yatılı okulun en güzel yanı, aslında hiçbir güzel yanı yokken gündüzlülerin siz akşamları bir arada kalırken onların kös kös evlerine gidip yapayalıncak yaşayacak olmalarından doğan "lan bunlar kimbilir negzl eğleniyolardır geceleri" minvalindeki kıskançlıklarının öznesi olmanızdır. kuraldır, bazıları hariç genel olarak yatılı okulda gece yaşananlar gündüz anlatılmaz, uğursuzluktur.
yatılı okulun en güzel yanı, aslında, hiçbir güzel yanı yokken yıllar sonra hatırladığınızda sizi gülümsetebilmesidir. yatılı okulun en güzel yanı, yaşarken değil, yıllar sonra anlatırken önemli bir durum haline gelmesidir. sır bu yüzdendir.
hayatımın en güzel yıllarını önce hapishane modeli bir yatılı okulda, sonra yarı açık cezaevi tadındaki kız yurdunda geçirdim. böyle diyerek gündüzlü olmanın hissiyatına varın diye, bir miktar empati kurmaya çalışıyorum o kadar. yoksa illa yatılı okumanın şu yanı iyi bu yanı kötü diye bir yorumda bulunmanın anlamlı olduğunu, daha bu yazıya başlarken bile, düşünmüyorum. asıl amacım size nurdan'ı anlatmaktı.
nurdan bizden önceki dönemin öğrencisiydi. naifti. hah, onun hakkında hatırladığım tek şey etliye sütlüye karışmayan naif bir insan olduğu. çok büyük bir hırsla bilim adamı olacağız hayaliyle okuduğumuz ve eğitildiğimiz için, içimizden birinin "ben PRcı olcem bacım" deme lüksü bulunmadığından, hepimiz ya doktor ya mühendis olacağımıza inanmış, günün çoğunu beyaz laboratuvar önlüğüyle geçiren (ciddiyim), kurbağa kesmekle böcek ezmek arasında kararsızlığını atomun kararsızlığında tartabilen, gözleri parlak yaratıklardık. ben son yıl balatayı sıyırmak suretiyle iktisadi bilimlere kaydım o ayrı, buna takılmayın zaten blogun hiçbir yerinde normal olduğum yazmıyor. konumuza dönelim. nurdan...
nurdan naifti. şimdi ne oldu doktor mu mühendis mi yoksa belki de bir kır kasabasında çocukları ve sevimli eşiyle Halikarnas Balıkçısı'nın öykülerindeki kahramanlardan biri olmuştur, o yıllardaki nurdanı düşündükçe ben ona en çok bu sonuncusunu yakıştırırım. ne yani, bir beyaz yakalı olmuştur ve büyükşehirde büsbüyük dertlerin altında eziliyordur diye mi hayal etseydim kızcağızı? neyse dönelim eskilere. nurdan...
haftasonları zor geçerdi. gündüzlü ve evciler (terimler için beni yormayın anam, google is there) cuma akşamı kapanış töreninden sonra evlerine dağılınca, biz yatılıların yıllar sonra itiraf edilecek ve o zamanlarda gündüzlülerce bilinmeyen karanlık saatleri başlardı. ana babadan ayrısın bacım, cebinde bütçe belli, istanbul derya, napıcan da über eğlenicen ki? zaten verdikleri onca ödev, çözülecek tripıl integral ve kuantum sıçramalı evrimbilim, te'allam! bir de şu perşembe labda bağırsakla yaptığımız ozmoz deneyinin raporu var kahırbela! bir Kadıköy'e gidip gelmek bile yıllık izne çıkmış memur etkisi yaratırdı üstümüzde. en kötüsü de hadi diyelim biraz eğlendin (ne anlatcam olm süperdi işte lan lise yılları!) ama o pazar gecesi yok mu...
pazar geceleri bir yatılının hayatındaki en zor gecedir. çalışanların nasıl ki pazartesi sendromları var, yatılıların da pazar sendromu var, net. akşam 5 gibi başlar kriz. evciler dönmeye başlamıştır yavaştan. ödevler raporlar sıkıştırmaktadır. lan dün kötü geçirilmiştir, daha iyi değerlendirilebilinirdirdir. bir yandan neden en kötü yemekler pazar akşamı çıkar ki diye düşünedurursun, hoop gece biter yatakhaneye geçilir. evciler araya giren soğukluk gitsin diye evden getirdikleri kurabiye ve meyveleri paylaşırlar, gözlerin dolar, ama alırsın bi'tane, uzanırsın yatağa, yersin. ağlarsın. aman sus be!
pazar gecelerini bir sonraki cuma akşamına bağlayabilecek tek kişi nurdandır. ve sonra pazartesi ve salı ve çarşamba gecelerini de. anlatayım.
her pazar saat on civarı uyumaya zorlanırdık. zorlanırdık çünkü ışıklar küllüm kapanır, ortalık sessizliğe bürünür, zaten okul binası mezarlık yanıdır (bunda da ciddiyim). on beş-yirmi kişi aynı yatakhanede uyuyorsundur, aranızdaki uykucu tipler ve uyuzlar ille ışık kapanır kapanmaz uyuyacaktır, kavga etmek yasaktır. o yüzden "saat on yatağa kon" bir çocuk tekerlemesi değil zorunluluktur... nurdan ışık kapanmasına beş dakika kala, tam yataklarımıza uzanmış hadi artık işkence başlasın mutsuzluğundayken kafalar, "kızlaaar beş sabah daha erken kalkıcaz, yaşasın!" derdi... sonraki gece şunu duyardınız, "kızlaar dört sabah daha erken kalkıcaz, yaşasın!" ve evet, nurdan perşembe gecesi öylesine coşkuyla uyurdu ki mutsuz olmak imkansızdı. "kızlaar bir sabah daha erken kalkıcaz, yaşasın!"
yatılı okulun en güzel yanı, aslında hiçbir güzel yanı yokken gündüzlülerin siz akşamları bir arada kalırken onların kös kös evlerine gidip yapayalıncak yaşayacak olmalarından doğan "lan bunlar kimbilir negzl eğleniyolardır geceleri" minvalindeki kıskançlıklarının öznesi olmanızdır. Bu doğru. Siz yatılı okuldan o yıllarda bi halt anlamaz, sonraki birkaç yıl nefretiniz körüklenir, "çocuğum olsa asla yatılı okutmam" derken, aradan geçen yirmi yıllık süreçte gündüzlü olmadığınıza dua eder hale gelecek birşeyler hatırlarsınız. sonra böyle bir gün birilerine "lan aslında yatılı okul öyle süperdi ki" diyesiniz gelir. bir gece yarısı, yıllar önce o kasvetli ortamda sizi güldüren birilerini veya bir olayı hatırlar ve anlatmak isterseniz, benim gibi.
benim gibi sizin de bir nurdanınız oldu mu bilmiyorum. olmadıysa çok yazık. çünkü beni, o yılların hüzünlü, sıkıntılı, gençlik bunalımlı ve hep yastığı biraz nemli ortamında ayakta tutan kişi nurdandı. şimdi nerededir bilmiyorum. ama seni özlüyorum nurdan... çünkü fark ettim ki uzun yıllar çalışma hayatında pazartesi sendromu yaşamayışımı, her pazar gecesi bilinçaltımda "beş sabah daha erken kalkıcam sonra cumartesi yaşasın" diye çınlayan sesine borçluyum...
bu da senin için: miss you
İşbu şahsa özel algı geliştirme enstitüsü, siz dünyayı hiç yorulmadan anlayabilin diye kuruldu
23 Haziran 2012 Cumartesi
27 Mayıs 2012 Pazar
Kırılgan ama buzda yol tutuşu iyi kalpler için
Saati kur.
Sabah 9'da ayaktasın.
Janti eşofmanlarını ve cicil bicili spor ayakkabılarını giy.
Anorak yeleğini unutma, rüzgarlıdır İzmir sahili sabah sabah, terlersen üşütürsün.
Cebine bozukluklarını at.
No telefon. Eve not bırak. Annen merak etmesin.
Çık şimdi evden!
İleride simitçi kahveci gazozcu var. Oradan bir simit al. Isıra ısıra sahile in.
Yürü.
Fotoğraf makineni de al belki. Hani bir taşla iki kuş. Manzara çekersin, manzaranın derdini çekersin.
Pazar pazar düşündüğün şeye bak! Sıyrıl artık şu kafadan!
Sen iyisi mi seni mutlu eden şeyi düşün. Sana söylediği şeyi düşün.
Evet o. Hatırladın.
Sus o zaman.
Kendimi dinlediğim anlar daha mutluyum. Şimdi uyumaya gidiyorum. 5 saat sonra kalkmam lazım. Size de şunu bırakıyorum, ben gelene kadar gözünüz gibi bakın. Döndüğümde sizden devralıp devam edeceğim buradan.
Sabah 9'da ayaktasın.
Janti eşofmanlarını ve cicil bicili spor ayakkabılarını giy.
Anorak yeleğini unutma, rüzgarlıdır İzmir sahili sabah sabah, terlersen üşütürsün.
Cebine bozukluklarını at.
No telefon. Eve not bırak. Annen merak etmesin.
Çık şimdi evden!
İleride simitçi kahveci gazozcu var. Oradan bir simit al. Isıra ısıra sahile in.
Yürü.
Fotoğraf makineni de al belki. Hani bir taşla iki kuş. Manzara çekersin, manzaranın derdini çekersin.
Pazar pazar düşündüğün şeye bak! Sıyrıl artık şu kafadan!
Sen iyisi mi seni mutlu eden şeyi düşün. Sana söylediği şeyi düşün.
Evet o. Hatırladın.
Sus o zaman.
Kendimi dinlediğim anlar daha mutluyum. Şimdi uyumaya gidiyorum. 5 saat sonra kalkmam lazım. Size de şunu bırakıyorum, ben gelene kadar gözünüz gibi bakın. Döndüğümde sizden devralıp devam edeceğim buradan.
7 Mayıs 2012 Pazartesi
gediğine oturan taş
Sütü bozuk*…
Ağır
laftır. Anadolu’da sıkça kullanılan bir niteleme, sütü bozuk. Hani kanında var,
der gibidir. Hani böyle kötülük ediyorsa, böyle şerefsizlik ettiyse, olsa olsa
sütüdür bozuk olan. Sonradan öğrenilmiş olamaz yani ettikleri. Etkilenmiş, bir
sinirli anına denk gelmiş olamaz, kasıtlıdır. O kadar kötüdür yani. O kadar ki
geçmişten geliyor olmalıdır. Bir kin, bir intikam duygusuyla bezenmiş,
kendinden önceki nesilleri de saran ve kaynağını oradan almış bir edim söz
konusu olmalıdır. Nesillerdir bozuk süt, anadan evlada aktarıla aktarıla
kötülüğü de bünyeden bünyeye geçirmiştir. Karşı taraf sütünün bozukluğundan
vurulan demle, kendisinden bekleneni yapmıştır. Lafın içerdiği şaşkınlık, bu
kötülüğün büyüklüğünden gelir.
Sütü bozuk…
Ağır
laftır. Böylesi ağır lafları ettiğinizde, karşı tarafın sizden yana şikayetçi
olması doğaldır. Hakaret sayar kimisi, belki kimisi altında kalıp ezilir. Ne
demektir yahu! Ben kötüyümdür, etmişimdir bir şerefsizlik, etmişimdir de
sütümün yani genetiğimin yani soyumun ne alakası vardır! Yine de burada şikayet
edilen, bir parça söylenen lafın ağırlığının kendisi dışındakilere
bulaştırılmasıdır. Hani eşşoğlu eşek nasıl karşındaki dışında bir de onun
soyuna edilmiş bir laftır, sütünün bozuk olması da kendinden öteye giden bir
sorumluluk ve suçluluk duygusunu barındırır.
Sütü bozuk…
Ağır
laftır. Bugünlerde bir slogandır. İlk gününden beridir yapılan kötülükleri
türlü sloganlarla sokaklarda yankılanan iktidarın, ettiği son kötülüğün
resmedilişidir ve sözün içerdiği anlam bakımından ironiktir. Çünkü bu defa söz
konusu olan gerçekten süttür!
Uşak,
işbirlikçi, hayvanlar alemi ve daha niceleri “hakaret sayılarak” tepki görmüş,
kimi zaman bazısı yargı karşısına çıkarılmış hatta cezalandırılmıştır. Şöyle
düşünülebilir; neden uşak olsun ki? İstihdam açısından uşaklık statüsünde
çalışmamaktadır ya da hayvanlar aleminde resmedilmiştir de soy olarak insan
soyundan geldiği konuşabiliyor olmasından mütevellit aşikardır. Haklıdır
şikayet eden böyle bakıldığında. Lakin kardeşim bu kez ne diyeceksin? Bozuk
çıktı sütün?
İktidara karşı
söylenen onca yaratıcı slogan arasında ilk kez bir slogan, tasarımın süreci
açısından “yaratımına gerek duyulmayacak kadar açık bir şekilde” kendini ortaya
koymakta hatta dayatmaktadır. Belki de ilk kez bir slogan, sadece gerçeği
söyleyerek tek taşla iki kuşu yere sermektedir. Ne teşbihtir ne doğrudan
niteleme. Adlı adınca bozuktur süt. Hem çocuklarımıza içirilen hem zamanında
kimilerince içilmiş olan. Yani geçmişten bugüne, yani belki de 150 yıldan beri,
dinmek bilmeyen bir kinin, intikam duygusunun ürünüdür bu süt ve bozuktur.
Kimsenin başına
gelmesin, kimseye edilmesin bu laf derler kırlık yerde babaanneler, kötü bir
olaydan sonra olayın failinden acınası bir ses tonuyla bahsettikten sonra. Sütü
bozuk olana acınır. Zavallıdır çünkü o. Alnından hiç silinmeyecek bir lekedir
sütü bozukluk.
Bugün bu slogan
bize bir şey hatırlatmaktadır, görmek lazım. Slogan, gözümüzü açmayı salık
vermektedir. Ağırdır, ancak hakaret değildir. Ağırdır, sadece lafı yiyeni değil
sloganı atanı da bağlar. Tespit doğrudur ve gereği yapılmalıdır. Kırlık yerde
kesilen sütten bir şeyler yapılır da bozuk süt… Dökülür… E, ne duruyorsun?
Sütü bozuk…
Ağır
laftır vesselam.
*Sütü bozuk: (Kaynak:
TDK) 1. sıfat, mecaz Kötü
soydan gelen (kimse) 2. Aşağılık, soysuz
31 Mayıs 2011 Salı
bekara karı boşamak kolay!
böyle bir laf var, fütursuz. Oooh kardiş, hayat sana güzel tabii gibisinden. Yok aslında hatırlıyorum mesela ben çocukken daha "bu var ya bu" demedikleri sebil günlerimden birinde, evde böyle bir yemek telaşı sırasında (ne siz sorun ne ben söyliim su böreği mi artık nedir tüm gün süren bir yemek yapımıydı) anne teyze anneanne yenge gibi ailenin tüm dişileri mıtbakta tencere başındayken, cingöz bir bakışla "peeh ne var kı onu ben de yaparım, tuzunu katcaksın şimdi, karıştır evet ooh tamam, cık öyle değil" şeklindeki karışmalarımdan birine zaten yorulmuş olan bir dişi aile bireyi "bekara karı boşamak kolay tabi car car car..." dediydi. Hah işte tam da böyle bir anlamı olsa gerek.
Tam 38. Gün aldım. Şimdi sakın bana "oo otuzların en güzel zamanı", "ooo sen daha gençsin du bak benim yıllara gel de ooohoo", "ooo sen daha 30 olmamışsındır sanıyodum hiç göstermiyon" şeklinde böyle hafif tatlı başlayıp ağdalı bir şekilde şirinlik kokan güzellikler yapmayın. Zira hayat size güzel anam. Ben 38'i gördüm, hiç de memnun değilim. Şimdi 25 olacaktım aaah! Var ya hayat asıl o zaman bana güzeldi...
Şeklinde bir hönkürdeniş ile üstünüze çemkirmek isterdim ama malesef yıllar insanın üstünden en çok bu muayyen sinirsel travmatik gerginlikleri alıyor. Böyle dövülmüş pambık kuzu eti gibi seriveriyor (yok merak etmeyin menopoza girmedim) Belki de başka bir nedendir beni böyle rahvan gitsin halet-i ruhiyesine sokan. Umrumdu çok!
İşte o biçim rahatım. Ne dünya ne siz ne başkaları ne öteki ve ne beriki ne de şu senin arkanda tip tip bakan top sakallı, hiçbiriniz şu anki rahatlığıma gram yağ süremez. İşte tam da bu yüzden yaptım kahveyi kuruldum balkona, denizi seyrediyorum... Kapıyı arkanızdan kapatırsanız sevincem tabii naapçam hayrat mı burası alla alla, kapa şu kapıyı yürü git!
Tam 38. Gün aldım. Şimdi sakın bana "oo otuzların en güzel zamanı", "ooo sen daha gençsin du bak benim yıllara gel de ooohoo", "ooo sen daha 30 olmamışsındır sanıyodum hiç göstermiyon" şeklinde böyle hafif tatlı başlayıp ağdalı bir şekilde şirinlik kokan güzellikler yapmayın. Zira hayat size güzel anam. Ben 38'i gördüm, hiç de memnun değilim. Şimdi 25 olacaktım aaah! Var ya hayat asıl o zaman bana güzeldi...
Şeklinde bir hönkürdeniş ile üstünüze çemkirmek isterdim ama malesef yıllar insanın üstünden en çok bu muayyen sinirsel travmatik gerginlikleri alıyor. Böyle dövülmüş pambık kuzu eti gibi seriveriyor (yok merak etmeyin menopoza girmedim) Belki de başka bir nedendir beni böyle rahvan gitsin halet-i ruhiyesine sokan. Umrumdu çok!
İşte o biçim rahatım. Ne dünya ne siz ne başkaları ne öteki ve ne beriki ne de şu senin arkanda tip tip bakan top sakallı, hiçbiriniz şu anki rahatlığıma gram yağ süremez. İşte tam da bu yüzden yaptım kahveyi kuruldum balkona, denizi seyrediyorum... Kapıyı arkanızdan kapatırsanız sevincem tabii naapçam hayrat mı burası alla alla, kapa şu kapıyı yürü git!
29 Mayıs 2011 Pazar
yatacak yerim yokmuş
Eskiden kısık sesle, başlarındaki turboyu çekiştire çekiştire, ama din ama islam ama efendimisss diyen bir kalabalıktılar. Önce ÖDP alkışladıydı bunları. Özgürlük temasından İstanbul Üniversitesi'nin kapısında el ele yumruk salladıkları gün, "yeşilin her türlüsü" diyen ÖDP'nin, ah yazık!, bittiği gündü (ki daha yeni başlamışlardı).
Sonra biz kendi aramızda anlaşana kadar ohoo aldı başını gitti. 2007 seçimleriydi, Kadıköy'de Saadet Partisi'nin açtığı masadaki görevliye bir çemkirmesi vardı turbolu genç bir kadının, inanamadım. Biiz diyordu, silip süpürcez hayırlısıyla alalım da tekrar iktidarı... Artık zaman pısmak değil çemkirmek zamanıydı.
Şimdi doğruya doğru, düzgün bir insan, adaplı bir kadın mesela, otobüste tacize uğrarsa, önce etrafına bakıp acaba kaç tane yandaş bulabilirim diyerek çemkirmesinin şiddetini ayarlamaz. Tek başına olduğunu bilse de açar bayrakları. Ama bunlar öyle mi? Yanlarında berilerinde yandaşları yoksa mağrur mağrur kafa sallar ve cık cık cık edip otururlar-dı. Şimdi arttı tabii yandaşlar. Off nasıl bir cazgırlıktır o! E hani turbo takınca aynı zamanda sesimizi karşı cins duymayacaktı eli elimize değmeyecekti? Hani yabancı erkekler bize bakınca... töbe töbe...
Neyse işte, şimdi böyleler, çemkirme katsayıları o kadar yükseldi ki sesimi yabancı erkekler duyuyor falan hikaye, duysun diye en az iki oktav yukarıdan başlıyor konuşmaya.
Sonunda bugün tivitte bir tanesi, "AKPye oy vermeyenin yatacak yeri yok" dedi. Anam bir tırstım anlatamam... Lan utanmaz, arsız cazgır! Bunu diyen karının asıl, karnından sıpayı sırtından sopayı yan odadan da kumayı eksik etmeyeceksin. Günde 5 vakit tekmele, her yıl bir tane doğursun, kumalarla iyi anlaşsın ve yatacak yeri olduğuna dua etsin. Bence yani. Benim yatacak yerim var ve onu da kaptırmamak için #akpyeoyvermeyeceğim... (Bu işareti tivitçiler tanır iyi mi! :) )
Hadi uzayın, gidin oturun, alın başınızı ellerinizin arasına, son 14 günde AKPye değil ama kime oy vereceğinizi iyi düşünün. Ben biliyom. O yüzden rahatım, gezicem tozucam 14 gün ooh!
16 Mayıs 2011 Pazartesi
Okumu-yorum
İnternette dolanan bir email var. Hani "kıyamet gibi anam bu emailler" denen cinsten. Hem çoklar hem bok. Ne kadar arkadaşım varsa bugün pazartesi sendrom falan demedi bütün hıncını dün katılmadığı internetimedokunma eyleminden çıkarırcasına bulduğu her boku "forvırtladı"
Şahsen ben sendromu iki parça çikolata kemirerek atlattım. Ne var, bitter hem de ooh. Kilo da yapmaz. Ulan ben çok sinirliydim doğru du bi dakka! Lan sigarayı bırakmak bile bu kadar sinirlendirmedi beni topazlar...
Bakınız diğerlerinden bir demetin yaptığına... Sonra dedim seyırcı olmaz öyle. Listendeki herkese forvıt etmekle gün geçmez. Gelin mesela emaille twitle bütün gün atıp tutacağınıza, bu cümlelerin bazılarını gerçek hayatta gerçekten kullanın.
Hayatınızın erkeğine/aşkına rastlamışsınız. Bir süredir mutlu mesut yaşıyorsunuz. Tam da mesela size evlenme teklif edecek diyelim (yani o derece mutluluktan poponuz tavana vurmak üzere...) misal şöyle diyorsunuz lafın ortasında: "valla hayatım şimdi şöyle; erkekte dekolte cüzdandır. ne kadar açarsan o kadar talep görürsün derler. bilemiyorum bi düşüniim teklifini..." ????
Ya da mesela bir ara vardı internette dolanıyordu, 'düğünde yanıma gelip "e hadi bakalım sıra sende" diyen mahalle teyzelerine, cenazede yaklaşıp aynı lafı söylemek istiyorum' gibisinden. Valla iyi cesaret...
Şahsen ben sendromu iki parça çikolata kemirerek atlattım. Ne var, bitter hem de ooh. Kilo da yapmaz. Ulan ben çok sinirliydim doğru du bi dakka! Lan sigarayı bırakmak bile bu kadar sinirlendirmedi beni topazlar...
Bakınız diğerlerinden bir demetin yaptığına... Sonra dedim seyırcı olmaz öyle. Listendeki herkese forvıt etmekle gün geçmez. Gelin mesela emaille twitle bütün gün atıp tutacağınıza, bu cümlelerin bazılarını gerçek hayatta gerçekten kullanın.
Hayatınızın erkeğine/aşkına rastlamışsınız. Bir süredir mutlu mesut yaşıyorsunuz. Tam da mesela size evlenme teklif edecek diyelim (yani o derece mutluluktan poponuz tavana vurmak üzere...) misal şöyle diyorsunuz lafın ortasında: "valla hayatım şimdi şöyle; erkekte dekolte cüzdandır. ne kadar açarsan o kadar talep görürsün derler. bilemiyorum bi düşüniim teklifini..." ????
Ya da mesela bir ara vardı internette dolanıyordu, 'düğünde yanıma gelip "e hadi bakalım sıra sende" diyen mahalle teyzelerine, cenazede yaklaşıp aynı lafı söylemek istiyorum' gibisinden. Valla iyi cesaret...
Şimdi geldik sadede. Yahu böyle birbirinden alakasız cümleleri alt alta sıralayınca pazartesi sendromu azalmıyor! Ya bi durun, bi okuyun göndermeden önce! Yahu allasen bir okuyun, bunun altındaki mantığı bana diyene kaat helva ve bira ısmarlıcam, söz!
AHAN DA BAŞLIYİ (PARANTEZ İÇİNDE KUSAN BENİM...)
bu "survivor taner"i küçükken üç kere havaya atıp iki kere tutmuşlar (Nihat olmasın o?)
*
bir kadın sizi zekasıyla milyarder yapabilir,tabi trilyonerseniz... (kadın patrona söyle mesela bunu, şah da yapabilir şahbaz da)
*
makyaj; kadınların karıncalı olan görüntülerini full hd yapma sanatıdır. (lan ibibikler adriana lima ne peki? ona gelince laf yok de mi!)
*
“prens charles olmak da zor. bakkala gidip bir şeyler alınca para diye ananın resmini veriyorsun.” (ananı da al git diyemiyon ama di mi pirenze)
*
“kimseden lys’de başarı beklemeyin. zaten ilk 1 saat sorularda bi ibnelik var mıdır lan acaba deyip şifre çözmeye çalışarak geçecek..”
*
"1.50 boylarındaki kadınlardan oluşan "birelli takvimi" çıktı!!!" (bitmediniz...)
*
"kafasına sıçan kuşu şansa yorup, sayısal kuponu alan toplumun; ağzına sıçan insana olan aşkına şaşırmamak gerek." (ya bunun seçim versiyonu vardı saçma sapan)
*
"ne zaman ki birisinin dedesinin adı berkecan olur, işte o zaman çağ atladık derim."
*
“misafirlikte tuvalette işin bittikten sonra sifonla gitmeyen bokun yaşattığı gerilim, testere serisini geride bırakır.” (oy anamlar bu güzeldi)
*
pitbull kırmızı başlıklı kıza tecavüz eder de ondan bir çocuk sahibi olursa adına redbull deriz. (ay ne yaratıcııııı!)
*
araştırmaya göre, çoğu Türk kadınının vücudu, "üst dar-alt geniş=armut" şeklindeymiş. sevgilinizin neden "ayı" olduğunu şimdi anladınız mı… (haa ayılar bize-bebeler size de mi?)
*
bir kadın ağlıyorsa yanına yaklaş, saçlarını okşa, gözlerine bak ve de ki; "mangoda indirim varmışşş'' (Ha bak bunu ritiwitledim ben. sevdim yani)
*
ingilizce ögreniyorum:
sheep: koyun
don't sheep: koymayın (NO COMMENT!)
*şuanda flash tvde dünyanın gündemine oturan libya konuşuluyor...şaka lan şaka yine halay çekiyolar.
*
"esmer bayanlara sesleniyorum; saçınızı sarıya boyattığınızda marilyn monroe'ya değil, trabzonsporlu ibrahim yattara'ya benziyosunuz. saygılar."
*
ibrahim tatlses'in bile AKPli olabilmesi için yarım beyinli olmasını beklediler.
*
Bir araba görürsün arabayı hayal edersin, parayı biriktirirsin, sonra ötv'yi ve benzini hesaplamayı unutursun, para yetmez , babayı alırsın hevesin kaçar...
AHAN DA BAŞLIYİ (PARANTEZ İÇİNDE KUSAN BENİM...)
bu "survivor taner"i küçükken üç kere havaya atıp iki kere tutmuşlar (Nihat olmasın o?)
*
bir kadın sizi zekasıyla milyarder yapabilir,tabi trilyonerseniz... (kadın patrona söyle mesela bunu, şah da yapabilir şahbaz da)
*
makyaj; kadınların karıncalı olan görüntülerini full hd yapma sanatıdır. (lan ibibikler adriana lima ne peki? ona gelince laf yok de mi!)
*
“prens charles olmak da zor. bakkala gidip bir şeyler alınca para diye ananın resmini veriyorsun.” (ananı da al git diyemiyon ama di mi pirenze)
*
“kimseden lys’de başarı beklemeyin. zaten ilk 1 saat sorularda bi ibnelik var mıdır lan acaba deyip şifre çözmeye çalışarak geçecek..”
*
"1.50 boylarındaki kadınlardan oluşan "birelli takvimi" çıktı!!!" (bitmediniz...)
*
"kafasına sıçan kuşu şansa yorup, sayısal kuponu alan toplumun; ağzına sıçan insana olan aşkına şaşırmamak gerek." (ya bunun seçim versiyonu vardı saçma sapan)
*
"ne zaman ki birisinin dedesinin adı berkecan olur, işte o zaman çağ atladık derim."
*
“misafirlikte tuvalette işin bittikten sonra sifonla gitmeyen bokun yaşattığı gerilim, testere serisini geride bırakır.” (oy anamlar bu güzeldi)
*
pitbull kırmızı başlıklı kıza tecavüz eder de ondan bir çocuk sahibi olursa adına redbull deriz. (ay ne yaratıcııııı!)
*
araştırmaya göre, çoğu Türk kadınının vücudu, "üst dar-alt geniş=armut" şeklindeymiş. sevgilinizin neden "ayı" olduğunu şimdi anladınız mı… (haa ayılar bize-bebeler size de mi?)
*
bir kadın ağlıyorsa yanına yaklaş, saçlarını okşa, gözlerine bak ve de ki; "mangoda indirim varmışşş'' (Ha bak bunu ritiwitledim ben. sevdim yani)
*
ingilizce ögreniyorum:
sheep: koyun
don't sheep: koymayın (NO COMMENT!)
*şuanda flash tvde dünyanın gündemine oturan libya konuşuluyor...şaka lan şaka yine halay çekiyolar.
*
"esmer bayanlara sesleniyorum; saçınızı sarıya boyattığınızda marilyn monroe'ya değil, trabzonsporlu ibrahim yattara'ya benziyosunuz. saygılar."
*
ibrahim tatlses'in bile AKPli olabilmesi için yarım beyinli olmasını beklediler.
*
Bir araba görürsün arabayı hayal edersin, parayı biriktirirsin, sonra ötv'yi ve benzini hesaplamayı unutursun, para yetmez , babayı alırsın hevesin kaçar...
*cocuk: baba biz nasıl olduk
baba: maymundan evrimleştik yavrum
(cocuk ikna olmaz)
cocuk: anne biz nasıl olduk?
anne: ademle havva seviştiler...
cocuk: ama babam maymundan geldigimizi söylüyor!!
anne: o babanın sülalesi bizi ilgilendirmez yavrum
*
Elin oğlu gülü, tango yaparken ağzında tutuyor, biz kasap vitrinindeki koyunun kıçına takıyoruz. Sizde hala bizden romantizm bekliyorsunuz
*
aref'in öğretmeni: oğlum sen niye hiçbir şey yazmıyorsun?
aref: hocam, şimdi sizden çantamı açıp içine bakmanızı istiyorum.
*
-pardon parfümünüzün markası ne?
-aa, bingo soft ultra bahar esintili yumuşak rüyalar tabi ki.
oha sinem kobal oha…
NİHAYET BİTTİ.Asabımı bozmayın. Daalın. Gelecek haftaya lütfen şu on kişiye gönder vezir oluyosun göndermezsen rezil oluyosun maillerinden gönderin. Yazacak konu arıyorum heyecan olsun :)
baba: maymundan evrimleştik yavrum
(cocuk ikna olmaz)
cocuk: anne biz nasıl olduk?
anne: ademle havva seviştiler...
cocuk: ama babam maymundan geldigimizi söylüyor!!
anne: o babanın sülalesi bizi ilgilendirmez yavrum
*
Elin oğlu gülü, tango yaparken ağzında tutuyor, biz kasap vitrinindeki koyunun kıçına takıyoruz. Sizde hala bizden romantizm bekliyorsunuz
*
aref'in öğretmeni: oğlum sen niye hiçbir şey yazmıyorsun?
aref: hocam, şimdi sizden çantamı açıp içine bakmanızı istiyorum.
*
-pardon parfümünüzün markası ne?
-aa, bingo soft ultra bahar esintili yumuşak rüyalar tabi ki.
oha sinem kobal oha…
NİHAYET BİTTİ.Asabımı bozmayın. Daalın. Gelecek haftaya lütfen şu on kişiye gönder vezir oluyosun göndermezsen rezil oluyosun maillerinden gönderin. Yazacak konu arıyorum heyecan olsun :)
7 Mayıs 2011 Cumartesi
Pegasus mu? Ohoo ben daha iyi uçarım
Az önce tiviide bir reklam gördüm. Kızın biri, hani uçma korkusu varmış da ailesini görmaaa hep otobosnan giderimiş öyle diyor. Sonra oh yaşasın artık fırsatlar çıkmışmış, biletler ucuzlamışmış. Lüküz hayaaağt lüküz hayaağt! Ardından dedim şimdi Ali Sabancı çıkcek, öyle bir olur ki diiicek. Ohannesburgerler! Hayaldi gerçek oldu diyen Tayyipli AKP logosu patladı ekranda.
Lan yoksa alzheimer'a mı yakalandım iki şeyi bir şeye bağlayamıyorum da başka şeylere gark oluyorum? Straz taşlı kitlem, söyle bana acaba nedir nedir?
Böyle pespaye, böyle dökülürken, böyle göbeğini kaşıyıp keh keh gülen üçkağıtçı oduncu kıvamında çıkıp bir de hayat bizimle güzelleşti demiyorlar mı... Bak demedi deme yakında sokakta yanınıza yanaşcekler, pşşt apla/baba dicekler: may neym is tosun...
Lan yoksa alzheimer'a mı yakalandım iki şeyi bir şeye bağlayamıyorum da başka şeylere gark oluyorum? Straz taşlı kitlem, söyle bana acaba nedir nedir?
Böyle pespaye, böyle dökülürken, böyle göbeğini kaşıyıp keh keh gülen üçkağıtçı oduncu kıvamında çıkıp bir de hayat bizimle güzelleşti demiyorlar mı... Bak demedi deme yakında sokakta yanınıza yanaşcekler, pşşt apla/baba dicekler: may neym is tosun...
İzle-izlet-izlemeyeni uyar (uygun bir dille)
Gutaftırnun sevgili ahali,
Bugünlerde başlayan bir dizinin sloganı böyle diyor. Gutaftırnun demiyor, izle izlet diyor. Lakin sizi bu sloganla dürtüklememin nedeni devrimden sonra. Yani önce devircem sonra söylicem nedenini. Hadi ordan! Yakında internetimize çüş denecek ya, alabildiğine sınırsız yazın gitsin anasını satayım...
Ne diyordum? Devrimden Sonra. 6 Mayıs itibariyle girdi vizyona. İzle, izlet, izlemeyeni uyar, uygun bir dille... Yoksa ben bi çakıcam... Hadi bakiim uzayın...
13 Haziran 2010 Pazar
Psikopatolojik bir durum analizi (roman alıntısı)
BİR UÇURUMUN KENARINDA DURUP ÖYLE BİR BAKIŞ ATTIM Kİ SANA HAYAT!!!
Beni yerleyeksan edebilecek kadar pervasız bir hayatın içinde, gözümden akan yaşları silemeyecek kadar vakitsizce gelen bir ilk çığlıkta karşıma çıkan bir pisliksin sen hayat. Hiç gülmeyecekmiş gibi bakan çocukluk fotoğrafımdan alıntımsın, ve böyle gelmişsin böyle gideceksin.
Sana inanmıyorum hayat. Boşlukta sallanan ilmeğe bakarak son bir sigara içen idamlığın aklından geçebilecek son kare kadar kısasın. Ben seni çeke çeke uzatırım belki ama eskimiş sünmüş bir lastik kadar da kopuk olacaksın o zaman. Ne zaman kopacaksın?
Hiçbir derde deva olmayacak sana söyleyeceğim ağır laflar. Küfür bile etsem koca kadın başıma, gülüp geçecek kadar yüzsüzsün. Hayır bu böyle olmayacak...
Seni kesip biçip yeniden dikebilecek kadar kör bir terzi olmak isterdim. Kimin kafasını kimin bedenine diktiğini, üstündeki yamalı elbisenin kokusundan anlayabilecek kadar köpek burunluyum halbuki. Ama sen, kopa kopa iler tutar yanı kalmamış eski bir mektup kağıdı gibi erimeye hazırsın. İğne iplik elimde nöbete dursam ne olacak ki?
Kusmak istiyorum. Öyle ki; dünyayı yaratan aslında bir ineğin kusmuğudur diye rivayetler üstü yapılan geyik muhabbetlerinde, ağız dolusu tükürmek istiyorum seni. Ve sana kocaman koskocaman çığlığımla haykırmak; aptalsın sen!
Kendime verdiğim geçici bir rahatsızlıksın üstelik. Bütün diyeceğim bu demek istedim ama bak aklıma ne geldi! Yıllardan aralık, günlerden bir alacakaranlık...
İki yıl önce yazdığım mektubu yazdım sana yine. Kolaj bir insanım artık ben de!
Huzur bozan Zincirbozan... (2008)
12 Eylül Darbesi hakkında söylenecek sözün kalmadığı noktada devreye giren bir devlet sözü, Zincirbozan. Sanki darbe toplumdan ayrı, kapalı kapılar ardında yaşanmış da şimdi birileri çıkıp büyük bir cesaret örneği göstererek bugüne kadar gün yüzüne çıkmamış gizli gerçeklerden bahsedecekmiş gibi reklam edilen ve pazarlanan filmin sahip olduğu hatalardan çok, burjuva egemen ideolojinin ihtiyacı olan yeniden üretim fonksiyonunu yerine getirme yetisi ve filmin içinde bu savı destekleyen noktalar üzerinde durmak istiyorum.
Ancak önce iki temel noktanın; bu filmin bütününde vermeye çalıştığı mesajdan bağımsız olarak yer alan etkili bir toplumsal mesajı barındırışının ve filmi izleyen kitle ile izlemeden künyesine bakanların alması istenen genel geçer mesajının, bugünkü egemen ideolojinin tam da vermek ve korumak istediği mesajlar oluşunun altının çizilmesi gerekiyor. İlki filmde içten içe hissettirilen ABD korkusu, ikincisi ise darbenin eni konu gerekliliği ve 1980 yılı 12 Eylül’üne gelindiğinde ülkeyi harabeye çeviren sağ-sol kavgasının bu yolla bitirilip kötü bütün düşüncelerin temize havale edildiğidir. Arada kaynayan bir grup insan olmuştur (mesela simitçi amcanın o gün sokakta bulunmasından başka hiçbir siyasi veya düşünsel suçu bulunmamakla birlikte, o da militanlarla birlikte yargılanmış, idam kararı verilen insanlarla aynı koğuşta yatmıştır). Ancak, ülke aslında çok daha büyük uçurumların kıyısından, ABD eliyle döndürülmüştür. NATO’ya girmesi veto edilen Yunanistan ile aramızda dinmek bilmeyen kin ve nefreti, ABD, ajanları vasıtasıyla ve TSK’yı zorlamak suretiyle dindirmiştir. NATO’ya iki ülke de kardeş kardeş katılmalı ve büyük ağabey ABD’nin sözünden çıkılmamalıdır.
Zincirbozan’ın uykuya yatırılmış MHPsi
Filmde altı çizilenlerin dışında, bir de üstü çizilip hiç değinilmeyenler var. 70li yıllarda doruğa ulaşmış işçi sınıfı mücadelesinin varlığını, gerek sol gerek sağ hareketin hemen 1980 öncesinde geldiği noktayı hiçe sayan senaryo, salt komplo teorileri bağlamında oluşturulmuş. Senaryonun eleştirilmeden geçilmemesi gereken ve bugüne kadar çeşitli basın organlarındaki sağduyulu yazar çizer tarafından da gündeme getirilmiş noktası; sağda MHP’nin ve ülkücü örgütlenmenin, solda ise devrimci örgütlenmelerin varlıklarının salt kişiler bazında kaldığı ve hiçbir parti veya örgüt oluşumuna dayanmadığı, üstüne üstlük bu sağ ve sol örgütlere bağlı oldukları “hissedilen-hissettirilen” militanların da ABD tarafından güdümlenen birer maşa oldukları savının ortaya atılmasıdır.
Filmde nedense parti ve örgüt isimlerinin geçmemesine özellikle dikkat edilmiş ama sol açısından ara sıra birkaç isme gönderme yapılmış. Sağda ise MHP sanki o dönemde kurulmamış bir parti, esamesi bile okunmuyor. Bütün siyasi liderler ortalıkta demeçler verirken Alparslan Türkeş’in adının dahî geçmemesinin hatadan çok daha fazlası olduğu gün gibi açık.
Filmde nedense parti ve örgüt isimlerinin geçmemesine özellikle dikkat edilmiş ama sol açısından ara sıra birkaç isme gönderme yapılmış. Sağda ise MHP sanki o dönemde kurulmamış bir parti, esamesi bile okunmuyor. Bütün siyasi liderler ortalıkta demeçler verirken Alparslan Türkeş’in adının dahî geçmemesinin hatadan çok daha fazlası olduğu gün gibi açık.
Diziden bozma, fragman tadında
Filmin yönetmeni, “elimizde dizi olmak üzere hazırlanmış bir senaryo vardı, sonra bunu filme dönüştürürken pekçok sahneyi kırpmak zorunda kaldık” benzeri bir açıklama yaparak kendini aklamaya çalışıyor (Birgün gazetesi röportajından). Senaristinin ise eski bir MHPli oluşu göz ardı edilirse belki bu numara tutabilir. Nasıl ki sinema filmlerinin fragmanlarında, seçilmiş sahnelerin merak hissi uyandıracak şekilde bir sıralaması gözetiliyorsa, burada da yönetmen, ellerindeki uzun metrajlı dizi senaryosunun bir filmin fragmanı etkisi yarattığını kabul ve iddia ediyor. Kaldı ki Zincirbozan’ın belgesel tadındaki sahneleri arasındaki kopukluklara bakılırsa bu film, aslının fragmanı gibi duruyor.
Bir replikte “reis”in ülkü ocakları da kim oluyor? Ben çok daha sağlam bir destekten bahsediyorum şeklindeki yorumu o günkü deyişle bana milliyetçiler adam öldürüyor dedirtemezsiniz anlayışının destekçisi olup dönemin sağa, özellikle de ülkücülere mal edilen bütün cinayet ve saldırılarının aslında dış mihraklara tâbi olduğunu iddia ediyor. Solcuların repliklerindeki basitlik, örgüt içi hesaplaşmalara yapılan göndermeler, kadın militanların örgüt liderlerine peşkeş çekilme imaları... Böylece bir yandan solun ve mücadelenin içi boşaltılırken diğer yandan milliyetçiliğin o günkü yapısında parti ile sokaktaki ülkücü gençlik ayrımı yapılarak bugünkü MHP de aklanmaya çalışılıyor.
Dönemin solu ise ancak birkaç suikaste imza atan ve işleri bitince de hücre evlerinde kurşuna dizilen “kandırılmış” militanlardan ibaret. Baskınlardan kaçan bir miktar da darağacında son nefesini verirken, biz gençlerden, o dönemde atılan yanlış adımlara bakarak bugün doğruyu bulmamız isteniyor. Arada bir noktayı belirtmeden geçmeyeyim. İdam edilen sağcı militanın suçunun ne olduğu açık değilken, Erdan Eren’in idamında emniyet görevlisini öldürdüğü iddiasının altı çiziliyor. Erdal Eren’in 17 yaşında oluşu ve yaşının büyütülmesi ise çocuk yaştaki oyuncunun ifadesi ile anlatılmış (senaristinin notu). Ayrıca, Erdal Eren’in idam sehpasında boynu kırılsın diye, hücresinden çıkarılırken paltosunun giydirildiği ayrıntısını “özellikle” veren senarist ve yönetmen, bu şekilde “hah bak gördün mü bunu da söyledim” demiş ve günah çıkarmış oluyor.
Senaryonun ne kadar bilinçli bir tercih olduğu, filmin her sahnesinden, kopuk geçişlerden, sol ve sağ örgüt üyelerinin repliklerinde yer alan sığlıktan hemen anlaşılıyor. Hiçbir eylem görüntüsünün kullanılmaması ve suikastlerin sürekli kim oldukları açıklanmayan gizemli adamlarca bir kişiden bir başka kişiye aktarılarak iletilmesi ve sonuçta hep ABDli bir odağa ulaşılması filmin bir diğer mesajıyla birlikte bütün ideolojik arkaplanı temizleyen işlev görüyor. Birkaç idam sahnesinin ve sol örgüt evlerinin basılması olaylarının eklenmesi gibi solun başına gelenlerin örneklenmesi, filmin vermek istediği mesajın üstünü örtemiyor. Dolayısıyla 12 Eylül’de yaşananların gerçekliğinden uzaklaşırken dikkatimizi tamamen başka bir yöne, bugün güncelliğini koruyan başka bir gerçekliğe çekiyor.
Korkuyu beslerken
Zincirbozan filmini eleştirirken tümden karşıma almamın nedeni, bugün güncelliğini koruyan çok daha büyük bir tehlikeye, toplumun akıl tutulmasına neden olan ABD korkusuna işaret ediyor olması. Film bu korkuyu açığa çıkarmıyor, gizliden besliyor.
Sovyetler Birliği’nin dağılışından sonra “korkacak” bir odak bulamayan, kendini yeni tek kutuplu düzende konumlayamama sıkıntısı içindeki burjuvazi kendi adına “süper” bir yol bulmuştu. Emperyalizmin gösterdiği yolda ilerlemek ve “uluslararası terör”den korkmak, bir yandan kitleleri yönlendirmek için, diğer yandan kapitalizmin uluslararası entegrasyonuna eklemlenmek adına daha kolay bir geçiş süreci olacaktı. İşte bu nedenle, biraz da mecburiyetinden, burjuvazi için neoliberal akıl tutulmasını destekleyen her türden üretim “para ediyordu”. Sanat da bu açıdan üretimin paraya dönüştürülebilme sürecinde hem aydın kesimi kıskaca alan hem de toplumları daha hızlı dönüştüren bir alan olarak dikkati çekmeye başladı. Sanat eliyle toplumsal mesajlar daha kolay yayılıyordu.
ABD “ol” deyince
Emperyalizmin gemi azıya aldığı ve toplumsal çürümenin had safhaya ulaştığı bir dönemde 12 Eylül’e dair söz söyleyen filmlerin pıtırcık gibi çoğalmasının, biraz da başlangıçta bahsettiğim yeniden üretim sürecinde işe yarayan aletler olarak, tesadüfî olmadığı görülmektedir. “Babam ve Oğlum” bu anlamda 12 Eylül’e dair söz söylemiş ama sözü başka türlü söylemiş filmlerden biridir. Ellerinde böyle örnekler varken “karşı tarafın” da söyleyecek sözü Zincirbozan’da olduğu gibi, “inanın ki ABD yüzünden” şeklinde cereyan edecektir. Dış mihraklar bizim üzerimizde çeşitli oyunlar oynamaktadır ve bunun için gerekirse ülkedeki hazır örgütlenmeleri istedikleri gibi kullanabilirler. Zaten 12 Eylül öncesinde Türkiye’de bir ideolojik örgütlenme; sağ ya da sol birikim olsa bile ABD öylesine güçlüdür ki bu ideoloji odaklarını kendi istediği şekilde organize edebilir.
Diğer bir deyişle, 12 Eylül darbesinde, hemen öncesinde ve sonrasında ülke içinde yaşanan çatışmaların tamamı, aslında ABD’nin ulaşmaya çalıştığı hedefe göre ülkenin programlanması sonucu olmuştur. Öyle ki ABD Türkiye’de darbe yaptırabilmekte, başbakanı veya sendika başkanını öldürtebilmekte ise daha kimbilir neler yapabilir. ABD’nin her tarakta bezi, dünyanın her tarafında gözü kulağı vardır. O zaman ABD’den öyle öcü gibi değilse de bir şekilde korkulmalı, bir o kadar da bağlı kalınmalıdır. Bu korkunun, kurbanın katilinden korktuğu gibi olması ancak Stockholm sendromundaki gibi çaresiz bir sevgi bağının da kurulması gerekmektedir.
Söz sırası bizim
Yukarıda bahsettiğim nedenlerle ikibinyedi mayısının sonlarına doğru devletin ve devlet eliyle sanatın veya medyanın, 12 Eylül’e dair söylediği söz, “iyi ki varsın ABD” ile “inanın ABD yüzünden oldu” arasında gidip gelmektedir. ABD “ol” deyince oluveren 12 Eylül 1980 darbesinden otuz yıl sonra, ABD “öl” derse ne yapacağımız ise sol mücadelenin temel konularından biri olup “öldürmeyen ABD öldürmez”den çok daha farklı bir söyleme, bir direnişe, ayağa kalkışa işaret etmektedir. Üzerimize salınan ABD korkusunun karşılığı, 1 Mayıs 1977 katliamının ardından yaşanan 1 Mayıs 2007 devlet terörü ile anlaşılmıştır. Asıl onlar korkmaktadır. Güçlenen, örgütlenen ve asıl sözü sona saklayan sınıftan ödleri kopmaktadır. Sınıf ise burnunun ucuna sokularak koklatılan ABD korkusunu elinin tersiyle itmeli, korkmadığını haykırmalıdır. Söz sırası bizimdir ve susmaya niyetimiz yoktur.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Hayaller Paris, Hayatlar Öyle mi? | Yerli Dizilere Göre Biz
Her şey, altı bölüm polisiye dizisi izledikten sonra kendime “neden yabancı izleyince kendimde bir şeyleri değiştirmem gerektiği hissine ka...
-
Peşin söyleyeyim. Okulunu yarım kafayla okumuş, meslek ve iş arasındaki farklı bilmediği gibi, sabah işe gidip akşam eve gelmeyi çalışmak s...
-
Bazılarımız öyle garip, tuhaf, değişik, tatlı, acı, bombastik hatta çok namüsait bir mahiyette yazıyorlar ki akla bir soru geliyor ve nede...
-
Farkındasınız; sosyal medyada arkadaş listenizin durumuna göre günde ortalama üç-beş kez görebildiğiniz bir “talep”, kâh bir resim üstü yaz...
-
İlk kez 24/09/2018'de Birdizihaber.com sitesinde yayınlanmıştır . 2002 yılında, genetik maçoluğunu nereye gitse oraya taşıyan genç ve...
-
bir sohbette konu ne zaman "acıların yarıştırılmasına" gelse, ben "acılara tutunmaya çalışarak" dörtnala kaçarım oradan...

