağlar ama mültecilere (insanlığa) yönelik nefret söylemin salt seninle sınırlı kalır mı?

Örneğin, yolda yürürken biri bir diğerine ağız dolusu küfretse, öyle böyle değil, analı-bacılı cinsten. İrkilmiyor musunuz? Şahsen ben bırakın küfrü, “sen var ya ben olmasam…” diye egolanan birini (kadın erkek fark etmez) mesela, o an terinde boğmak istiyorum. Kıyafetimize laf ettirmiyoruz, özgürlüğümüze laf ettirmiyoruz, Avrupa bizi kıskanıyor, Amerika’da Trump’ın dilinden düşmüyoruz. Peki, konu küfür olunca kabaran duygularımız nefret söyleminde niye arkasını dönüveriyor?

Hayır, insanlıktan istifa formunu zorla mı imzalattılar, yoksa gördünüz de bir çırpıda üstüne mi atladınız? Yahu ölümle kalım arasında önce denize dökülen sonra kıyılara vuran, bir zamanlar evladı anası sevdalısı olan cansız bedenleri hafızalarında taşıya taşıya yaşam savaşında savrulan insanlara topyekün bok atmak ve nefret kusmak da neyinnesi? Nasıl bir garabetsiniz siz? Utanıyorum yazarken yahu!

Nerede kalmıştık? Diyor ki paylaşımda, zamanında Bulgaristan’dan da göçmenler geldiydi, onlardan birini hırsızlık, tecavüz vb suçları işlerken, sokaklarda dilenirken vb gördünüz mü? Onlar bunu asla yapmazdı ama Suriyeliler yapıyor. (özetle böyle diyor). Bunu beğenenler arasında kimlerim yok ki…

Bu yazıyı şu noktaya kadar veya sonrasında yumruğunu sıkıp daha sonunu getirmeden, üstüne kusmak için hazırda bekleyen varsa, sen şuradan dön, sana diyecek lafım yok, zaten bu yazı senin için yazılmamıştı. Ama ötekiler, egolarınızı şuraya bir park edin bakalım önce. Bak kardeşim. Madde madde aradaki benzerlik ve farkları sıralayalım, tabii sizin bakış açınızla.

Birincisi, Bulgaristan’dan gelen göçmenlere “kardeşlerimiz” diyordunuz Suriyeli mültecilere “onlar” diyorsunuz. Çünkü Bulgaristan’dan gelenler Türk idi, Suriyeliler değil. Avrupa’daki göçmenlerimiz Türk ama buradaki Kürtlerin Türk olmayışı gibi. Sen insan mısın önce onu bir deyiver de rahatlayalım.

İkincisi, Bulgaristan’dan gelen göçmenler, Suriyelilerle eşdeğer olmasa da (karşılaştırma yapmak bana düşmez), bir zulümden kaçarak gelmişlerdi ve devletimiz onlara kapıyı açmıştı. Zulmü kınamış ve kesinlikle gelen göçmenlerin haklı durumda ve mağdur olduklarını bize tane tane anlatmıştı. Açmak gerekirse Bulgar göçmenlerine başlarını sokacak bir ev, geçinebilecekleri bir iş bulabilmeleri, üniversitede öğrenciyken gelenlerin çeşitli üniversitelere girebilmeleri sağlandı. Ben bu ikinci gruptan en az on-onbeş kişiyle aynı okulda-yurtta yaşadım. Ne güzel insanlardınız! Doktorlara hastanelerimizde çalışma imkânı tanındı, belki tam kapasite hakları olmadı ama mesleklerini icra ettiler, üstelik Bulgar göçmeni doktorlar inanılmaz derecede iyi eğitimliydi. Mezun olanlar ve halihazırda mezunlar çeşitli kurumlarda çalıştılar, bugün emekliliği gelen bile vardır. Evet, şimdi geriye bakınca Bulgar göçmenleri hiç de sokaklarda dilenmedi, tecavüze suça karışmadı. Bunu net söyleyebilecek güzel anılar biriktirmiş bu ülke demek. Ama mesela…

Suriyelilere de kapılarını açtı devletimiz. Yalnız bu kez, onların topraklarından sürülmüş olması veya kaçmak zorunda kalmaları kendi kararlarıymış, buraya keyfiyetten gelmişlermiş gibi bir durum peydah oluverdi. Bu tam da Kürt düşmanlığının, ötekileştirme muhabbetlerinin, yurtdışındaki zulüm gören kardeşlerimiz haberlerinin ardı sıra geldi. Net anlatılamadı yaşanan felaket belki. Suçlu kim, devlet mi? Eeh iddiaların bir kısmı bu yöne evrilebilir çünkü kimliği veren de devlet, oy kullandıran da, işe alan da, parayı veren de… (şikayetler bu yönde). Zaten talepler de devlete, kovun bunları ülkelerine geri diyor. Gidecek bir yerleri kalmış gibi…

Ama bu, Bulgaristan göçü ve Suriye’den kaçışlar arasındaki onca yıllık siyasetin/politikanın ve değişen siyasi konjonktürün konusudur ve burada tartışmak için çok uzun. Yani Bulgar göçmenine yardım eden devlet ile Suriyelilere yardım eden devlet arasındaki karşılaştırma/benzerlikler değil konumuz. Zaten siz de bunu hiç tartışmıyorsunuz. Asıl olay da bu. Lakin biz, toplumca öğretilmiş/öğrenilmiş Kürt düşmanlığımızla zaten başka bir millet olan Suriyelilere öyle kolayca hoş geldin dememeye hazırdık, kabul edelim.

Üçüncüsü, Bulgar göçmeni “kardeşlerimize” birçok haklar tanındı, avantajlar sağlandı veya en azından hızla adapte olabilmeleri için herkes elinden geleni yaptı. Suriyeli mültecilere de benzer şekilde yardımlar yapılıyor ve destekler veriliyor. Ama onlar kardeşimiz değil ki di mi? Lan tabii yapacağız! Lütfettin sanki! Hakikaten söyle, insan mısın bilelim önce.

Bulgar göçmenlerimiz canımızdı diyor mesaj. Halbuki o zaman da şöyle bir söylem vardı; Bulgar göçmenlerinin üniversitelere “çok kolay sorulu YÖS-Yabancı Öğrenci Sınavıyla” şıpadanak alındıkları, en kral bölümlere hak etmedikleri halde yerleştirildikleri iddiaları ortalıkta dolanırdı. (Tanıdığım Bulgar göçmeni arkadaşlarım arasında, aslında Sofya’da üniversitenin üçüncü sınıfındayken burada birinci sınıftan başlamak zorunda olan da vardı, benimle aynı sınıfta sonradan gelmesine rağmen benden çok daha fazlasını bilen de. Sınav kolay molay değildi, insanlara hiç de kolayına yardım edilmiyordu. Birdenbire hiç tanımadıkları, uzaktan bildikleri bir memlekette, aslında vatan/ev bildikleri yerden uzakta, tırnaklarıyla kazıya kazıya tutundu hepsi.)

Naim Süleymanoğlu’nu hatırlıyor musunuz? Alkışlarla bağrımıza basılan göçmen sporcumuz hakkında zamanın başbakanı Turgut Özal’ın Bulgarlara örtülü ödenekten milyarlarca lira verdiği iddia edilir. Sayesinde ülkemiz madalyalarla coştu. Ama 1996 Olimpiyatlarında katıldığı yarıştan 2 gün önce olimpiyat köyünde çıkarttığı rezaletin anlatılamayacak boyutta olduğu söylenir (ekşisözlük’ten). Sonra içki-olaylar vb derken en son sanırım MHP’den siyasete de atıldı. Ne oldu bilen var mı? Demekse Bulgar göçmenleri hiçbir sorun çıkarmadı ama Suriyeliler öğğk pis derken az bir durmak lazım. Öte yandan Naim Süleymanoğlu’nu buraya aldıksa arada Tanju Çolak ve jaguar meselesini de hatırlatalım ki eşitlik sağlansın. Yoksa Naim’le bir sorunumuz yok. Sorunsa her yerden çıkabilir demek maksadım.

Bilgin yoksa fikrin olmasın burada başlıyor. Sayısız mühendis, doktor, hemşire, ekonomist, çeşitli konularda uzman insan, sosyal bilimci ve akademisyen, işçi, teknisyen, öğretmen ve evhanımı/erkeği ve onların çoluk çocuğu, dedeler, nineler, askeri öğrencisi… Milyonlar, Suriye’den ayrılmak zorunda bırakıldı. Kaçtı. Kimileri isteyerek gelmiş olabilir. Ama birçoğunun nasıl geldiğini ben çevirdiğim kitapta ağlaya ağlaya yazdım, oradan biliyorum. Aklın hafsalan almaz canım! (acı bir versiyonunun karakalem resimlerini çizdiler, uluslararası simge yaptılar, Alyan bebek, hatırladın mı? isyan bayrağı çekmiştin.) İnsanlar evlerinden sürüldü, işkence gördü, aileleri gözlerinin önünde öldürüldü. Tecavüze uğradı, satıldı, kaçabilen kurtuldu geldi. Kaçamayanların topraksız gömüldüğü yerle bir edilmiş kentlerin hayaletine baka baka geldiler. Bir hayal et. Mesela şunu hayal et, savaş, hayatın rutinlerini alır elinden sırayla. Çay-simit hayatın rutinlerinden biridir. Diyaliz ve kemoterapi de öyle. Diyelim ki diyalize/kemoterapiye girdiğin o merkez/hastane bombalanmış. Napıcaksın bebişim?

Giderek artan sayıda ülkem insanı diyor ki (bu paylaşım manyaklığına göre) eğitimli Suriyeli mülteci işimizi elimizden alıyor, eğitimsizi de ne olursa olsun bir işe yerleştirilince yine bizimkilerin ocağına incir ağacı dikiliyor. Gitsinler bunlar. Zaten adları hep tecavüzle, suçla, sokakta dilenmekle, üçer beşer çocuk doğurmakla anılıyor. Öyle mi? Bulgar göçmeni kardeşlerimiz işlere yerleştirildiğinde el ele verdik hiç gık etmedik de şimdi neden Suriyelilere gıcık kapıyoruz hiç sordunuz mu kendinize? Bunun nedeni Suriyelilerin kardeşimiz olmaması mı? En azından o zaman buna dayanabilen insanlığımız, onbeş yirmi yılda nasıl tuzla buz olmuş olabilir? Suriyeliler mi doğuştan suçlu, kötü ve sırf gittikleri yerleri bozmaya odaklı insanlardır? Yoksa bu tanım ötekisi olduğumuz bir başka milletin nefret söylemine çok benzemiyor mu? Ya da durun şöyle sorayım, şimdi dünyanın bir yerindeki tüm kardeşlerimiz zulüm var deyip topluca geri gelse, ne yapacağız? Suriyeliler tu kaka olsun ama kardeşimsin sen gel, işim de senin ekmeğim de mi diyeceğiz? Nasıl bir mahlukatız biz o zaman? Kısacası o zaman da bilginiz yokken fikriniz vardı, bugün de öyle. O zaman da bok atıyordunuz şimdi de aynı haltı yiyorsunuz. Bir memnun edemedik sizi!

Oysa insan olmak, böyle zor zamanlarda yaşanan olaylar arasından güzel şeyleri görmeyi ve hatırlamayı gerektirir. El ele tutuşmayı, yaraları sarmayı gerektirir. İnsan olmanın anlamı budur. Neden şimdi böyle değiliz?

Elimizden alınan işler derken; geçende bir haber vardı, tek tecrübesi gençlik kolları üyeliği olan birine üst düzey bürokrat kadrosu mu vermişlermiş neymiş, nooldu o haber bilen var mı?


(olaya başka pencereden bakmaya hazır olanlar için, Suriyeli kardeşlerimiz ne güzel işler yapıyor: https://tr.globalvoices.org/2017/01/turkiye-suriyeli-sanatcilari-kesfediyor/)

19 Nisan 2017 Çarşamba

kimi protesto etmeyelim şimdi?

duyduk ki yaşar holding evet demeyen bölgenin takımına sponsorluğunu gözden geçirecekmiş. iyi geçirsin. zamanında da goldaş Midas'ın Kulakları sahnelenirken "sponsorum ben, bu altınlar goldaş altınları diye bağırcaksınız" dediğinde hepimiz goldaştan altın almayı bırakmıştık (hadi itiraf edin altın günlerine çeyrek yetiştiremeyen kitlenin çocuklarıyız). şimdi de pınar ve benzeri yaşar holding ürünlerini tüketmeyi bırakıyormuşuz. iyi de... bu gidişle kimi protesto etmeyeceğiz? bir deyiverin bakem:


1 - önceleri şu marka tu kaka, bu marka piii rezil dendiği her an, hadi katılalım şu boykota dedim ve aslında o markadan toptan soğuyup terk ettim.
(ben sanatçının davranışından soğuyunca eserini izlemeyi bırakan biriyim. uzun yıllardır sezen aksu dinlemiyor, yılmaz erdoğan izlemiyorum misal.)

bir süre önce Torku yeryüzüne merhaba dediğinde, hatta tadının daha güzel olduğunu fark ettiğimde (e zararı da az, hemi de bir kooperatifmiş), oradan yürüdümdü öylece. ama sonra biriniz çıktı, torkuda da şu var bu var dedi. bütün hayallerim yıkıldı. bir kıytırık bisküvi paketi için hangi markayla kavgalı değilizi hatırlamak adına reyonda dakikalarımı harcıyordum arkadaşlar! this is not reva to me!

2 - bazı ürünleri başka markada bulsam da e iyi ama dadından yenmiyor bacımlar bayımlar! napayım? üstelik tadı daha iyi veya kullanımı daha güzel vb diyerekten eski bütçemde 5 lira olan şeyi boykot sayesinde 12 liraya almak zorunda kaldığım zamanlar oluyor. aradaki farkı nereden çıkarayım, maaşıma zam mı yapayım?

ama mesela daha kökten. daha bilindik ve daha az acılı, şunlar da var:
3 - mesela siz daha ülkeri tiksinç saymazken teee yıllar öncesinde, (yani 70li yılların ikinci yarısına başlanırken), bakkaaal eddikdikdikdak demiş bir bebeyim ben (bakkal eti bisküvisi getir sloganı- yıllar sonraki onyüzbinbaloncuk kadar etkiliydi o zamanlar) benim için tüm bunlar Eti'dir. diğer her marka üstüne gelmiştir. Eti petit beurre denen püsküütün yanından geçemez hiçbirisiler! haa süt mü yoğurt mu su mu?

4- mesela bizim eve markasız köylüden süt geliyor. o sütten markasız yoğurdumuzu kendimiz tutuyoruz. henüz peynir yapmayı denemediğimiz için peynirimizi de markasız köylüden alıyoruz. köylü markasız olduğundan maraz çıkmıyor. suyu da musluktan içiyoruz afedersin. yani annem ısrarla yine de hazır su alıyor ama o kadar yerel bir marka ki teknik sorun olmadıkça sürer gider böyle. boykot çıkmaz oradan. zaten iyi ki büyük kentten kaçmışım. oradayken çok zor oluyordu markasız kaynağa ulaşmak (hadi len!)

5 - en iyisi, hazır satın almayı bırakın. onu bunu şunu değil. genel olarak "hazır satın almayı". o zaman "şimdi hanki markayı protesto edeceğiz?" diye etrafa bakınmanız, o grupta başka marka kalmadığından kötülerin en az kötüsünü satın almak zorunda kalmanız gerekmeyecek. daha da önemlisi, temel tüketim malzemelerinde hazır üründen veya büyük markalardan cayabiliyorsanız, kendiniz kendi göbek bağınızı kesebiliyorsanız, o oranda bağımsızlaşıyor, sonra gerekirse gerçekten büyük tüketimlerde gerçekten büyük üreticiyi boykot edebiliyorsunuz ve işe yarayabiliyor (almanyayı protesto ederkene mercedesini yakanı görmedik atar inserted here)

6 - ben sanatçısının davranışından soğuyunca eserini izlemeyi bırakan biriyim. uzun yıllardır sezen aksu dinlemiyor, yılmaz erdoğan izlemiyorum misal. ama yerine birini koymaya da çalışmıyorum. çünkü yerine birini koymaya çalışırsam iki gün sonra onda da bir şey görür/bulur/duyarsam nereye kaçayım a dostlar? bence her birinin yeri ayrı. öyle bakmak lazım biraz da.

daha özet bir deyişle (ve başka bir yazıda açılmak üzere) şunu şuraya bırakayım; oysa ben, sınıfsal bir tercih yapmanızı söylüyorum.

yani demem o ki benim sezen dinlemeyi bırakmam gibi minimal protestolar yerine, sırtınızı dönünce yerdeki taşı oynatan boykotun anlamı var. pınar sütü bırakıp X süt almaya devam ederseniz, iki gün sonra X'in de rengi dönerse siz kötünün en az kötüsünü seçmek zorunda kalacaksınız. sütü diyorum, yapamasanız da köylüden almanın yoluna bakın, yoğurdu mu? tutarsın be bacım, kimler neleri öğrenmiyor ki? (psst, onun da makinesi var sus sus!)

16 Nisan 2017 Pazar

olay-süreç / yol/yolculuk ilişkisi ve gidenin ardından...

"Belki de son kez bize bir şey soracaklar ağğbi!"

Evet, doğru. Gerçi biz, "tabii bana soracaksınız, saksı değilim ben!" neslinin çocuklarıyız, yalan mı?
Bir pazar sabahının 8.45'inde, bana verilen yetkiye dayanarak referandumdaki oyumu kullandım. Artık son kez midir, yoksa daha birçok kez birçok şeye oy verecek miyimdir, bilmiyorum. Ama Gülse Birsel'in yazısında söylediği gibi, sonuç ne olursa olsun bir şeyden eminiz; referandum tantanası bitti bayramı başlasın.

Öncelikle, pazar sabahı 8.45 gibi bir saatte, yola revan olabiliyorsam bu, kendi hayat felsefemin yıkılışı bakımından da önemli bir gün. Mutsuz muyum? Evet. Ama felsefemin darmaduman oluşuna değil (yine de şu akşamüstü saatinde, oy verme işlemleri bitmek üzereyken ben hâlâ uykusuzluk gerginliğimi ve sabah 8.45 travmamı 5 saatlik ek uykuya rağmen atamamışken), kenti öğle saatlerinde basan ağır sis yüzünden. Sis farlarını da açsak, apartmanımızın önü dışında bir yeri göremiyoruz. Nisan ayının orta yerinde, bence bu bize reva değil, eyyy meteoroloji!

Bir olay düşünün; hayatınızı oldukça etkileyecek "hayat memat meselesi" dedikleri şeylerden birini. Bu olayda iki şey çok önemlidir. Birincisi, olayın kendi (örneğin referandum), ikincisi de olayın süreci (tüm bu kampanya sürecinden, sabahtan akşama kapımızın önünden geçen bangır bangır isimli seçim araçlarından, yerli TV kanallarının neredeyse tamamında bitmek bilmeyen miting ve konuşmalardan bahsediyorum). Bir olayın kendi, sürecinden daha önemli ise, acısızdır. Örneğin benim için dişçiye gitmek böyledir. Ama bir olayın kendi, sürecinden daha az önemliyse, yani süreç başı çekiyorsa...

Size böyle bir günde ve anda, referandumdan yukarıdakinden daha fazla bahsedecek değilim. Bitti de ne olduluk bir başka olaydan, hayatta sürecin kendinin olaydan çok daha önemli olduğu mezuniyet kavramından bahsetmek istiyorum. Mezuniyetin kendi, yaşanan tüm o süreçten daha az önemli. Ya da tam tersi. Bakınız, yaşadım oradan biliyorum...

Sabah oyu verip saati de öyle ya da böyle 16.48 yaptıktan sonra, işbu yazıyı yazmama neden olan bir his kapladı içimi.

Ben 1991 yılında girdim üniversiteye. İlk yıllar çook övünmesem de baktım millet sırf bu övüntülerle yaşıyor, sonraları gerine gerine söylemeye başladım. Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi bölümünden mezunum ben bacımlar bayımlar. Ama herkes gibi değilim, bunu da biliyorsunuz. 91'de üniversiteye başlayınca aynı aylarda çalışma hayatına da adım attım. Önceleri yarı zamanlı giden bu işler, üstün becerilerim ve öğrenme açlığıma bir de "bir türlü standart beyaz yakalı olamayan" birinci sınıf çalışma anlayışım eklenince (bunlar benim ifadelerim değildi), 3.sınıfa geldiğimde bir şirketin neredeyse tüm bölümlerini yönetecek kıvama gelmiştim.

E ama bu kadar işin gücün arasında benden sınavlarda da yüz üzerinden doksansekiz çekmemi bekleyemezsiniz değil mi? Öyle de oldu. İlk yıllar ortalamanın biraz üstü bir ortalamam varken, mezuniyet zamanı yaklaştığında derslerimin hepsinden "geçmiş" olsam da mezun olma barajının 0,02 puan altında kaldığımı görünce aydım. Daha doğrusu, o zaman bile, "ne var canım, iki dersten ek sınav talep edince bu iş tamam" diye düşünüyordum ve düşünüyorduk (arkadaşlarım ve çevrem). Ancak, kazın ayağı öyle değildi. Tam bu noktada, Boğaziçi'nin ortalama kavramına değinmek lazım. Mezun olmak için her bir dersin en az 70 ve üstü olması gerekir ama 60 da geçer. Ayrıca çan eğrisi denen kabus neredeyse tüm derslerin amentüsüdür. Hal böyleyken, bir dersten 70 ve üstü almak nedir ki diyebilirsiniz. Ancak bir örnek vereyim; A ve B derslerinden ikisi de çan eğrisiyle hesap yaptığından, siz A dersinden 85 ve B dersinden 72 ile CC (yani 70 barajı) alabilirsiniz. Bu ikisi bir ve aynı şeydir. Bir ve aynı şey midir allasen? Yani mezuniyet karnende notların CC, CB gibi harflerle görünür ya, sen bu aynı harfler için ayrı terler dökersin. Kolay sandığın sınavlar herkese kolaydır. Senin 87 aldığın derste 70'in altında alan olmadığından anca geçmiş gibi görünürsün. Bazen de en zor derste 72 ile zirveyi zorlarsın. Bunu bilelim de öyle devam edelim.

Bir şirkette üst düzey olmasa da ortanın üstü seviyede yöneticiydim, ekibimde çalışan çeşitli kademelerden insanlar ve sürekli geçmem gereken kotalar arasında, hocalarım ve okul yönetimi benim ek sınavlarla ortalama yükseltme hakkımın olmaması gerektiğine yürekten inanıyordu. Bunlar olduğunda yıl 1997'ydi.

Sonraki yıllar (evet yıllar, 4 yıl sürdü), gerek hocalarımı gerek yönetimi, mezun olmak için not yükseltme sınavlarına girmemin ne kadar geçerli ve yasal bir hak olduğuna, dilekçemin reddedilmesinin mantıksızlığına, sürekli işimden izin alarak ve sekreterliğe haftada birkaç ziyaretle, ikna etmeye çalıştım. Dilekçe hakkıma izin veriyorlar ama hangi dersten sınav istiyorsam onun yeni dönemdeki hocasını ikna etmem gerektiğini söylüyorlardı. Yani önce hocayı buluyorsun, ondan izin alıyorsun. O onaylarsa kurula gidiyorsun. Kurul izin verirse tekrar hocaya gidip sınav günü belirliyorsun. Ama sana ayıracak vakti olmadığından ve final dönemini beklemen gerektiğinden genelde yılın 12 ayı debeleniyor ancak sadece 2 ayında sınav olabilme şansı yakalıyorsun. Sonra "Arzu bu iş bu kadar sürer mi bık bık bık..." sen dur daha...

Hocayı ikna etsem, derslere girme, yoklama imzası, vizelere de girme zorunluluğu gibi engeller koşuyor, ya da en önemlisi ister dersi aldığım zamanki hocam olsun ister bir başkası, zamanında 75 aldığım bir dersten bu kez 90 alacağıma nasıl inandığımı sorguluyordu. Aslında kendini sorguluyordu. Daha doğrusu benim şahsının öğreticiliğine bakış açımı soguluyordu. Zamanında o öğretememiş miydi de ben şimdi gelmiş öğrendim demiş ve bunu ispat için sınav hakkı talep etmiştim? Şöyle demeye getiriyordu "ben zor hocayım, o notu benden alamazsın!" Gerçekten de sınav hakkı tanıdıklarında verilen sorularla ancak eski notumu ya da biraz üstünü alabiliyor, bir kerede 90-100 arası notu yakalayamadığımdan 2,00 barajına çıkamıyordum.

Yahu hepiniz matematik biliyorsunuz. 1.98'den 2.00'a ulaşmak için insanın kaç dersten sınava girmesi ya da eski notunu kaç yapması gerekir ki? Nasıl bu kadar zor olabilir? Tahmin edemeyeceğin kadar zor... Çünkü o 2.00'ı oluşturan ders sayısı çok. Yani sen bir dersten eskiden 68 olan notunu 83 yapınca ortalaman 1.98'den 1.9875'e çıkıyor. Yeminle bak! O yüzden de ya sekiz-on derste ufak performanslar yapacaksın ya da üç dört derste 2 saniyede 100'e çıkan otomobil gibi depar atacaksın... ki yaptığına değecek. İyi de adamlar buna izin vermemek için teşkilatı sıkı kurmuş zaten... Tamam, benim de iktisat tarihi, Türk ekonomisi, ekonomi ve toplumsal cinsiyet gibi konularla aram iyi ama notunu 100'e yaklaştırmam gereken dersler bunlar değil ki gözünün yağını yidiğim? Sen hiç üç yıl aradan sonra ekonometri çalıştın ve zamanında 65 olan notu 90a çekmeyi denedin mi? Bence deneme! (Ya da bu konudaki fikrimi, istatistik ve ekonometriyi de tartıştığım eski blog yazımdan okuyabilirsin. - "Hangi istatistik: 38 kiloyum lan ben")

Rahmetli anneannem, bana hayatımın mottolarını kazandırmış insandır. Örneğin "amaan kökü sende değil mi boşver" mottosuyla saçlarımı istediğim gibi kestirme/boyatma ve sonra İşte Benim Stilim'deki Bahar Candan gibi ağlama krizlerine girmeme becerimi kazandırdı bana (yahu damardan özel karışım ilaç verseler Bahar kadar olamam ya neyse) Bir de "ölüm yok ya ucunda" var. O başka bir tartışmanın konusu. Böyle diye diye nelere cesaret ettimdi ben. Ey gidi Naile!

İşte ben de mezuniyet dönemimde, önüme çıkarılan tüm engellere karşı, kendime "hayatta önemli olan bunlar değil, çok daha ciddi meseleler var, bu iş olacak, bu engeli aşacağım" diyerek, anneannemin "sen uğraş, ben yaptım de, olmasın boşver" mottosuyla uğraştım. Ama çok uğraştım sayın straz taşlı kitle...

Derken, bölümümde verdiğim dilekçe-sınav-not mücadelesinin ortasında, biri bana "neden seçmeli derslerden de aynı şeyi yapmayasın ki" diye akıl verdi. Ben de psikoloji bölümüne gittim. birinci sınıfta aldığım ve çok sevdiğim PSY 101 dersinin sınavına tekrar girecek ve o zaman 70-80 arası olan notumu yükseltecektim. Sınavı yapacak hocam sağolsun, öyle anlayışlıydı, durumu öyle benden daha kavramıştı ki sadece bölüm başkanından dilekçe onayı almamı ve iki hafta sonraki vize sınav günü gelip sınav olmamı söyledi. Öyle aylarca niye bekleyecektim hem (diyordu). İşi sündürmeyi sevmeyen bir hocamdı. Bana özel soru seti vereceklerdi, bitip gidecekti. "Bak hayatta neleri başarmışsın, halledersin sen bunu, güncel kitabı al, çalış, zaten iş hayatından birçoğu tanıdık gelecek kavramların" demişti bana. Farkı gördün mü?

İzni aldım, geçerli dönem kitabını aldım. Çalışmaya başladım. O kadar eğlenerek çalışıyordum ki. Psikolojiye giriş dersi yahu! En sevdiğim! Sınav günü geldi çattı. Ben çoktan seçmeli herşeyden nefret ederim kitle. Sırf bu yüzden. Üniversiteye gelene kadar geçiş sınavları haricinde bizim devre test görmedi, ancak üniversitede ekonomi tarihi dersini test almışlığımız var. Düşün ki sana Kürk Mantolu Madonna'yı veriyorum, okuyorsun ve sana ilhamı veren hangi Madonna diye soruyorum. Şıklar da şöyle: A) Şarkıcı Madonna B) Madonna delle Arpie C) Maradona D) Maria Puder
Ayy bi dakika yaaaa... Ben şimdi bilcam bunu. Şey di mi Madonna'nın 1996 konserindeki kürklü yelekli gibi şeyi vardı hani, o mu? Ay bildim mi kıız?

Güldük mü yeterince? O zaman devam edelim. Sınava girdim ve çıkar çıkmaz bölüm başkanına gidip notumu öğrenip öğrenemeyeceğimi sordum. Bu arada bir bilgi vereyim, Eski notum 70-80 arasında ve ortalamam o seviyede ki 86 alsam tamamdır bu iş. Ama sonuç 82. Yahu hocam! Aradan geçmiş tam 10 yıl. 1000 sayfaya yakın bir kitabın var. Ben yılmamışım çalışmışım, ama test insanı değilim ve sen bana sırf ezber sormuşsun. İhtiyacım olan şey 4 puandı ve essay (yazılı sınav) olaydı bunları yaşamayabilirdim. Üstelik be hocam, senin bölümünden değilim, yani psikolojiye giriş dersinden ne kadar iyi olduğumu sorgulamana gerek yok zira psikolog olmayacağım... İşte bu ahval ve şerait içinde başkan bana ı-ıh dedi. Bir saniye. Tek bir saniye sürdü, anneannemin mottosunu hatırlamam. "Kökü sende ya boşver". Yok bu değildi, şuydu: Can çıkmamışsa ümit var kızım.

Derin bir nefes aldım ve şöyle dedim: Hocam, benim mezun olmamdan bahsediyoruz ve ben o dört puanı alacağıma inanıyorum. Şimdi tekrar sınav olmak için dilekçe vereceğim.

Yüzüme baktı, baktı. Sonra hınzır mı gıcık mı sinirli mi artık niye ve nasıl olduğunu kestiremediğim bir bakışla, "o zaman git hocandan izin al, tamamsa yarın sabah 9.00'da burada ol, başka bir sınav olacaksın, ama ondan ne alırsan aynen yansıtırım, bak kalabilirsin ona göre" dedi. Sonra bana, bu hayatla nasıl mücadele ettiğimi, neden bu kadar sabırlı ve sakin, yeri geldiğinde de feci cazgır olabildiğimi soruyorsunuz. Tehdit yemeye çok küçükten başlamışım, sadece farkına varmam zaman almış. İçimden dedim ki seeen beniiii tehdit mi ediyorsun, seeen? Hayır böyle demedim tabii. Lan resmen sıçtık, dedim açık açık. Hemen dersin canım hocasının odasına gittim. Durumu anlattım. O da hemen "elbette, tabii gel hemen gir sınava" dedi. Ona göre bu durumun kendi başından beri yanlıştı da müdahale şansı yoktu. Dilekçemi başkanlığa bıraktım ve eve döndüm. O yol bitmek bilmedi. Otobüste hep ağladım. Hep.

Eve geldim. Annem ve anneannem oturuyorlar. Sinirimden ağlıyorum. Ama ağlamıyorum da. Öyle Bahar Candan ağlaması değil, silin onu kafanızdan, yabancı dizilerdeki çok sinirlenmiş dedektif/ajan ağlaması. Öfkem dışarı taşarken boğazım acıyor. Anneannem baktı bana, işte o efsanevi konuşmayı o zaman yaptı, mottoyu da tekrarladı: "Şimdi sen bu işleri boşversen, diplomayı almasan noolur? Yani mesela canına tak mı etti bunlar? Bunca yıldır emek verdin, ama hocaların bunu anlamıyor mu? Çok da tırt! Sen son bir gece daha otur, oku bakalım notlarını. Yarın girersin o sınava, eğer istediğin notu alamadın mı o zaman bu meseleyi siler atarsın kafandan. Ha notu alırsan da şimdi üzüldüğüne değmez. Can çıkmadıkça ümit kesilmez."

Gece boyunca ders çalışır gibi değil, bir roman okur gibi okudum 1000 sayfaya varan psikolojiye giriş kitabını. Sabaha karşıydı. Kalktım giyindim, erken erken okula gittim. Tam 9'da bu kez bölüm başkanına gittim. Sınav ondaydı. Aldım, yaptım. Kağıtları teslim edip mümkünse sonucu hemen almam gerektiğini söyledim. Kağıdı değerlendirdi (şimdi ben de "alt tarafı optik okuyucuyla karşılaştırdı yani iş mi bu da" diyerek bana onca zaman bu meselede takınılan tavrın intikamını alayım mı?) Daha iyisini yaptım. Geriye tek şey kalmıştı: Sınav sonucu belgesini hemen kayıt işlerine götürüp mezuniyet işlemlerini başlatmak. "Yetişmem gereken bir şirket toplantısı vardı ve kaybedecek zamanı olmayan tek kişi ben değildim, o nedenle hemen sınav sonuç belgesini almalıydım, hemen şimdi hatta!" Ovv baby, nasıl bir cesaret geldiyse artık bana! Eh 92 almışım. Olsun o kadar...

O kapıdan çıkıp kayıt işlerine evrakları teslim edip resmen mezun olduktan birkaç dakika sonra, Boğaziçi Üniversitesi'nin büyülü güney-kuzey yolunu yürümeye başladım. Size anlatırken hatırlamaya çalışıyorum da sadece yürümeye başladığım kısım aklımda. Bir de ayaklarımın zemini hissetmediği. O gün orada, yıllarca hem keyfini sürüp hem cefasını çektiğim yerden ayrılırken, hayatımı esir alan bir anlayışı da geride bıraktım. Bir daha ne zaman bir şey/durum/kişi beni zihnen esir alıyor olsa aklıma anneannemin mottosu ve bu olay gelir. Hayatımda mezuniyet krizinin ne kadar büyük bir etkisi olduğunu göstermek için, sonraki 1 yıl boyunca her gece, istisnasız her gece, rüyamda mezun olamayışımı ve bana engel çıkaran hocalarımı gördüğümü belirtmem yeterli olacaktır. Psikoloji alanıyla biraz ilgisi olan bunun açıklamasını kendi kendine yapabilir. Ancak bu durumdan çıkmak için ille de psikologlara gitmek gerekmeyebiliyor; anneannem, kızım dedi, yeter artık her sabah aynı şey, sıçrayarak ve bağırarak uyanıyorsun. Şu diplomanı çerçeveletip as duvara. Sabah uyanınca bak ona. Göreceksin bitecek bu stres." Öyle de oldu. Ey gidi Naile.

Uzuun bir aradan sonra yine klasik uzunlukta bir yazıyla döndüm. Efendim çoğunuz biliyorsunuz ki artık bu yazıların iki özelliği var; birincisi, sonunda size bir şey "söylemem" lazım. Birincisi; hayatta hiçbir şeyin sizi durdurmasına izin vermeyin, unutmayın can çıkmadıkça ümit kesilmez. Hayatınızda bir olayın ve sürecinin hangisinin daha baskın olacağından çok, hem olayın hem de sürecinin size iyisiyle kötüsüyle neler kattığını anlamanız ve yolunuza buna göre devam etmeniz gerektiğidir. Referandumun ya da mezuniyetin kendi mi yoksa onca hafta/ay/yıl boyunca yaşadıklarınız mı daha etkili/önemli/değerli... Bence ikisi de. Çıkaracağınız derslere bağlı.

İkincisi de...

"Belki de son kez bize bir şey soracaklar ağğbi!" Evet, doğru. Gerçi biz, "tabii bana soracaksınız, saksı değilim ben!" neslinin çocuklarıyız, yalan mı? Arada duyuyorum "ay Arzu, sen ne kadar iyi bir dinleyicisin, psikolog gibisin vallahi" diyen sesinizi. Psikolojiyi de bana soracaksınız straz taşlı kitle. Biliyoz da konuşuyoz! Hadi kalın mutlu mesut.

7 Ocak 2017 Cumartesi

Ey okur bunu sana yazdım (Tehlikeli Aklın İtirafları Gibibirşey)

nalet gelsin diye lanetlediğiniz 2016'ydı. aylardan nisandı. kişisel tarihim açısından, 2016 tam bir zafer yılıdır. yok hadi zafer demeyelim de, son beş yılın bütün acılarını sildim diyelim. herkes bit bit biiiit diye üstünde tepinirken, ben de genelinden çok memnun değildim 2016'nın ama yalan da söyleyemem hani.

mesela, taşı toprağı altın diyeli elli altmış yıldan fazla zaman olmuş, vazgeçilemezimiz büyük metropol İstanbul'u (yine, üçüncü kez) terk ettim. bu kez o kadar hışımsız terk ettim ki şimdi kendimi tebrik ediyorum arada, afe
rin kız nasıl kapadın sessiz ve sinsice kapıyı!

mesela, yazılı çeviriden kitap çevirisine terfi ettim. her ikisini de yürütüyorum kardeş kardeş (belge deyince any kind of belge. en çok da bizinis ve hukuk. efenim sizi ipten alacak bir avukat değilim ama dipte de bırakmam, en azından yurtdışındaki hukuki mercilere iki kelam çakacaksanız afilli afilli mektuplar hazırlayabilir, patentini aldığınız bilmeli buluşunuzu uluslararası mercilerde tüm çakallara karşı koruyacak objection, appeal, overruled, sustained dolu dilekçeler yazabilirim. bir de ne yalan söyliim değme Director'dan daha güzel kick-off konuşması yazarım, iddialıyım)

mesela, romanım yayınlandı! yaaa işte bu kutlamaya değmez mi bacımlar bayımlar? bir ara hatırlatın da sahilden hevaya fişek attırayım. yok yok hevaya zeval vermeyelim bi'pasta keselim. ben kesip yerim size de resmini gönderirim olur mu? (sevimli çizgi-köpek Değerli burada olsa bu sahnede yıh yıh yıh diyerek gülerdi.)

mesela, son beş yılda aklımda toparlanamamış ne mesele kaldıysa hepsi tarihin tozlu sayfalarındaki yerlerini aldı. dürdüm büktüm, dırım bıkım ettim (Naile'ye saygıyla!), sonunda kendime sapsadeli bir hayat kurdum. bak kitle, entelektüel birikimimden, havalı çizgimden, eserikli aklımdan ve ikoncan görünümümden ödün verdim demiyorum. kendimle dünyanın geri kalanı arasına bir çizgi çektim, oyunu kuralına göre "set ettim" diyorum. evrenle uzlaştım da denebilir. artık mesajlarımı yemeyeceklermiş zuzaylılar!

mesela, daha özele girmeyeyim, kısa kestireyim (ha bu arada saçlar gitti, sordum eskilere "patenci saçıymış"), ben kendi devrimimi yaptım aga! kırkların içinden kılı kırk yararak geldiğim bu nokta, kim olsa üstünde durmak isteyebileceği bir nokta, görüyorum.

sen buna tuzun kuru diyebilirsin (ki beni tanımadığın için de valla senden mi çekincem!), umurunda değil dünya diyebilirsin (he canım he, tüm blogu ye yut, romanı da bir oku, bir de beni mahlede bir sor, sonra konuşalım). iyi de bunu size niye anlatayım ki? amacın ne kardeşim!
amacım şu: hayatta her şey paylaşarak çoğalır. her şey. göl bile damlaya damlaya değil mi? o zaman neyi paylaştığına dikkat edeceksin bu biiiir, paylaşırken bir amaç güdeceksin bu ikiiii, ama mutlaka güzel, mutlu, ilerletici, aydınlatıcı, geliştirici bir şey bulup onu yayacaksın bu da soooon (üç işte anla sen!) istiyorum ki durduğum yerde siz de durun (durmayanlar için), buradan siz de bakın, siz de görün.



seneeee 2016. aylardaaaan Nisan.
fotoğraf o günden. az bir vakit olmuştu buralara geleli (hâlâ bilmeyen için Türkiye'nin en bi en kuzeyinde yaşıyorum. açın haritaları!) bir yazarın gizli köşesi olarak kendime ayırmıştım evin bu köşesini. tipik bir aileyiz biz. her tipik aile gibi evin salonu bize ait değil. hiç benimsemedik, hiç bizim olsun diye ağlamadık. bayramlarda misafire ayrılan şekerlerden yemediğimiz gibi mesela bu gördüğünüz şaşaalı koltuklar tam 35 yıllık ve hısım eş dost ve akrabalarımız bizden daha fazla kullandılar. (gerçi ben misafir şekerlemelerini hep yedim. Nailem bir süre sonra tedarikli alım yapmaya başladı, sonraları bu "Arzu'nun ekistira şekerleri" formuna büründü"
karşıdaki konsolda duran bebekse Naile'ye New York'tan getirdiğim Carmen. Pilsiz bebek. (merhum anneanneme neden Naile dediğimle ilgili bir yazı blogda duruyor. fazla düşünme, bir insandan adıyla bahsetmeyeceğidim de ne diyeceğidim?)
demem o ki, onca yıl biz dışında herkese ait olan salona, sonunda kala kala iki kişi kaldığımızdan, istediğimiz gibi el koyduk. oturma odasını annem parselledi, salonu ben aldım. mutfak-banyo sırayla, yatak odası da işte uykuyla işi olanın... beni biliyorsunuz 7/24 bilinci açık bi'kimseyim. uykum nerede gelirse orada uyuyorum.

şimdi büyük kent karmaşasından kaçarak özgürlüğü ilan edişimin neredeyse birinci yılı dolarken, size yine, kitapları çevirdiğim, roman düzeltmelerimi yaptığım, sabahın ışıdığını arkasında harika bir deniz manzarası saklayan şu pencereden ekranıma yansıyan kırgın ışıktan anladığım "bir yazarın kutsal köşesi"nden sesleneyim dedim.
sabah oluyor... siz bazen yazdıklarımı mesainiz başlarken görüyorsunuz ya ben onları aslında tam bu saatlerde yazıyorum, kitle diyorum gece gece etkilenmesin, kalkmasın uykusundan. sabaha bırakıyorum (eğer ünlü bir yazarsanız* sosyal medya ileri saatli/tarihli paylaşıma izin veriyor çünkü)

sabah oluyor... ve benim canım yine sıkkın. haftalardır şunu da yazsam bunu da bloga atsam dediğim her şey, ben daha çiziktirmeye başlamadan çöp oluyor. neden? çünkü hep "daha önemli bir mesele hortluyor kenardan köşeden" hangi birine yetişelim?
şimdi ben misal, size dilde sadelik kaygısıyla dilin sterilleşmesi ve zenginliğini yitirmesinden bahsedecek oluyorum, kızım diyorum nasıl ya, insanlar ölürken nasıl yazacaksın bunları? sonra bir el omzuma dokunuyor, sen yaz diyor. yaz bir köşeye sakla. bu elin sözünü dinliyorum (hep ellerin sözünü dinledim zaten, bütün bunlar o bakımdan. gözlem bizim işimiz!)

sabah oluyor... şimdi bir hastanede bir bebek derinden bir çığlık atarak merhaba dedi dünyaya. bir başka hastanede bir hasta organ nakli ameliyatına hazırlanıyor. dünyanın öbür ucunda bir masanın etrafında toplanmış birkaç bilimci az önce bitirdikleri bir deneyin sonuçlarını tartışıyorlar, etrafa yayılmış radyasyona rağmen hiçbir şey olmamış ve olmayacakmış gibi, gülümseyerek.
uzayda marul yetiştirmeyi başardılar ey kitle! ama sen yine karnındaki tümörün içinde gelişmekte olan bir beyin bulundu haberiyle üçüncü sınıf bir hayrete garkediliyorsun. ya da bir kısım kitlenin burnunun dibine kadar yaklaşıp bir yılan yağı satıcısı, "aşı mı, içinde cıva var onun, sakın ha çocuğuna aşı yaptırma, otistik bile olabilir ayyy" diyor. ve sen kitle, dünyada artık çiçek hastalığının görülmemesi ihtimaline sevinemiyorsun (çünkü sağolsunlar artık görülüyor). buraya da sıkıştırayım hemen; tıbba güvenin bacımlar bayımlar, öyle kolayına doktor olunmuyor. sonra sedyede uzanmışın, dohtor gelmiş, sana diyor ki ay şekerim seni bir aşı kurtarır ama o da valla bize kadar! nasıl?

sabah oluyor... yazmaya çalışmak bir yana, elimde vurdulu kırdılı bir Fahrettin Cüreklibatur klasiği kıvamında, tarihi savaşla örülü bir milletin kan gölünden nasıl çıktığını açık ve de seçik anlatan kitabın çevirisi öylece bana bakıyor. kan gölü diyorum kitle! saatlerdir "ölü bedenler mi cesetler mi, hayatını kaybedenler mi paramparça olanlar mı demeliyim" çaresizliğiyle sözlük, kitap ve çok çeşitli medya ürünlerini karıştırıp duruyorum. olay anına gidiyor, fotoğraflardan ünvanları doğruluyor, sonra haritalardan cephe ilerisi ve gerisini tayin etmeye çalışıyorum. işte bütün bunlar siz dilde sadelik kaygısıyla dilin sterilleşmesi ve zenginliğini yitirmesinden etkilenmeden düzgün bir kitap okuyabilin diye. sonra belki biraz da içimde kalan o kurguyu dışavurmak için notlar alırım. bana "sabırlısın, soğukkanlısın, gaddarsın" derler; öyleyim. çünkü sandığımda hâlâ gönül diline çevrilmeyi bekleyen bir otopsi raporu duruyor.
buraya kadar okuyan tüm straz taşlı kitleme aferini çakıyor kalpkalpçiçekler gönderiyorum!

not: * hayır tabii ünlü bir yazar olmasan da sosyal medyada ileri tarihli paylaşım yapabiliyorsun :)

8 Aralık 2016 Perşembe

manners maketh man (bizi insan yapan, davranışlarımızdır)

aslında ilk, bir Sting şarkısında karşıma çıkmıştı.
"manners maketh man (bizi insan yapan, davranışlarımızdır)"
yıllar önce (80lerden bahsediyorum) kuzenimin bıraktığı bir kasetten dinlediğim Englishman In New York şarkısında, Sting'in söyledikleri arasında bence "cool" olan tek kalıptı.

hem sonra internette bir videoda gördüm, futbol maçında verilen penaltı cezasının yanlış olduğunu iddia eden futbolcuya hayret ediyorduk. çünkü bu penaltıdan muhtemel gol yazacak olan, kendi takımıydı. yani adaleti savunuyor, haksız olduğunu düşündüğü ve kendi lehine olan bir kararı, sorguluyordu.

sonra başka kaynaklardan da hatırlarım. benzer davranışlar. bizi insan yapan davranışlar. hergün karşımıza çıkan ama iş kendimizde uygulamaya gelince sıkça çuvalladığımız davranışlar.

sonra bir sabah, saçmalık derecesinde acı bir haberle güne başladım.

bundan tam 14 yıl önce tanışmıştık. arada Arabesk filmindeki gibi ne badireler ama ne badireler... sonra bir süre görüşemedik ve en son geçen yıl İstanbul'dan ayrılmadan önce gördüm. arkadaşım daha 35'inde kalp krizinden hayatını kaybetti on gün önce. öyle birdenbire, dümdük. öldü lan!

"hayatın durduramayacağımız bazı dinamikleri var ve elimizden hiçbir şey gelmiyor." inanmak isteyip inanamadığınız, tentürdiyot namına yaraya bastığınız bazı cümleler vardır, bu da öyleydi. birkaç gün sonra yazacağım bir mektupta aynı bu cümleyi kurup peşi sıra son on yılımın muhasebesini arka arkaya sıralayacaktım... çünkü açıkta duran başka yaralar da vardı. üstelik ben onları çok uzun süredir görmezden gelmiştim. kabuk bağlayıp gider sandım.

hayatta bazen bazı anlar gelir, genelde bu, otuzunuzdan sonra olur. o yüzden genç arkadaşlarım henüz böyle bir aydınlanma kendilerinde de olur mu diye zorlamasın, çok da şeyetmemek lazım.

hayatta bazen bazı anlar gelir. bir ölümdür genelde. size geçirdiğiniz yılları bir kez daha süzgeçten geçirme şansı tanır. geçmişinizi o elekten elerken, bazı tanelerin hâlâ süzülmeden orada öylece durduğunu anlarsınız. işte o an bir fırtına kopar...

kaçtığınız şey sizi kovalar,
bıraktığınız yol aslında hep gitmek isteyeceğiniz yol çıkar,
istemediğin ot burnunun dibinde biter, kısacası
çekip giden değil geride kalandır terk eden.
başka bir deyişle bir sayfa kapanmadan ötekine başlayamıyorsun...

ben göçebe bir ruha sahip olduğumu çok geç anladım. kendimi çok geç tanıdım. gerçi belki de tam zamanındadır, insan bir tek kendini ölçebiliyor kendine karşı. bugünden geriye bakınca, bir zamanlar Amerika maceram sisli bir manzaraya kalın camlı bir pencereden bakar gibi başlamış, anlıyorum. kendimi tanıyamadığımdan ne istediğimi de bilmiyordum. New York'tan dönerken hayatım orta yerinden kırıldı ama böylece bambaşka ve tam da aradığım insan oldum.

“aman iyi ki döndün” diyenlere de “neden döndün ki hata ettin” diyenlere de sustum ilk yıllar. çünkü NY’ta geçirdiğim tek bir gün için bile pişman ya da üzgün olmadım. geri geldim diye de pişman ya da üzgün değilim. öyleydi veya böyleydi dediğim hiçbir seferinde en azından kendime dürüst değildim. bunu anlatmak çok güçtü. böyle olması gerekiyormuş. bunu yaşamam gerekiyormuş. kimseye hesap vermiyorum diyenin aklını seveyim. kendinle de mi hesaplaşmıyorsun be mübarek?

geçenlerde çok eskilerden bir anıyı paylaşınca, bir arkadaşım "bak ama aklın orada kalmış onca yıl unutmamışsın bunu" dedi. haksızlık. ne yani teee eskilerden bir anı çağıramayacak mı bu zihin? (calling memories'den direct ama chicken olmayan bir translation!)
hayatta bazen bazı anlar gelir. bir ölümdür genelde. size geçmişi süzgeçten geçirme şansı tanır. o elek sağa sola sallanırken bazı tanelerin hâlâ alta inmediğini, orada öylece durduğunu görürsünüz. daha bir hırsla sallarsınız. kimi zaman elek kopar, kimi zaman sallamaktan yorulursunuz. ama hep eleğin üstünde duran taneciklere bakarsınız. halbuki aslolan altına inen zerreciklerdir. bunu anladığın gün, işte asıl fırtına o zaman kopar...

ben de aldım elime kalemi, geçen yılları, hayallerimi-hayalkırıklıklarımı, planlarımı, hepsini ama hepsini yazdım. (roman kadar olmasa da) sonra gönderdim. açıkta kalmış, kabuk bağlasa da yitip gitmemiş o yaralarımın hepsini sardım sonra. barıştım. geçmişimle. kendime bir iyilik yaptım. affettim. kendimi önce. çünkü hayat doyasıya yaşanmalıydı. manners maketh man. çünkü bizi insan yapan, davranışlarımızdı.

eğer size verebileceğim bir parça öğüdüm olsaydı (ah yine çeviri kokan bir araklama yaptım!) şöyle derdim:
geriye bakınca hatırladığın yegane şeyin mutluluk, kahkaha ve güzel anlar olmasını sağlamak için elinden ne geliyorsa yap. kendine yapabileceğin en büyük iyilik bu. sonrası çorap söküğü.

şimdi penceremin önüne hiç uğramayan kuşlara yem vermek, belki aylar sonra dünyanın öbür ucunda açılma ihtimali olan bir sergiye gitmek için vize başvurusunda bulunmak istiyorum. çünkü neden olmasın.

*bir de şöyle bir söz var. buraya bırakayım:


10 Kasım 2016 Perşembe

YAD'ın ilk imza günü, ilk röportajı...

Yad'ın ilk eleştiri yazısını az önce okudunuz sanırım. Şimdi de hemen öncesinde meydana gelen olaylaar olaylar...
Sinop'ta bir kitap kulübümüz var. Yıl boyunca her ay 1 veya 2 kitabı okuyarak yorumluyor, tartışıyoruz. Bu buluşmalar kapsamında yılın ilk kitabı Nazlı Eray'ın Sis Kelebekleri ve Arzu Kayhan'ın Yad romanlarıydı.
Yad çıkar çıkmaz kitap kulübümüzde listeye alındı ve ikinci kitap olarak okundu, bir güzel eleştirildi. (çok heyecanlıydım ve kulübün tartışmalarında neredeyse ilk kez bir romanın yazarı da tartışma seanslarına katılmış oldu)
Bununla ilgili olarak kulüp arkadaşlarım görüş bildirmek isterse buradan yazarız belki.

Ekim ayının ortasında, Yad Sinop'a ulaşır ulaşmaz, güzeide mekanlarımızdan Tayfa Kitapevinde ilk imza gününü yaptık.

Kitabımı okuma kulübümüzde incelenecek olduğu için hemen edinip okuyan ve sorduğu sorulardan oluşan yazısını kendi blogunda bir röportaj halinde yayınlayan Sorankadın'ın yazı linkine aşağıdan ulaşabilirsiniz:
İLK ROPÖRTAJ

İlk imza günümüze ait birkaç fotoğrafı şuraya bırakayım ve kaçayım.
Sırada Kasım ortası İstanbul imza günü ve sonra Kahve Kitap Çikolata Festivali ve İzmir buluşması var. Sırayla duyuracağım.







9 Kasım 2016 Çarşamba

Masumluk Karinesindeki Katil (Yad eleştiri/yorum yazısı-Berkay Üzüm)

Yad çıkalı birkaç hafta oldu ve ilk eleştiri/yorum yazısı Edebiyat Haber sitesinde Berkay Üzüm imzasıyla yayınlandı. Yazıyı aşağıda görebilir, şu linkten de okuyabilirsiniz:
YAZI LİNKİ

******
MASUMLUK KARİNESİDEKİ KATİL / Berkay Üzüm

Arzu Kayhan’ın Labirent Yayınları tarafından yayımlanan ilk kitabı Yad, ismiyle müsemma bir polisiye roman olarak karşımıza çıkıyor. Doğu’nun masum tarafıyla Batı’nın keskin yönlerini yansıtan, kısa ve öz adına yaraşır biçimde tek bir solukta okunan kitap, tipik bir seri katil – polis hikayesi dışına çıkarak, yer yer “bizden” olan öğeleri kısa da olsa baskın tutup gülümseterek kendi alanını oluşturuyor, hem de masumane bir şekilde.

Yabancı
Yad, genel olarak toplumdaki yabancılaşma çerçevesinde adalet, ahlaki normlar, bireysel ilişkiler ve arayışı konu edinen bir kovalamacayı anlatıyor. Romanın ana karakteri olan ve Türkiye’den ayrılıp Amerika’ya yerleşen Sibel’in, kendisini bir nevi bu maceralar ülkesindeki sınama sürecine ışık tutan roman, karakterin ev-iş ekseninde ilerleyen gündelik hayatı ile başlayıp sayfalar ilerledikçe içinde bulunduğu topluma sirayet etmesiyle devam ediyor.

Sibel, bilhassa eski Türk filmlerinde sıkça karşımıza çıkan, “Anadolu’nun bağrından kopup İstanbul’u yenmeye gelen” karakter misali, Kayseri’yi ardında bırakıp yeni bir hayat inşa etme ümidiyle Amerika’ya göç eden, ancak sahip olduğu Doğu hüviyetini de Amerika’ya götüren, yerli, sıcak ve içten bir karakterdir. Nitekim bu özelliklerin, zaten kendisinde baskın olan adalet ve ahlaki normları tetiklediğini, ancak bunlara bağlı olarak topluma adapte olmasını sürekli engellediğini kendisiyle birlikte ilerleyen bölümlerde görüyoruz. Tam da bu noktada, Türkiye – Amerika ekseninde klasik bir Doğu – Batı çatışmasını gerilim filmi izlermişçesine gözlemleme imkânı oluşuyor. Bu Doğu – Batı çatışmasındaki örfi farklılıları da, kitabın sonlarında yer alan, ana karakterin dedektife yönelik attığı tiratta daha geniş bir şekilde saptama imkânına kavuşuyoruz. Karakterin, yanında taşıdığı Doğulu hüviyetinin getirdiği – pozitif ya da negatif olarak adlandırılabilecek – karakteristik özelliklerin, sonradan dahil olduğu toplumun değer yargılarıyla mütemadiyen çelişmesi sonucunda ise ortaya belirgin bir şekilde ahlaki ve vicdanı problemler çıkmaktadır. Jeanny adlı karakter ise; bu gönüllü sürgünde, kendi Fizan’ında yaşayan ve topluma adapte olamama ekseninde ruhsal / psikolojik gelgitlerle günlerini geçiren Sibel’den sonra romana dahil olan ikinci kişidir. Jeanny, Amerika’nın bir nevi acil çıkış kapısı olan Hollywood yapımlarında sıkça rastlanılan, her yerden çıkma becerisine sahip, kısmen “evil” bir karaktere sahip biridir. Hızlı, atak, çok konuşan, planlar yapan, çöpçatan ve benzeri birçok şey…

Ana karakter, her ne kadar bir işe ve – mecburi olarak – arkadaşlara sahip olsa da, ilk bölümlerde “yalnızlık” duygusunu ön plana çıkıyor. Bu duygu, yine karakterin açık bir dille belirttiği gibi, Amerika’nın ışıltılı dünyasına alışamamasından kaynaklı klasik bir yabancılaşma durumu. Ancak, sürekli geride bıraktığı ülke, şehir, aile ve sevgili gibi noktalara değinerek duygu yoğunluğunu artırıp, içinde olduğu bu yeni toplumu kendinden uzak tutma yolunu seçiyor. İlerleyen bölümlerde ise, romana dahil olan Jeanny’nin sebep olduğu bir buluşma sonrası kendisini politik bir cinayetin ortasında buluyor. Bu cinayeti işlemesindeki sebeplerin tamamını, ahlaki normların fitilinin ateşlenmesiyle ortaya çıkan bir nefsi müdafaa olarak açıklayabiliriz. Ancak hemen ardından sergilenen tavırlar, daha çok öldürmeye yönelik fetiş bir hareket gibi dursa da, sonrasında işlenen diğer cinayetlerin sebebinin, toplumu bir tür “kötülerden temizleme” gibi bir misyona sahip olduğunu görüyoruz. İlk cinayetten sonra Sibel, Gotham gecelerinde suçluları aklayan Batmanvari bir karaktere bürünüyor. Buradaki esas nokta, Sibel’in, her ne kadar bir seri katil gibi dursa da aslında “katil” imgesine fazlasıyla uzak bir karaktere ve naifliğe sahip olmasıdır.

Çatışma
Romanın dedektif karakterinin, kaderin cilvesi diyebileceğimiz bir şekilde Sibel’le aynı kültürün bir parçası olması, bilhassa dedektifin olayları çözmedeki mukayese becerisini yükselten bir unsur olmasının yanı sıra, duygusal olarak da belli bir yerde aynı düzlemde buluşmalarına olanak sağlıyor.

Yazar, “bir kentin yabancısı olmakla, bir kente yabancı olmak” arasındaki farktan kaynaklanan çatışmayı şiar edindiği bu romanda, aslında olmaması gereken bir katilin öyküsünü, çaprazlama kurguladığı olaylarla akıcı bir şekilde anlatıyor.
******

Hayaller Paris, Hayatlar Öyle mi? | Yerli Dizilere Göre Biz

Her şey, altı bölüm polisiye dizisi izledikten sonra kendime “neden yabancı izleyince kendimde bir şeyleri değiştirmem gerektiği hissine ka...