19 Ağustos 2018 Pazar

Game of Gramer: Yerli Dizilerde Dilin 100 Sezonluk Dramı

-Sence Nevra benim mega projeyi görünce hisseleri satmaktan vazgeçecek mi? 
-Nevra nötr bu konuda. Okeyim dedi de senin relakslığın yüzünden angajmana girer mi bilmem.” (derleme)

—————————— 
-Ne yani arkadaşımıza söylemiycez mi bunu? 
-Tabiy söylemiycez, kızım Müjgan’ın üç çocuğu var, bu yaştan sonra naapsın single mother mı olsun? (Koca Koca Yalanlar – KanalD) 

Şu örnek de yukarıdakilerin etkisiyle “ben de biliyorum kelime, bak birleştirdim” çabasının içler acısı dışavurumu: 
-Ne zaman tanıştınız, nasıl evlenmeye karar verdiniz? 
-Arkadaş ortamlarında, sonra aramızdaki diyaloglarda elektriksel durumlar oldu, bu süreçlerde birbirimizle ilgili detayları da anlaştık, sonra işte baktım oluru var. O şekilde. (Gelin Evi – Show TV) 


İlk ikisi dizilerden. Ama üçüncüsü reality show dedikleri programlardan, halktan birinin sözü. Bunun zirvesi (eğer bilinçli söyletilmiş bir şey değilse) “siz nereden biliyorsunuz beynimde kaç lob olduğunu? Bende 5 tane var”. Dilde nasıl bir karşıdevrimle karşı karşıya olduğumuzu anlatmak amacındayım sayın okurlar, yine uzun ve tatlı bir yazıyla sizleri selamlıyorum. Evet, ben Onedio’nun ifadesiyle tam bir gramer nazisiyim (Türkçe testi hazırlamışlar, ben de yaptım. En iyi puan alana “Tebrikler siz tam bir gramer nazisisiniz” diye alkışı basıyorlar. “Aynen iade etmek” şanıma yakışmaz, buraya burnu nemli gözleri ıslak ATV yerli dizi kadın karakteri emojisi gelsin. Onedio üzdü…)

Eyvah! Yazı kalır!

Şimdilerde 30’larını geçmişler için bu, “aman garip bir dil türedi, kulaklarımı tıkıyorum, bende hep Hamlet, hep Halit Ziya” ile geçiştirilebilecek bir durum değil. Çünkü siz her ‘şarz’da irkilmez ve düzeltmezseniz bir gün devletin dil kurumunun sitesinde görür, yitirdiğiniz köklere ve tarihe ancak bir yüzyıl sonra ağlarsınız. (Örnek olsun; sualtı, köpekbalığı, gözaltı gibi birçok birleşik kelime, artık ayrı yazılabiliyor. İyi de hani iki kelimeyi birleştirince anlam değişiyor, başka bir anlam oluyorsa bitişik yazılırdı?)

Gözümüzü yumunca etrafımız TRT’den emekli yelekli Hamdi Amcalar ve kuşluk vakti klasik Türk müziği korosunda meşk eden Nefaset Teyzelerle dolmuyor. Üstelik 30 yaş altında olanlarımızı çok daha zorlu bir yol bekliyor. Çünkü “börnünüze vuruyorlar, börnünüz ağrıyor genç Şemsettinler” ama farkında değilsiniz. Elden giden kendinizi ifade biçiminiz, bizzat omurganızdır.

Artık geçtim İngilizce’den devşirerek gelişigüzel kullanılan havalı kavram ve terimleri, evde-işte-sokakta bari Türkçe’yi düzgün konuşsunlardı değil mi? Konuşsunlar ki asgari müşterekte buluşalım. Çünkü dilimizdeki en büyük sorunlardan biri, önce yazmanın kurallarını unutup sonra hiç sallamayışımız ve artık “ben yazdım anlayan anlasın, anlamayanın kendi cahilliği” kıvamına gelmiş olmamız. Diğer bir deyişle, sorunun kaynağı, salt yazı bilgisinde ve kuralda değil, anlam açısından da kendini ifade edebilmenin önemini toptan rafa kaldırmamız. Ne var ne yok yerine vassap (whatsup) demek daha havalıysa, “v” yerine “w” da yazılabilir, sohbetlerin sonu grsrz ile bitirilebilir.

Elbette “bir akselerasyon derim, arada da bir konjonktür, bu dönem iktisattan geçerim herhalde” demiyorsunuzdur. Kız arkadaşınıza “önce Pachoz’da baby shower sözü al, üçüncü trimester’ın daha rahatlı geçer” diye öğütler vermiyorsunuzdur. Ama var böyle tipler.

Biri tabelayı değiştirmiş, kaybolduk

Önce ayrı yazılan –ki ve de/da’yı ciddiye almadık, sonra yazdıklarımızın öyle de anlaşıldığına inandık ve bunların bizi kültürel/entelektüel olarak ele verdiğini düşünmedik. Biz neyse de gençliğin (13-18 yaş) bundan en çok etkilenen ve dili en hızlı “yeniden üreten” kuşak olduğu hatırlanırsa, dilbilgisi kurallarına göre anlaşılır bir biçimde yazmak eylemi, anladığı kadarıyla en hızlı biçimde, ama özellikle ne olur bir an önce anlaşılmak özlemiyle sesli harflerinden arınarak sonunda yerini emojilere bıraktı.

Marketten yoğurt alıyorum, yağsız var mı diyorum, “yok abla” diyor, “ama light var.” Yağsız sütün/yoğurdun ‘light’ süte/yoğurda yenik düşmüşlüğünün ardında, sadece marka/reklam tasarımcılarının dehâsı yatmıyor. Televizyon dizilerinin ve sinemadaki “diziden hallice filmlerin” etkisi de büyük. Örneğin Çocuklar Duymasın’da (1.sezon) “taşfırın erkeği” Haluk’un, arkadaşı Selami’ye “kılıbık” yerine “light erkek” demesi bunun ilk örneklerindendir. Light erkek, bir sevimlileştirme, kılıbıkla yıllardır yerleşmiş ezikliği ortadan kaldırma çabasıdır. Hem esprilidir, hem İngilizce’den gelen ve her alana uyarlanabilir böylesi kelimelerin, yediğimizden giydiğimize hayatın her alanına bu kadar fütursuzca sirayet edebilmesini kolaylaştırmıştır. Tersinden, zaten halkımız light demeye o kadar alışmıştır ki bunun Selami üzerine yapıştırılmasına da bayılmıştır. Sonraları bu furya her diziyi bir parça sararken, bir uyarlama ötesi çakma Türk Malı dizisi, tamamen dile aykırı bir Türkçe yaratarak aklımızı aldı. Bu kısma hiç girmeyeceğim zira “sinirsellerim o kadan yıprandı ki yandan pay verdi İrrmaaan.”

“Vassap yııvrım”lı Geerry Burhan’ların happy hour ile imtihanı

Bir başka dizi, bütününde çok başarılı olmasına rağmen, dilde bozulmayı körükleyerek destekleyen Avrupa Yakası’dır. “Oha falan olmak”, “çüşş”, “kapak olmak”, “down olmak”, oh may gat (Oh my God), hep Avrupa Yakası’ndan bulaştı. Çünkü zaten havalı (ve galiba entelektüel) insanların sükseli hayatlarına özene iç çeke bakan “yırtma heveslisi, bir türlü olamamış insanların” maceraları bizi hep güldürmüştü. Komedisine güldüğümüz bu tiplerin dillerindeki tuhaflaşmaya da rahat alıştık ve normalleştirdik. Öyle ki Yalan Dünya bunun peşinden gelen kültürel yozlaşmanın üzerine kuruldu.

Dille birlikte yaşama biçimi dönüşmeye, altındaki zemin kaymaya, hitap ettiği kitleyi de peşinden sürüklemeye başladı. Dizi izleyicilerinin çoğunu oluşturan kentli orta sınıf, beyaz yakalı ve öğrenci/genç kitle de tüketim kültürünün “meşhuru taklit etme” hortumuna yakalandı. Paralelinde ilerleyen plaza dili palazlandı. Zaten ofiste hep İngilizce yazışıyorduk, o zaman günlük dile yansıması da doğaldı.

Jet Sosyete’ye gelindiğinde artık “forvırt etmek, falovır kasmak, markıtink stratejisi geliştirmek” dilimizin ayrılmaz bir parçasıydı ve belirtili isim tamlamaları ufukta kaybolmaktaydı. Bunun böyle olduğunu, halkın bunu istediğini, zaten bu dizilerin/diyalogların tam da bizi yansıttığını iddia eden her cümlede trajikomik bir hayal dünyasında yaşadığımızın farkında mıyız? Aşağıdaki videoda gülünecek halimizi “avsımmm” (awesome) bir şekilde izleyebilirsiniz:


Sap ve samanı bir ayırsa üretime geçecek

Dildeki bu dönüşüme pek âlâ “yozlaşma”, “özentilik”, daha hafif haliyle “Batı hayranlığı” diyebiliriz. Beyaz yakalı plaza dili ve birçok dizinin repliği bunların en güzel örnekleridir. Yaptığı işte çıtayı hep daha yükseğe koymak işin içeriğiyle ve derinliğiyle olamayınca, ülkenin genelinde pek bilinmeyen alana özel terimleri İngilizce karşılıklarıyla kullanarak, “öyle hepinizin anlayamayacağı çok skolastik ve çokomastik bir dil” yaratırlar. Böylece “zor, entelektüel, demek ki zamanında kendini çok geliştirmiş, öyle senin-benim erişemeyeceğimiz bilgi kaynaklarına ulaşmış insan” görünümü kazandırır kendine.

Terimlerle konuşulan bir diziye karşı değiliz elbette. Ancak Billions, The Good Wife veya Resident izlerken anlayamamaktan bahsetmiyorum. Bahsettiğim, yazının girişindeki repliklerdir. Happy hourda tanıştığı karakteri, müşteri brifinginden sonra bir “drink almaya” davet etmektir. “Single mother” yaşamanın zorluklarını “girl power”la aşmaktır.

Oysa Aziz Nesin’in sosyo-psikolojik bir durumu anlatmak için seçtiği çok vurucu bir anlatım olan “du bakali nolecak” ile örneğin çözülüşün karşılığı olan “oha falan olmak” arasındaki uçurum, bize ne olmaya çalışıp olamadığımızı anlatmaya yeter.

Hande Erçel Almancası, Kerem Bursin İngilizcesi

“Menıç (manage) etmek”, down olmak (yüzü düşmek, çökmek), “süre yerine süreç” veya “göreceli olaraktan” aynı şekilde hatalı ve sorunludur. Peki, kafaya göre konuşulan anlaşılmaz bir dilin sonucu ne olur? İster gerçek hayatta ister dizide, eğer gayet başarıyla yapabilirse siz onu işinin duayeni (kompedan derlerdi bir ara tövbe tövbe) zannedersiniz. Kendini “iyi satar”, azmedip şarz demeden günü tamamlayabilirse hem işte hem özel hayatta terfisi garantidir. Dizilerdeki örneklerini de özellikle yaz dizilerinde bolca görüyoruz. Ama önce işin pîri gaddemit Kerem Bursin‘i alkışlamak istiyorum. Bu sayede hem karizma yaptı hem sevgili. Neyse yaz dizileri dedik:

Hem şımarık hem zengin yakışıklı genç, Amerika’daki master’ını tamamlayıp CEO olarak şirkete döner ve iki klark çekerek bir event düzenleyerek genelde ayakkabı veya güzellik ürününde zirveyi zorlayıverir. Tüm işadamları “I will wait, thank you” ayarında bir cümlesi için bu genç işadamının business dehasına hayrandır. Bu arada kızımız tahminen lise mezunudur, yabancı dili de no no no’dur ama bir gecede ışık hızında öğrendiği SWOT analizleri ve yeni tasarım çizimleriyle yakışıklı CEO’nun başını döndürür. Bize gerçek hayatta yutturulanı, dizilerde zaten uzun zamandır pazarlamaktadırlar. Emek çok hafiftir, dil ondan da hafiftir. Aşk Laftan Anlamaz’da Hande Erçel’in Almanca performansı, yabancı dil bilmenin dizilerde de ne kadar ciddiye alındığının en güzel kanıtıdır. Gerçek hayatta insanlar bundan farklı mı bakıyorlar dersiniz?



Bu bozulmayı marifetmiş gibi yutturmayı beceremezse, bilineni, kabul göreni değiştirerek yine de dilin sihirbazı gibi görünür. Sihirbazlık konusundaki trajik örneği, dizi dışından, bir yayınevi sahibinin “nasıl oldu da oldu en çok satan kitapları ve yazarlarını toplayıverdik” konulu röportajda izledim ve çok üzüldüm. Diyordu ki “Ben ünlü bir romancının eserini okurken bu işe girmeye karar verdim. Ne var dedim, ya ben bunu yazarım, bu cümleler zor değilmiş, dedim. Sonra bugünlere kadar geldik. Ama işte elimizdeki yazarlar öyle bir dehalar ki mesela oralet diyor, salondaki üçlü koltuk diyor, böyle kalbinizde bir yere dokunuyor. Bunu kimse böyle düşünmemiş, hiçbirimizin aklına gelmez. İşte bu sayede alanlarında zirveye oturuyorlar.” Sonuçta dizilerde yaşanan/sergilenen hayatlar da buna çok benziyor.

Gülse Birsel dizileri ve Hande Erçel Almancası örneği ne kadar dille dalga geçiyor ya da dili bozuyorsa, yayınevi sahibi de yazma eylemi ve edebiyatla öyle dalga geçmekte, hafife almaktadır. Ancak, rezil olan edebiyat ve dil değil, bizzat kendisidir. Çünkü, o kitabı çok sattıran sırrın oralet ve üçlü koltuk olduğuna inanmıştır ya da bizi inandırmaya çalışmaktadır. Şimdi bu öznenin yerine dizileri koyup tekrar okuyun; bakın hiçbir şey değişmez. Böyle konuşuluyor diye öyle konuşulan dizilerdir asıl rezil olan. O rezillik de çarpıklık da ancak sosyal medyada 140 karakterlik dalga dümen yapmaya yarar. Bir de her paylaşımda takipçi çeker biraz, o kadar. Dil, insanı insana, toplumu topluma bağlayan hayat damarıdır. Dili bozarsak ayarımız kaçar. Dili hafife alırsak, özde kendimizi anlatma biçimimizi de sulandırmış, üzerine inşa ettiğimiz bireysel ve toplumsal benliği de yitirmiş oluruz. Omurga sarsılır.

Bu gemi nereye gider?

Etrafınızdaki dükkanlara, lokantalara ve bunların tabelalarına bakın. Türkçe ad kullanmayanların gerekçesi nedir sizce? Çünkü etraf özenti, çünkü köfte 10 liraysa Yorkshire meatball 40 lira. Çünkü keyif lokantası ya da Baba Hayri’nin yeri derse iyi iş yapamayacağı endişesi taşıyor. Birkaç dizi izleyin ya da izlediklerinizi hatırlayın. Türkçe’yi hem dilbilgisi hem telaffuz açısından düzgün kullananı parmakla saymıyor muyuz, en iyisinde bile bir özenme yok mu? Tüm programlarda hatta haberlerde bile Demet Akalın ’sahne alırken’, günün dördüncü koşusu ’start alıyor’ da bizler sessizce kafamızı çeviriyor muyuz?

Çuvaldızı da kendimize batıralım azcık. Bir dizi izliyoruz, oradaki “berjer” ve ‘lambaderi’ hemen alıyoruz. E geym of tronz izlerken bir ‘relax TV koltuğu’ da lazım. Single mother da olsak “me-time” için SPA şart diyerek retreat otellere koşuyoruz. Sonra hamileliğin kaçıncı ayındasın sorusu, karşınızdakini “avam” görmek için yeter şart oluyor. Çünkü artık onun adı trimester. Üçer ay sayacaksın şekerim.

Bu gemi bizi, bütün o bilgimiz, birikimimiz ve kültürümüzle cahil cühela görünmeye, elimizdekiyle rezil olmaya, hiç yoksa bir zamanlar ıkına sıkına “I, you eee mistır and misis Brown going to the seaside” İngilizcemiz gibi Türkçe konuşmaya götürüyor. Bir noktada bu gemiden ilk limanda inmek de var, dümene geçmek de. Karar, bize kalmış oluyor(*).


——————————————-

Hamiş – Aslı PS, yani Not. Bir yazı (mesaj/mektup) yazdığınızda altında bir notunuz varsa PS yazıp devam edersiniz İngilizce’de. Türkçe’de ise not deriz. Diyorduk. Biraz Batılılık biraz kibarlıkla karışık Avrupailik katmak için kim bulduysa buldu (ben Ayşe Arman’dan şüpheleniyorum, hep onda gördüm), koskoca notun adı hamiş kaldı. İşte benim de hamişim burası, şunlar da yazıya sığmayan notlarım ve bazı faideli linkler: 

  1. Cümleleri “o şekilde” ile bitirmenin telifi Gelin Evi programına aittir, lütfen ileri geri kullanmayınız. 
  2. Gelmiş oluyor, dinliyor olacak vb: Bu bize, İngilizce’yi süper harika konuşan birtakım kimselerin aynı şekilde Türkçe konuşması sırasında, virüs yoluyla geçti. Meraklısı için; I will go ile I will be going arasında mutlaka bir ayrım olmalıydı ve bunu gideceğim ile gidiyor olacağım diyerek çözdüler. Oysa bizim ne edatlarımız, sıfatlarımız, dolaylı tümleçlerimiz vardı bu farkı anlatabilmek için. Orada “be” var diye her eylemin peşine olmak katmayın ne olur! Bizde “görünmez olmak” vardır o da sıfat fiildir. Hepsi bu. Yoksa hakkınızda düşünüyor olduğum şeylerden vazgeçiyor olacağım ve bu hiç de iyi oluyor olmayacak.Nasıl, dadından yinmiyor oluyor değil mi… (Bu konuya ironik/komik katkıda bulunan Kaan Sekban’ın İK çalışanı tiplemesine özel bir gönderme yapmak istiyor oluyorum. Yerim dar, burayı videoya boğmuyor olayım, lütfen bulup izliyor olun). O şekilde. 
  3. Bir dili düzgün konuşmak zor değil. Özeneceğimiz şeye dikkat edelim, yeter. İlkokulda öğretmenlerimiz “yavrum bilmediğin kelimeyi cümle içinde kullan” derdi. Demek ki pratik edersek olacak bu iş. Tabii cümle içinde neyi kullanacağımız da önemli. 


BONUS – Dolaylı tümleç ayağınıza dolanıyor, edatla bağlaç gözünüzde mi büyüyor? Cümleleriniz uzadıkça hata riski artıyor mu? Sıfır hata ile Türkçe konuşup laf sokma sanatının şık örnekleriyle ortamların parlayan yıldızı olun!

(Gerçi böylesi bir atara daha önce 7 Numara’da da rastladık ama orada replik bitince oyuncu bayılıyordu :) -Sen Bihter Ziyagilsin büyük düşün demişler, çok büyük oynamış vallahi! Bu cümle yerli dizi tarihinde bir efsanedir ve tek bir imla/dilbilgisi hatası içermemektedir: Aşk-ı Memnu 27.Bölüm: Bihter Ziyagil – Matmazel atışması – Bunu yazan senaristi tebrik etmek istiyorum da demeden edemiyorum, insan söyleyecek bunu kardeşim!)



Bu efsane repliğin biz gramer nazilerince sağlaması yapılmış ve Twitter’dan bir kullanıcı (Havva Erdoğan) öğelerine ayrılmış halini paylaşmış, eline sağlık:


31 Temmuz 2018 Salı

Sacred Games: Gerçeğe Tahammülünüz Ne Kadar?

İlk yayın: 31/7/2018-Birdizihaber.com
Birdizihaber ekibinden yazar arkadaşım Utku, Sacred Games ilk bölüm yorumunu yayınladığında, Amir Khan filmlerinden sonra, başka etkileyici bir Hint yapımı izleyeceğimi düşünerek çok heyecanlandım. Nihayetinde Avrupa ve kuzey ülkeleri dizilerinin dışında sektörden böylesi sürprizler fazla çıkmıyordu. Kıştan bahara Şahsiyet’le yerli yapımlarda şaşırma kotamı doldurmuşken Sacred Games deyim yerindeyse Pandora’nın Kutusu gibi açılıp ortalığa saçıldı. Hazır Utku bütün detayları vermişken tekrardan kaçınayım, sizi komşu yazıya davet edeyim. Önce Utku’nun yazısını okuyun, sonra buradan devam edersiniz. Yazı uzun, hava sıcak, konu demini almış, haydi yola çıkalım!

Kutsal Oyunlar: Bir fantastik-siyasi-polisiye uyarlaması

Dizinin Türkiye’de henüz ahım şahım bir kitle tarafından izlendiği ve ilgi gördüğü söylenemez. Hazır basın duyurularını haberleştiren kanallar dışında yerli yorum sayfalarında Sacred Games bahsine pek rastlamadım. Bunda hem ulusal kanallarda yayınlanmıyor oluşu hem de bir Hint dizisi olmasının etkisi büyük tabii. Hatta IMDB puanı ve yorumlarının Hintliler tarafından girildiği, Netflixplatformundaki ilk Hint dizisi olduğundan dizinin başarısının köpürtüldüğü gibi sosyal medya iddialarına bakılırsa bu yazıyı neden yazdığım da sorgulanabilir. Sahi, bir Hint dizisinden ne çıkabilir? Sabredin, birazdan ortalık aydınlanacak.
Hindistan’ın son 30 yıllık siyasi tarihine, bireysel bir mafya-polis mücadelesi üzerinden bakan Sacred Games’in sekiz bölümlük ilk sezonu, uyarlandığı 928 sayfalık romanın (Vikram Chandra – 2006 basımı aynı adlı eseri) yalnızca dörtte birini kapsıyor. Bu açıdan daha iki hatta üç sezonluk hikâyesi bulunan dizi sahip olduğu siyasi eleştirel bağlam bakımından bir de sansür olasılığıyla karşı karşıya geldi. Sansür demeyelim de her gerçek her coğrafyada birilerini rahatsız eder diyelim. Peki, dizi hakkındaki şikâyetler ve eleştiriler ne kadar haklı ya da haksız? Başka bir soruyla devam edelim önce.

Kazara başarı mümkün mü?

Slumdog Millionaire (Milyoner) filmini hatırlıyor musunuz? 2008 yapımı film, Mumbai’de sokaklarda büyüyen bir çocuğun, Kim Milyoner Olmak İster Hindistan versiyonunda yarışıp büyük ödülü alışını, her bir sorunun cevabında geçmişine dönerek anlatır. O yoksulluk, o acı, o Mumbai sokaklarındaki karanlık dünya. Çocukların yoksulluğu oldukça kalıcı bir meseledir ve ortadan kaldırması hiç kolay değildir diyor toplum biliminin insanları. Milyoner, çocuk yoksulluğunu çocuğun gözünden anlatabilmiş bir filmdi denebilir. Peki, Milyoner’in aldığı Oscar ödülü, bize arada sırada Eurovision Şarkı Yarışmasında derece vermeleri gibi, Batı’nın Hindistan’a bir göz kırpması mıydı? Başarı kazara mıydı yani?
Hem çocuk oyunculara davranışı, hem Mumbai’yi dünyaya anlatma biçimi, hem de başroldeki sokak çocuğu karakterinin mükemmel İngilizce konuşması gibi birçok başlıkta eleştiri yağmuruna tutulan film, “bunlara rağmen” ya da belki “sırf Batı Hindistan’ı selamlamak istedi diye” OSCARBAFTA ve Golden Globe gibi dünyanın en prestijli ödüllerini topladı ve hafızalarda yer etmeyi başardı. Bunda, ait olduğu ülke ve kültürün kendine saklamak isteyeceği bazı gerçekleri dile getirebilmeye açık oluşunun payı olduğunu düşünüyorum. Bir karşılaştırma olması açısından, Milyoner ne kadar “bulunmaz bir Hint kumaşıysa” Sacred Games bir o kadar genzinizi yakan Hint baharatı. Sevmeyebilirsiniz, ama ikisini de unutamazsınız.

Kral çıplak diyebilir misiniz?

Bir gün biri çıkıyor ve yaşadığınız topraklarda gözünüzün önünde olanlar hakkında kurgusal bir biçimde “kral çıplak” diyor. Diyenler var, ben izlediklerimin yalancısıyım. Tabii bu söylemin ne kadarının bireysel ya da toplumsal bir pencereden ortaya konacağı ya da hangisinin gerçek bir başarı olacağı bu yazının konusu olmasın, zira çok derin bir mesele. Yazımın özelinde Sacred Games, nasıl denir, hani dizi çekerken dekorundan kostümüne, repliklerindeki jargondan çalan müziğe kadar her şey o dönemi yansıtmalıdır ya, işte bunu bir adım öteye götürüp bireysel derdini anlatırken tüm bu dönem malzemelerini ana tema olarak kullanıyor.
Diğer bir deyişle, Hindistan’daki kast sistemi içerisinde ileride nasıl bir hayatı olacağı başından belirlenmiş genç Ganesh Gaitonde, darbeler, suikastlar, yükselen yolsuzluklar ve skandallar gölgesinde sokak çetelerinden mafya liderliğine ulaşmasını genç Sih polis memuru Sartaj Singh‘e anlatırken, paralelindeki tüm olaylar kurgudan çok öte bir gerçeğin dışa vurumu, Hindistan tarihinden alınmış olaylar zincirinden oluşuyor. Hikâye bireysel olsa da karakterlerin evrilişi, konunun bir yerden öbür yere taşınışı toplumsal. Sacred Games bizi 1980’ler ile 2010’lar Hindistan’ı arasında dolaştırarak iktidarın gölgesinde ve iktidara rağmen yeşeren tek kişilik bir mafya imparatorluğunu, kapitalizmin dinamiklerinin değişmeyen yüzüyle birlikte ortaya koyuyor.

Hindistan’ın kurtlar vadisi mi?

Faşizm ve din, kapitalizmin her devirde dostlarıdır. Burada Kürt-Türk ise orada Müslüman-Hindu, ABD’de beyazlar-siyahlardır mesele. Belki de benim çıkarımımdır ama dizinin sekiz bölümü boyunca Gaitonde’nin ağzından aktarılan hikâye bize hiç de yabancı değil. Hatta bütün dünya için oldukça bildik bir ezber. Kısa tarihsel bir hatırlatma olsun:
Hindistan’ın (iki dönem) ilk kadın başbakanı olan, adını yaşıtım herkesin ezbere bildiği Indra Gandhi1966’dan 1977’ye kadar süren sıkıyönetim döneminin mimarıdır ve 1984 yılında bir suikast sonucu öldürülmüştür. İngiltere’deki Cambridge Üniversitesi’nden mezun pilot oğlu Rajiv Gandhi ise annesinin Sih korumaları tarafından öldürülmesinin ardından Hindistan Ulusal Kongresi parti başkanları tarafından başkanlığa aday gösterilerek başbakan olmuştur. Bu dönemde Sih karşıtı gösterilerle ilgili olarak yaptığı “Dev bir ağaç yıkılırsa altındaki toprak sallanır” yorumu yüzünden çok eleştiri almıştır. Dizide eleştirilen noktalardan biri bu.
Bir diğer olay ise, 1985’de Hindistan Yüksek Mahkemesinin kocasından ayrılan Müslüman kadın Shah Bano’nun nafaka alması yönünde karar vermesi ve Rajiv Gandhi’nin, karara itiraz edip protesto düzenleyen radikal islamcı göstericilerin yanında yer alması. 1986’da Kongre Partisi yüksek mahkemenin kararını iptal etti ancak Rajiv Gandhi bir sonraki yıl ünlü Bofors silah skandalında rüşvet aldı/almadı tartışmalarında itibarını zedelenmekten kurtaramadı (dizideki eleştirilerden bir diğeri). Rajiv Gandhi 1991 yılında uğradığı suikast sonucu hayatını kaybetti.

Sacred Games, elbette diziden önce romanın yazarı Vikram Chandra da, Hindistan’ın bir dönemine, bizdeki deyişle kurtlar vadisindeki sofralara, inançlar arası çatışmalara, fillerle çimenlere ve bu kargaşada “arada kalanlara” yandan bir bakış atıyor. Yazar Vikram Chandra ile yönetmen Anurag Kashyap’ın kendimce tarzlarını benzetmiş olmam da diziyi başarılı bulmamdaki diğer faktör olabilir, yalan yok. Bu konuda ilgili videoları aşağıya bırakıyorum (ne yazık ki altyazı yok, ama neyse ki Hintliler çok güzel İngilizce konuşuyor).
Sacred Games’in şu ana kadarki ya da en azından benim gözümdeki başarı çizgisi bir tesadüf değil. Kazara, hiç değil. Her bir sahnesinin Amerikan polisiyesi tadında çekildiğini düşündüğüm dizi, Utku’nun yazısında da belirttiği gibi “yaratıcı bir senaryo, etkileyici performanslar” ve film tadında kurgusuyla bu açıdan da başarısını kanıtlamış durumda. Demem o ki yazarı da, yönetmeni de oyuncuları da boş değil.

“Biz yapsak dokuz köyden kovarlar…”

Gelelim bize… Türkiye’de, Slumdog Millionaire ve Sacred Games gibi, merkezinde yer alan konuyu tarihsel olaylara yer vererek gerçekçi bir bağlama oturtan yerli bir dizi çekilseydi, nasıl tepkiler alırdı bir düşünün. Çekilmişi var mı? Hatırlayalım; 12 Eylül’den sonra yeni liberal Türkiye’yi, Turgut Özallı yılları. 1994’te ülkeyi alt-üst eden ekonomik krizi. Bahar olaylarını, 1996’da Susurluk’ta meydana gelen trafik kazasını, sonrasında ortaya çıkan artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı ve “aydınlık için 1 dakika karanlık” sloganlarını hatırlayalım. 1999 Marmara Depremini ve sonrasını… Böyle zamanlarda aklıma bir Fikret Kızılok şarkısı gelir, ne demek isteyeceğimi çok temiz özetler.
İlk dönemlerinde Kurtlar Vadisi, aynı dönemlerde yayınlanmaya başlamış Çemberimde Gül Oya, ardından gelen Hatırla Sevgili bu grupta anılabilir. Peki, dönem dizilerinin hangi biri gerçekten o döneme ışık tutacak veya ilgili olaylar hakkında sözünü yekten söyleyecek kadar açık davranabildi? Davrananların başına ne geldi? Erken final yapmak zorunda mı kaldılar? Sonrasında oynadıkları karakterleriyle ilgili “evet, solcuyu oynadım ama ben muhafazakarım” mı dediler mesela? Bunları hatırlayın ki Sacred Games neden “farklı” bir dizi, az göndermeyle size anlatabileyim. Yekten söylesem dokuz köyden kovarlar nihayetinde…

Anayasal mı özgürsün?

Konumuza dönelim, bir dizi ya da filmde ülkenin siyasi tarihini gerçeküstücülüğe kaçmadan anlamanın ve anlatmanın kolay olmadığı açık. Sacred Games’in, hem uyarlandığı aynı adlı romanın hem de dizinin, tamamen kurgu olduğu altı çizilerek söyleniyor (roman kurgu dalında ödül almıştı). Ayrıca dizinin her bölümünün adı bir Hint efsanesindeki karakter ya da nesneden alınıyor. Ancak göndermeler o kadar gerçekçi ki yönetmenin ve oyuncuların “sadece nitelikli bir kurgu” olduğunu söylediği dizi birçok detayıyla yüzlerde gülümseme yaratıyor. Üstelik bunları anlamak için Hindistan tarihini ve kültürünü çok iyi bilmek de gerekmiyor. Bir yandan biri çıkıp “diziyi izlemeden önce Hindistan tarihi ve kültürü hakkında bilgi sahibi olmak gerekiyor” diyebilir, ancak siz bir de tersinden düşünün; Sacred Games izlediğiniz için merak edip araştıracağınız bir tarih olabilir orada. Koskoca bir Ortaçağ tarihini Game of Thrones ve Vikings sonrasında merak eden olmadı mı? (Bu arada Sacred Games kimi çevrelerde Game of Thrones ve Breaking Bad ile karşılaştırılıyormuş ey ahali!)
Indira Gandhi, Rajiv Gandhi, Müslüman-Hindu çatışmaları, yakılan camiler, kırılan tanrı heykelleri, Ganj Nehri ve kutsal törenler… Bunların Türkiye’deki izleyiciye yabancı kavramlar olmadığını söyleyebiliriz. Sacred Games dönemin referans olaylarından bahsederken belgesel görüntülerden yararlanıyor. Böyle olunca da eleştirilerden kaçamıyor. Ne kadar trajikomik aslında değil mi? Bir olay olmuş, sen bunun basın kaydını almışsın, kurgusal bir çalışmanın içinde “o zaman da bunlar olduydu” minvalinde veriyorsun. Sonra sana “hayır bunu yapamazsın” diyorlar. Suçlu sen oluyorsun. Aşırının aşırısı tanıdık değil mi? Ama küçük bir düzeltme yapayım burada: Özellikle Hindistan’daki çevrelerden gelen bu yöndeki eleştiriler sonucunda dizinin yayından kalkacağını düşündünüz değil mi? Diğer bir deyişle, gerçek en çok hakkında konuşulanı acıtır, o da gelir koyar erkini ortaya… Bakın ne olmuş?

Genç Hindistanlılar rahatsız

Sacred Games, 6 Temmuz 2018 günü Netflix platformunda 8 bölüm birden yayınlandı. Ardından eleştiriler başladı. Sadece 4 gün sonra, Hindistan’da bir “aktivist” (ve sonra bir kongre üyesi, ardından sinemacı bir grup) polise suç duyurusunda bulundu. “Genç Hindistanlılar rahatsız” tadındaki şikâyette, dizide merhum başbakan Rajiv Gandhi hakkında hakaret içeren ifadelerin kullanıldığı (dizinin bir yerinde kullanılan ifade kastediliyor), yine başbakan ve dönemin iktidarının kararlarının olumsuz eleştirildiği iddiası yer aldı. Ayrıca özellikle sosyal medyadaki yorumlarda dizinin Müslüman-Hindu çatışmasıyla ilgili olarak Müslümanları kötü gösterdiği iddia edildi.
Bahsi geçen olumsuz eleştirilere örnek vermek gerekirse, ekranda 1980-1990 arasında Hindistan’da yaşanan ulusal olaylar kayıtlardan gösterilirken, gangster Gaitonde bu durumu nasıl fırsata çevirdiğini ve örneğin Müslüman-Hindu çatışmasının alevlendirilmesinden nasıl faydalandığını anlatıyor, arada kendini din referansından uzaklaştırıp olaya dışarıdan bir gözle bakıyor. İşin bu kısmı, evet, eleştirel ve burada beni acı acı bir gülme alıyor. Karakter isimlerini değiştirsek, Malatya veya Yozgat’ta çeksek bu diziyi, sanki bir şey değişmezmiş gibi geliyor, ondandır acı gülüşüm.
Peki ne mi oldu? Önce yüksek mahkeme geçen hafta bir ön duruşma yaptı ve şikâyette özellikle yapımcı ve yönetmen dışında kimsenin adının geçemeyeceğine, ayrıca şikâyet konusu “olayın” zaten meydana geldiğine, yani kısaca “yorganın gittiğine kavganın da bitebileceğine” değindi. Öte yandan, hakaret edildiği ve olumsuz eleştirildiği iddia edilen merhum Başbakan Rajiv Ghandi’nin oğlu, “Hindistanlı politikacı, Hindistan Ulusal Kongresi Başkan Yardımcısı, Lok Sabha üyesi, Hindistan Gençlik Kongresi ve Ulusal Öğrenciler Birliği Başkanı ve Hindistan Parlamentosu üyesi” Rahul Gandhi, birkaç gün önce sosyal medyadan, “herhangi bir eserde ülkesine her daim hizmet etmiş babası hakkında söylenebilecek herhangi bir şeyin, onun kişiliğine ve yaptıklarına bir zarar vermeyeceği ve Hindistan’da demokratik hak ve özgürlüklerin serbestçe kullanılabilmesinin daha önemli bir konu olduğu” minvalinde bir açıklama yaptı. Ey gidinin eysi diyesi geliyor insanın…

“Vasati 40 oyuncu”

Sacred Games için getirilen eleştirilerden biri de “onca Bollywood starı dururken dizi oyuncularının vasatlar arasından seçildiği” iddiası. Bakınız, aynı eleştiri Slumdog Millionaire için de yapılmıştı. Sonuçta bir dizi ya da filmi yerden yere vurmak için birkaç başlık var, seç birini değil mi? Bollywood oyuncularını bildiğimi söyleyemem, sonuçta bir Hintli dizi yazarı da bizden güya dünya listelerine giren dizi oyuncusu olarak Tuba Büyüküstün ve Fahriye Evcen gibi isimleri sorsa, kulağıma kadar varan gülümsememle “onca Türk star dururken…” diyebilirim. Ama doğru karşılaştırma yapabilmek için önce Tuba’nın dizilerdeki ağlama sahneleriyle efsane “Hande Erçel bayılması” olarak literatüre geçen o meşhur sahneyi izleyip, ardından Sacred Games’in Kukoo karakterini ve dizide ona hayat veren Kubra Sait’in bir trans bireyi canlandırmakla ilgili yorumlarını görmek gerekiyor. (Kukoo karakteri romanda çok kısa yer alıp daha az etkili olsa da yönetmenler dizide ağırlıklı yer vermiş ve çok da iyi etmiş).
Dizi 6 Temmuz’da yayına girdi ve birkaç gün sonrasından itibaren adı geçen şikâyetle birlikte, yönetmen ve oyuncu ekibi katıldıkları çekimlerde gelen sorulara, dizinin ya da içindeki söylemin, herhangi bir replik ya da sahnenin engellenmesinin bir sansür olacağı yönünde yorumlar yaptılar. Mahkemenin kararının ne olacağı ve dizinin akıbeti konusunda henüz bu kadarı var elimizde. Ne yönetmenden ne oyunculardan ne de Netflix’ten yeni sezon hakkında net bir açıklama da gelmedi. Ama başrol oyuncusu Saif Ali Khan (Sartaj karakteri), yeni sezon çekimlerine Eylül ayında başlayacaklarını duyurdu.
Ne zaman bir mikrofona konuşsalar, mütevazılıklarından ödün vermeyen bu insanların kendi ülkelerinde aldıkları eleştirilerin haklı/haksızlığını savunamam, kendi penceremden iyi ve nitelikli oyunculuk sergilediklerini gördüğümü söyleyebilirim sadece. “Böyle bir deneyimin içinde olmanın ne kadar onurlandırıcı olduğu” ortak söylemleri için de takdir ediyorum ayrıca. Bakalım Vikram Chandra’nın 1000 sayfalık mistik-gerçekçi romanı Sacred Games, sansür engelini aşıp küçük ekranda varlığını sürdürecek mi? Hindistan herşeye rağmen demokratik özgürlükler deyip yoluna devam edebilecek, geçmişiyle hesaplaşabilecek mi?
Yazının sonuna kadar gelebilenler için çekilişsiz kurasız hediyelerimiz efenim:

BONUS:

  • Dizinin yapımcı firması Phantom Films ve showrunner/yönetmen koltuğunda Cannes’a yolu düşenlerden Vikramaditya Motwane yer alıyor.
  • Gaitonde karakterine hayat veren Nawazuddin Siddiqui, Nowaz adıyla da biliniyor ve kendisi drama okulu mezunu olsa da aslen bir kimyager.
  • En gizemli karakter, her bölümde adı geçen ama sadece iki bölümde görünen Trivedi (Chittaranjan Tripathy).
  • Dizi boyunca yanaklarını sıkmak istediğim karakterler, gönlümün efendisi Constable Ketakar (Jitendra Joshi) ve kadınların yüzakı Kanta Bai (izleyin efenim?!?)
  • Bir de emeklerini alkışlamak istediğim şu linkteki dizi ekibi…

Fragman:

Yönetmen Anurag Kashyap’ın ilham veren konuşması:

Yazar Vikram Chandra romanını anlatıyor

Meraklısına: Sacred Games ilk 4 bölüm adı nereden geliyor?

Ashwathama (One cannot make good choices): Hint efsanesine göre doğduğunda sesi at gibi olduğundan bu ad verilen, “iyi konuşmacı olmayan” ya da “iyi seçimler yapamayan” anlamına gelen karakter.
Halahala (poison) – Denizin derinliklerinden gelen ve dünyayı mahvedebilecek güce sahip olduğuna inanılan bir tür zehir.
Atapi Vatapi (two demons): Hint efsanelerinde insanları tuzaklarına düşürerek öldüren iki şeytanı temsil ediyor. Dizideki karşılığını söylemeyeyim de izleyip görün.
Brahmahatya (highest sin killing a Brahmin): Hinduizm’de en üst tanrı olarak bilinen Brahmin’in öldürülmesine eşdeğer günah.

20 Temmuz 2018 Cuma

70.Emmy ödülleri: adayları ben de seçerim, ne var!

ABD'deki televizyon dizilerinin prestijli ödülü EMMYS 70.kez emekleri ve performansları için birçok ismi onurlandıracak. Bu yıl en çok dalda aday gösterilen ve geçen yıl da ödülleri toplayan The Handmaid's Tale (bakınız burada daha önce anlattı Hafize, mutlaka izleyiniz) ve ikinci sıradaki Westworld (22 dalda) distopik dünya anlatılarıyla dikkat çeken yapımlar oldu. Yine dizileri en çok dalda aday gösterilen kanal/yayıncı kuruluş Netflix, ülkemizde yaptığı atılımlarla da kalplerde taht kuracak şirketlerden biri (ve hayır, reklam ücreti almıyorum. Yani teklif etseler neden hayır diyeyim, neden inkar edeyim değil mi?)

ah o soğuk bakışlar... yedin ömrümüzü Serena Joy!

Emmy'de adaylıkların açıklanmasıyla birlikte (tüm liste burada), kulislerde ve sosyal medyada neşeli muhabbetler dönmeye başladı. Ödül ve benzeri derecelendirmelere bağlanan başarı kavramı konusunda gıcık kaptığım bazı durumlar yok değil. Bunlardan biri kategorilerin belirlenmesindeki tutarsızlık. ABD dizi sektörünün hâlâ drama, komedi, mini-dizi, limited (sınırlı) dizi gibi başlıkları tanımlamakta sorunu var. Ama Emmy'nin daha büyük bir sorunu var. Örneğin Emmy sınıflandırmasına göre Orange Is The New Black bir yıl dramadan bir yıl komediden aday oluyor. Yahu Emmy'ciğim, sen ki "iki yılda bir bölümden bugüne kadar parmak hesabıyla yarım sezon etmemiş" Sherlock'a ödül yağdırdın. Tamam, Sherlock'tan bahsediyoruz (Benedict Cumberbatch ve Martin Freeman kalp ben) ama diğerlerinin ayarlarıyla oynama bari!

ayar demişken bizden iyisini bulamazsınız, E5 üstünde Çatalca'dan sonra sağda

Bugün size öncelikle başlıkta gördüğünüz gibi, bu tür ödüllerin olmazsa olmazı alternatif kategorilerden bahsetmek istiyorum. Böylece gıcıklığımın nedenlerini daha iyi anlayacaksınız. Eyyy Emmy, işte şuraya bazı notlar düşüyorum. Eğer böyle davranırsan bi'daha da gelmem! (ver gazı!)

Alternatif Emmy Kategorileri: Bugüne Kadar Aklınız Neredeydi

Emmy'nin alternatif kategorilerinde
  • Ödül Hayalciler
  • Nihayetçiler ve
  • Sınırları Zorlayanlar
yer alıyor. Tersten gideyim ve Sınırları Zorlayanlarla başlayayım. 8 Nisan 2018'de izleyiciye merhaba diyen Killing Eve ile drama dalında En İyi Kadın Başrol Oyuncusu ödülüne aday gösterilen Sandra Oh (Grey's Anatomy - ah canım Dr.Christina Yang!) Emmy'de bu dalda aday gösterilen ilk Asyalı kadın oyuncu oldu. Durun ama...


Emmy'de En İyi Kadın Oyuncu dalında ilk kez ödül alan siyahi kadın oyuncu için 2015 yılında Viola Davis'in (How To Get Away With Murder) sahneye çıkmasını bekledik. Emmy Ödülü kazanan ilk Asya kökenli erkek oyuncu ise 2017 yılında The Night Of ile Riz Ahmed oldu. Daha bitmediiii! Emmy'nin ilk siyahi ödülü 1960 yılında Tonight with Belafonte programıyla Harry Belafonte'ye verilirken, sonraki ödül (erkek oyuncu) için yaklaşık 20 yıl beklememiz gerekti. Gerçi birçok farklı kategoride ödül alan Asyalı, Afrikalı, Orta Doğulu, siyahi ya da Latin Amerikalı oyuncu/senarist/yönetmen var.

Ama işte burası "yıl olmuş 2018, bugüne kadar aklınız neredeydi" demenin tam yeri. Tabii asıl terlik fırlatılması gereken yer Emmy değil, farklı etnik kökenler veya kültürlerden gelenlere fırsat (hele hele başrol fırsatı) tanımayan dizi sektörü. Bu yüzden yukarıdaki gibi ödül aldıklarında sevindirik oluyoruz. Viola Davis ödül töreninde yaptığı konuşmada (Türkçe altyazı ben bulamadım belki siz bulabilirsiniz) çok güzel bir cümleyle bu alana noktayı koyuyor: "Emmy'yi kazanmak için önce o rolü oynamak lazım. Bize vermediğiniz roller için ödül kazanamayız."



İkinci grupta (dizinin sonunda ödülü kapan) Nihayetçiler bulunuyor. ABD'deki haftalık dergilerden TV Guide'ın Twitter hesabındaki bir mesajda bu konuda esprili bir tespit yer alıyor. İki Rus ajanının soğuk savaşın en hararetli günlerinde ABD'de sıradan bir Amerikan ailesi görünümünde yaşadığı hayatı anlatan The Americans dizisinin başrol oyuncusu Matthew Rhys (Phillip Jennings karakteri) bu yıl En İyi Erkek Başrol Oyuncusu dalında Emmy ödülüne aday oldu. Rhys bu ödülü alırsa derginin deyimiyle Nihayet Son Sezonumda Emmy'yi Kaptım Kulübü'ne girecek. Kulübün diğer iki üyesi ise 2011 yılında Friday Night Lights (5 sezon) dizisiyle Kyle Chandler (Eric Taylor karakteri) ve ünlü Mad Men (7 sezon) dizisiyle hafızalara kazınan Jon Hamm (Don Draper karakteri). Hamm, Emmy'ye yedi kez aday gösterilmiş ve 2015 yılında dizinin son sezonundaki sekizinci adaylığında ödül alabilmişti. Hamm'in farklı kategorilerde toplam 13 adaylığı vardı. Özellikle Mad Men'deki Don Draper performansını düşününce yazar gıcık olmasındı da naapsındı?


Alternatif kategoride üçüncü grubumuz Ödül Hayalciler. 2002 yılında tarihinde hiç olmadığı kadar ünlü sinema oyuncusunu aday listelerinde misafir eden Emmy'nin Ödül Hayalciler grubunda (kimileri Kaybedenler Kulübü demiş ama onları size havale ediyorum) tanıdık birkaç isim var. Bir önceki başlıktan anladığınız üzere Jon Hamm son anda bu gruptan çıktı. Çok eğlenerek izlediğim, Amerikan idaresinin hicvini çok iyi yapan ödül canavarı Veep'ten sonraki en komik dizi olan ‘Parks and Recreation’ yıldızı Amy Poehler Emmy’de 10 kez aday olup ödül alamamış iyi oyunculardan biri (2016 yılında Saturday Night Live programındaki misafirliği nedeniyle aldığı Konuk Oyuncu ödülü hariç).

Nasıl alamaz canııım dediğimiz diğer isimler ise ‘House of Cards’ın yıldızı Robin Wright ve Orange Is The New Black'ten Kate Mulgrew. Şimdi, gıcıklığım daha beter depreşti. Hemen bir alternatif ödül tasarlanmalı. Bugüne Kadar Aklınız Neredeydi, kısa adıyla BKAN Ödülü olarak bu yılın aday listesinde görmezden gelinenler ile önceki yıllardan kıl payıyla ödülü kaçırmış olanlara en azından alkışlarla teşekkür edilmeli (bir Claire Underwood kolay yetişmeyi). Ha onlar yapmıyor mu? O zaman biz girişelim bu işe. Birdizihaber yönetimine sesleniyorum buradan; törenden sonra baktık ki bu tatlış insanlar ödül alamadan o tatlış arabalarına binip evlerinin yolunu tuttular, biz verelim ödülü. Yapalım yani.


***Ödül Töreni 17 Eylül gecesi yapılacak. O tarihe kadar birçok başlıkta verip veriştirmeyi düşünüyorum Emmy'ye. Sizi de beklerim.


*Bu yazı, ilk olarak 14/07/2018 tarihinde birddizihaber.com sitesinde yayınlanmıştır.

Hayaller Paris, Hayatlar Öyle mi? | Yerli Dizilere Göre Biz

Her şey, altı bölüm polisiye dizisi izledikten sonra kendime “neden yabancı izleyince kendimde bir şeyleri değiştirmem gerektiği hissine ka...