9 Mart 2013 Cumartesi

kadınlığın neresindensin?

yirmibirinci kere girdiğimiz şu güzelim yüzyılda oniki yılı geride bırakıp onüçüncüden gün aldığımızın üçüncü ayındaki bu yazımda bazı hassas konulara değinerek sizleri rahatsız etmek istiyorum straz taşlı kitle. midenize otursun cümlelerim istiyorum. okuduktan sonra türlü mecralarda paylaşa paylaşa bir hâl olun, beni takipçiye boğun istiyorum. romanım çıkacak yakında bak, imza günümde kuyruk olmazsa alayınızı yakarım!

bir ece temelkuran değilim biliyorum. elif şafak olmadığım için de çok mutluyum. bazısı üretebiliyor, bazısı sadece tüketebiliyor. insanın içini yani. bazısı da üretmek için farklı alanlardan türlü işler seçip sepetini on yumurtayla doldurunca, aslında sana kek yapasım var. zaten yirmibirinci kere girdiğimiz şu güzelim yüzyılın onüçüncü yılının üçüncü ayında, biz "kız mı kadın mı" bilinemeyen hatun kitlesine reva görülen bir tek kek yapımı kaldı. halbuki sana kek yapmak ne kadar kutsaldı! yaşamımızda güzel ne varsa alıyor elimizden kifayetsiz kalasıcalar! şşt kız, sen kadınlığın neresindensin? içindenim içinden...

ne diyordum? takip edin, uyumayın!
sekiz martta kendisine kırmızı gül gönderen kocasını/sevgilisini arayarak, "benim için bir çiçeğin ömrü kadarsın" mesajı verdiği için esefle kınayan kadınlar kulübü üyeliğimden istifa ediyorum! erkek ne yapsa yeridir. yapsın anasını satayım. yılda bir gün olsun bir tek gülle hatırlasın kadın olduğumu. diğer zamanlarda yeterince sidik yarıştırıyor çünkü. bırak bari bir gün de kadınsın sen desin. kadınlığını bil der gibi desin ama. ben yeterince biliyorum ama bir de onun hatırladığını göreyim. toplu mesajlar, indirim kuponları ve belediyece dağıtılan kırmızı karanfillere maruz kalmaktan iyidir.

bu yıl sekiz martımı topluca gelen mesajlarla kutlayanlar oldu, evet aferindir. saymıyorum ölüp ölüp dirilttiklerimi... binlerce denebilecek kilometre uzaktan kutladı ama bir tek kişi, doğrudan benim sekiz martımı kutladı yani. demek hala böyle centilmenler var hayatta. biraz sohbet ettik, konumuz kadından çocuğa kaysa da (söz verdik 23 nisanda da kadın başlıklı bir tartışma yapıp dengeyi kuracağız) demem o ki çıkardığım bir sonuç var ey kitle! çok laf ediyoruz ama o erkekleri doğuran da yetiştiren de biziz. suç bizde demiyorum. güç bizde diyorum. aslında kadın olmak kıyak iş, düzenin seni ezdiğine bakma, asfalyaların atarsa şalteri indiriverirsin diyorum.
kadınlığın sana aittir, elden bırakma. kadın olduğunu da unutturma... diyorum.

şimdi şunu dinleye dinleye köşeden kaybolun. bir sonraki buluşmada sorucam:
where are we now?

***imlâya ve itinaya bu kadar takıntılısın da cümlelerin neden küçük harfle başlıyor gözümüzden kaçmadı diyerek yazının bütününde buraya takılmış kitle, gözünüzü oyarım!

26 Aralık 2012 Çarşamba

göçebe

otuzsekiz satır yazdıktan sonra sildim.

otuzsekiz yıldır yapamadığım ne var da yapmalıyım ki diye düşündüm. Selçuk'taki havaalanında paraşütle atlama denemesi yapabilirdim. Çin Seddi'nde yürüyebilir, çektiğim zottirik fotoğrafları Facebook'ta paylaşabilirdim. New York'a yeniden gidebilir, Spanish Harlem'den gözlemlerimi blogumda yazabilirdim. Yapmadığım spor, denemediğim çılgınlık kalmayabilirdi. Arkadaşlarımla partilerde sabahlayabilir, her haftasonu bir barda eğlenebilirdim. Tatillerimde hep birileriyle bir yerlerde olabilirdim.

neden yapmadın deme. dinle önce. dinlemeyi öğren.

oysa otuzsekiz yıldır tek gerekçem bunları paylaşacak, bunları benimle paylaşmayı gerçekten isteyecek bir yol arkadaşının olmayışı. çünkü tek başıma yaptığım şeylerin hiçbiri bir kazanım, başarı ya da mutluluk değil benim için. bu yüzden otuzsekiz satır yazdıktan sonra sildim. çünkü şu an hissettiğim koca bir hiçlik. dünyanın sonu gibi değil ama. big bang gibi.

neden bir yol arkadaşım yok? olmaz tabii. göçebeyim ben. bir evde, bir hayatta, hep aynı şeylere tutunamam.

siz mesela, bir arkadaş ortamına gittiğinizde, sofrayı hazırlayan "o soğanlı şeyler sevmez", "acı yemez o" diyebilir. benim için söz konusu değil bunlar. acaba bu kez nasıl bir çılgınlıkla çıkacak karşımıza şaşkınlıklı soru cümlesi güzel Türkçemize benimle yerleşmiştir. ha bir de, hani bir film vardı. kadın aslında tüm olayın yumurtayı nasıl yemeyi sevdiğini bilmeyişinden yani bir tercih yapmayışından kaynaklandığını anlıyor, sonra bir sabah birkaç değişik yumurta pişirip deneyerek hangisini gerçekten sevdiğini anlamaya çalışıyordu ya. işte ben bütün o yumurta çeşitlerini sevebiliyorum. ertesi sabah da bir önceki sabahkinden köşe bucak kaçabiliyorum. seçmek zorunda mıyım be adam! bir sabah da sen düşün acaba bugün yumurtayı hangi tuhaf şekilde pişirsem de şu kızı şaşırtsam diye! her şeyi ben mi öğreticem!

geçenlerde yaşça küçük (12) bir arkadaşım "uff bence hayatta en kötü şey seçmek zorunda kalmak" demişti. ne kadar haklı!

göçebeyim ben. tahminlere sığmam taşarım. bu yüzden de sevilmem. beni sevmiyorsunuz hüüüü demiyorum. gayet farkındayım çünkü. benim gibiler sevilmez. eğer bir şeye ilişkin tahminleriniz tutmuyorsa rahatsız olursunuz. "unpredictable is mean", aynen öyleyim.

falında "bir adam var" dedi kadın. gelecekten haber vermiyor. antenlerini açmanı söylüyor. önce bir dinlemeyi öğren! koşullanmış olarak açtım antenleri, çünkü bir adam var. gelecek biliyorum. fal söyledi. fal söylediyse geliyor o adam. gelir yani. çünkü artık hazırım.

çünkü artık hayatta hiçbir şeyi tek başıma yapmak istemediğimi biliyorum. çünkü hayatta en kötü şey seçmek zorunda kalmak ve ben artık yaptığım seçimlere göre değil, ne seçersem seçeyim beni olduğum gibi sevme çılgınlığını gösterebilecek insanların tarihini yazmak istiyorum otuzsekiz yıllık hayatımın geri kalanına.

şimdi mümkünse giderken kapıyı arkanızdan kapatın ve beni kapıyı yeniden çalacak ruhla yalnız bırakın. ey ruh! geleceksen lütfen kapıyı üçvirgülondört kere çal. uğurlu sayım...

23 Haziran 2012 Cumartesi

yatılı senfoni

yatılı okulun en güzel yanı, aslında hiçbir güzel yanı yokken gündüzlülerin siz akşamları bir arada kalırken onların kös kös evlerine gidip yapayalıncak yaşayacak olmalarından doğan "lan bunlar kimbilir negzl eğleniyolardır geceleri" minvalindeki kıskançlıklarının öznesi olmanızdır. kuraldır, bazıları hariç genel olarak yatılı okulda gece yaşananlar gündüz anlatılmaz, uğursuzluktur.

yatılı okulun en güzel yanı, aslında, hiçbir güzel yanı yokken yıllar sonra hatırladığınızda sizi gülümsetebilmesidir. yatılı okulun en güzel yanı, yaşarken değil, yıllar sonra anlatırken önemli bir durum haline gelmesidir. sır bu yüzdendir.

hayatımın en güzel yıllarını önce hapishane modeli bir yatılı okulda, sonra yarı açık cezaevi tadındaki kız yurdunda geçirdim. böyle diyerek gündüzlü olmanın hissiyatına varın diye, bir miktar empati kurmaya çalışıyorum o kadar. yoksa illa yatılı okumanın şu yanı iyi bu yanı kötü diye bir yorumda bulunmanın anlamlı olduğunu, daha bu yazıya başlarken bile, düşünmüyorum. asıl amacım size nurdan'ı anlatmaktı.

nurdan bizden önceki dönemin öğrencisiydi. naifti. hah, onun hakkında hatırladığım tek şey etliye sütlüye karışmayan naif bir insan olduğu. çok büyük bir hırsla bilim adamı olacağız hayaliyle okuduğumuz ve eğitildiğimiz için, içimizden birinin "ben PRcı olcem bacım" deme lüksü bulunmadığından, hepimiz ya doktor ya mühendis olacağımıza inanmış, günün çoğunu beyaz laboratuvar önlüğüyle geçiren (ciddiyim), kurbağa kesmekle böcek ezmek arasında kararsızlığını atomun kararsızlığında tartabilen, gözleri parlak yaratıklardık. ben son yıl balatayı sıyırmak suretiyle iktisadi bilimlere kaydım o ayrı, buna takılmayın zaten blogun hiçbir yerinde normal olduğum yazmıyor. konumuza dönelim. nurdan...

nurdan naifti. şimdi ne oldu doktor mu mühendis mi yoksa belki de bir kır kasabasında çocukları ve sevimli eşiyle Halikarnas Balıkçısı'nın öykülerindeki kahramanlardan biri olmuştur, o yıllardaki nurdanı düşündükçe ben ona en çok bu sonuncusunu yakıştırırım. ne yani, bir beyaz yakalı olmuştur ve büyükşehirde büsbüyük dertlerin altında eziliyordur diye mi hayal etseydim kızcağızı? neyse dönelim eskilere. nurdan...

haftasonları zor geçerdi. gündüzlü ve evciler (terimler için beni yormayın anam, google is there) cuma akşamı kapanış töreninden sonra evlerine dağılınca, biz yatılıların yıllar sonra itiraf edilecek ve o zamanlarda gündüzlülerce bilinmeyen karanlık saatleri başlardı. ana babadan ayrısın bacım, cebinde bütçe belli, istanbul derya, napıcan da über eğlenicen ki? zaten verdikleri onca ödev, çözülecek tripıl integral ve kuantum sıçramalı evrimbilim, te'allam! bir de şu perşembe labda bağırsakla yaptığımız ozmoz deneyinin raporu var kahırbela! bir Kadıköy'e gidip gelmek bile yıllık izne çıkmış memur etkisi yaratırdı üstümüzde. en kötüsü de hadi diyelim biraz eğlendin (ne anlatcam olm süperdi işte lan lise yılları!) ama o pazar gecesi yok mu...

pazar geceleri bir yatılının hayatındaki en zor gecedir. çalışanların nasıl ki pazartesi sendromları var, yatılıların da pazar sendromu var, net. akşam 5 gibi başlar kriz. evciler dönmeye başlamıştır yavaştan. ödevler raporlar sıkıştırmaktadır. lan dün kötü geçirilmiştir, daha iyi değerlendirilebilinirdirdir. bir yandan neden en kötü yemekler pazar akşamı çıkar ki diye düşünedurursun, hoop gece biter yatakhaneye geçilir. evciler araya giren soğukluk gitsin diye evden getirdikleri kurabiye ve meyveleri paylaşırlar, gözlerin dolar, ama alırsın bi'tane, uzanırsın yatağa, yersin. ağlarsın. aman sus be!

pazar gecelerini bir sonraki cuma akşamına bağlayabilecek tek kişi nurdandır. ve sonra pazartesi ve salı ve çarşamba gecelerini de. anlatayım.

her pazar saat on civarı uyumaya zorlanırdık. zorlanırdık çünkü ışıklar küllüm kapanır, ortalık sessizliğe bürünür, zaten okul binası mezarlık yanıdır (bunda da ciddiyim). on beş-yirmi kişi aynı yatakhanede uyuyorsundur, aranızdaki uykucu tipler ve uyuzlar ille ışık kapanır kapanmaz uyuyacaktır, kavga etmek yasaktır. o yüzden "saat on yatağa kon" bir çocuk tekerlemesi değil zorunluluktur... nurdan ışık kapanmasına beş dakika kala, tam yataklarımıza uzanmış hadi artık işkence başlasın mutsuzluğundayken kafalar, "kızlaaar beş sabah daha erken kalkıcaz, yaşasın!" derdi... sonraki gece şunu duyardınız, "kızlaar dört sabah daha erken kalkıcaz, yaşasın!" ve evet, nurdan perşembe gecesi öylesine coşkuyla uyurdu ki mutsuz olmak imkansızdı. "kızlaar bir sabah daha erken kalkıcaz, yaşasın!"

yatılı okulun en güzel yanı, aslında hiçbir güzel yanı yokken gündüzlülerin siz akşamları bir arada kalırken onların kös kös evlerine gidip yapayalıncak yaşayacak olmalarından doğan "lan bunlar kimbilir negzl eğleniyolardır geceleri" minvalindeki kıskançlıklarının öznesi olmanızdır. Bu doğru. Siz yatılı okuldan o yıllarda bi halt anlamaz, sonraki birkaç yıl nefretiniz körüklenir, "çocuğum olsa asla yatılı okutmam" derken, aradan geçen yirmi yıllık süreçte gündüzlü olmadığınıza dua eder hale gelecek birşeyler hatırlarsınız. sonra böyle bir gün birilerine "lan aslında yatılı okul öyle süperdi ki" diyesiniz gelir. bir gece yarısı, yıllar önce o kasvetli ortamda sizi güldüren birilerini veya bir olayı hatırlar ve anlatmak isterseniz, benim gibi.

benim gibi sizin de bir nurdanınız oldu mu bilmiyorum. olmadıysa çok yazık. çünkü beni, o yılların hüzünlü, sıkıntılı, gençlik bunalımlı ve hep yastığı biraz nemli ortamında ayakta tutan kişi nurdandı. şimdi nerededir bilmiyorum. ama seni özlüyorum nurdan... çünkü fark ettim ki uzun yıllar çalışma hayatında pazartesi sendromu yaşamayışımı, her pazar gecesi bilinçaltımda "beş sabah daha erken kalkıcam sonra cumartesi yaşasın" diye çınlayan sesine borçluyum...

bu da senin için: miss you

27 Mayıs 2012 Pazar

Kırılgan ama buzda yol tutuşu iyi kalpler için

Saati kur.
Sabah 9'da ayaktasın.
Janti eşofmanlarını ve cicil bicili spor ayakkabılarını giy.
Anorak yeleğini unutma, rüzgarlıdır İzmir sahili sabah sabah, terlersen üşütürsün.
Cebine bozukluklarını at.
No telefon. Eve not bırak. Annen merak etmesin.
Çık şimdi evden!
İleride simitçi kahveci gazozcu var. Oradan bir simit al. Isıra ısıra sahile in.
Yürü.
Fotoğraf makineni de al belki. Hani bir taşla iki kuş. Manzara çekersin, manzaranın derdini çekersin.
Pazar pazar düşündüğün şeye bak! Sıyrıl artık şu kafadan!
Sen iyisi mi seni mutlu eden şeyi düşün. Sana söylediği şeyi düşün.
Evet o. Hatırladın.
Sus o zaman.

Kendimi dinlediğim anlar daha mutluyum. Şimdi uyumaya gidiyorum. 5 saat sonra kalkmam lazım. Size de şunu bırakıyorum, ben gelene kadar gözünüz gibi bakın. Döndüğümde sizden devralıp devam edeceğim buradan.

7 Mayıs 2012 Pazartesi

gediğine oturan taş

Sütü bozuk*…
Ağır laftır. Anadolu’da sıkça kullanılan bir niteleme, sütü bozuk. Hani kanında var, der gibidir. Hani böyle kötülük ediyorsa, böyle şerefsizlik ettiyse, olsa olsa sütüdür bozuk olan. Sonradan öğrenilmiş olamaz yani ettikleri. Etkilenmiş, bir sinirli anına denk gelmiş olamaz, kasıtlıdır. O kadar kötüdür yani. O kadar ki geçmişten geliyor olmalıdır. Bir kin, bir intikam duygusuyla bezenmiş, kendinden önceki nesilleri de saran ve kaynağını oradan almış bir edim söz konusu olmalıdır. Nesillerdir bozuk süt, anadan evlada aktarıla aktarıla kötülüğü de bünyeden bünyeye geçirmiştir. Karşı taraf sütünün bozukluğundan vurulan demle, kendisinden bekleneni yapmıştır. Lafın içerdiği şaşkınlık, bu kötülüğün büyüklüğünden gelir.
Sütü bozuk…
Ağır laftır. Böylesi ağır lafları ettiğinizde, karşı tarafın sizden yana şikayetçi olması doğaldır. Hakaret sayar kimisi, belki kimisi altında kalıp ezilir. Ne demektir yahu! Ben kötüyümdür, etmişimdir bir şerefsizlik, etmişimdir de sütümün yani genetiğimin yani soyumun ne alakası vardır! Yine de burada şikayet edilen, bir parça söylenen lafın ağırlığının kendisi dışındakilere bulaştırılmasıdır. Hani eşşoğlu eşek nasıl karşındaki dışında bir de onun soyuna edilmiş bir laftır, sütünün bozuk olması da kendinden öteye giden bir sorumluluk ve suçluluk duygusunu barındırır.
Sütü bozuk…
Ağır laftır. Bugünlerde bir slogandır. İlk gününden beridir yapılan kötülükleri türlü sloganlarla sokaklarda yankılanan iktidarın, ettiği son kötülüğün resmedilişidir ve sözün içerdiği anlam bakımından ironiktir. Çünkü bu defa söz konusu olan gerçekten süttür!
Uşak, işbirlikçi, hayvanlar alemi ve daha niceleri “hakaret sayılarak” tepki görmüş, kimi zaman bazısı yargı karşısına çıkarılmış hatta cezalandırılmıştır. Şöyle düşünülebilir; neden uşak olsun ki? İstihdam açısından uşaklık statüsünde çalışmamaktadır ya da hayvanlar aleminde resmedilmiştir de soy olarak insan soyundan geldiği konuşabiliyor olmasından mütevellit aşikardır. Haklıdır şikayet eden böyle bakıldığında. Lakin kardeşim bu kez ne diyeceksin? Bozuk çıktı sütün?
İktidara karşı söylenen onca yaratıcı slogan arasında ilk kez bir slogan, tasarımın süreci açısından “yaratımına gerek duyulmayacak kadar açık bir şekilde” kendini ortaya koymakta hatta dayatmaktadır. Belki de ilk kez bir slogan, sadece gerçeği söyleyerek tek taşla iki kuşu yere sermektedir. Ne teşbihtir ne doğrudan niteleme. Adlı adınca bozuktur süt. Hem çocuklarımıza içirilen hem zamanında kimilerince içilmiş olan. Yani geçmişten bugüne, yani belki de 150 yıldan beri, dinmek bilmeyen bir kinin, intikam duygusunun ürünüdür bu süt ve bozuktur.
Kimsenin başına gelmesin, kimseye edilmesin bu laf derler kırlık yerde babaanneler, kötü bir olaydan sonra olayın failinden acınası bir ses tonuyla bahsettikten sonra. Sütü bozuk olana acınır. Zavallıdır çünkü o. Alnından hiç silinmeyecek bir lekedir sütü bozukluk.
Bugün bu slogan bize bir şey hatırlatmaktadır, görmek lazım. Slogan, gözümüzü açmayı salık vermektedir. Ağırdır, ancak hakaret değildir. Ağırdır, sadece lafı yiyeni değil sloganı atanı da bağlar. Tespit doğrudur ve gereği yapılmalıdır. Kırlık yerde kesilen sütten bir şeyler yapılır da bozuk süt… Dökülür… E, ne duruyorsun?
Sütü bozuk…
Ağır laftır vesselam.

*Sütü bozuk: (Kaynak: TDK) 1. sıfat, mecaz Kötü soydan gelen (kimse) 2. Aşağılık, soysuz


31 Mayıs 2011 Salı

bekara karı boşamak kolay!

böyle bir laf var, fütursuz. Oooh kardiş, hayat sana güzel tabii gibisinden. Yok aslında hatırlıyorum mesela ben çocukken daha "bu var ya bu" demedikleri sebil günlerimden birinde, evde böyle bir yemek telaşı sırasında (ne siz sorun ne ben söyliim su böreği mi artık nedir tüm gün süren bir yemek yapımıydı) anne teyze anneanne yenge gibi ailenin tüm dişileri mıtbakta tencere başındayken, cingöz bir bakışla "peeh ne var kı onu ben de yaparım, tuzunu katcaksın şimdi, karıştır evet ooh tamam, cık öyle değil" şeklindeki karışmalarımdan birine zaten yorulmuş olan bir dişi aile bireyi "bekara karı boşamak kolay tabi car car car..." dediydi. Hah işte tam da böyle bir anlamı olsa gerek.
Tam 38. Gün aldım. Şimdi sakın bana "oo otuzların en güzel zamanı", "ooo sen daha gençsin du bak benim yıllara gel de ooohoo", "ooo sen daha 30 olmamışsındır sanıyodum hiç göstermiyon" şeklinde böyle hafif tatlı başlayıp ağdalı bir şekilde şirinlik kokan güzellikler yapmayın. Zira hayat size güzel anam. Ben 38'i gördüm, hiç de memnun değilim. Şimdi 25 olacaktım aaah! Var ya hayat asıl o zaman bana güzeldi...

Şeklinde bir hönkürdeniş ile üstünüze çemkirmek isterdim ama malesef yıllar insanın üstünden en çok bu muayyen sinirsel travmatik gerginlikleri alıyor. Böyle dövülmüş pambık kuzu eti gibi seriveriyor (yok merak etmeyin menopoza girmedim) Belki de başka bir nedendir beni böyle rahvan gitsin halet-i ruhiyesine sokan. Umrumdu çok!

İşte o biçim rahatım. Ne dünya ne siz ne başkaları ne öteki ve ne beriki ne de şu senin arkanda tip tip bakan top sakallı, hiçbiriniz şu anki rahatlığıma gram yağ süremez. İşte tam da bu yüzden yaptım kahveyi kuruldum balkona, denizi seyrediyorum... Kapıyı arkanızdan kapatırsanız sevincem tabii naapçam hayrat mı burası alla alla, kapa şu kapıyı yürü git!

29 Mayıs 2011 Pazar

yatacak yerim yokmuş

Eskiden kısık sesle, başlarındaki turboyu çekiştire çekiştire, ama din ama islam ama efendimisss diyen bir kalabalıktılar. Önce ÖDP alkışladıydı bunları. Özgürlük temasından İstanbul Üniversitesi'nin kapısında el ele yumruk salladıkları gün, "yeşilin her türlüsü" diyen ÖDP'nin, ah yazık!, bittiği gündü (ki daha yeni başlamışlardı).

Sonra biz kendi aramızda anlaşana kadar ohoo aldı başını gitti. 2007 seçimleriydi, Kadıköy'de Saadet Partisi'nin açtığı masadaki görevliye bir çemkirmesi vardı turbolu genç bir kadının, inanamadım. Biiz diyordu, silip süpürcez hayırlısıyla alalım da tekrar iktidarı... Artık zaman pısmak değil çemkirmek zamanıydı.

Şimdi doğruya doğru, düzgün bir insan, adaplı bir kadın mesela, otobüste tacize uğrarsa, önce etrafına bakıp acaba kaç tane yandaş bulabilirim diyerek çemkirmesinin şiddetini ayarlamaz. Tek başına olduğunu bilse de açar bayrakları. Ama bunlar öyle mi? Yanlarında berilerinde yandaşları yoksa mağrur mağrur kafa sallar ve cık cık cık edip otururlar-dı. Şimdi arttı tabii yandaşlar. Off nasıl bir cazgırlıktır o! E hani turbo takınca aynı zamanda sesimizi karşı cins duymayacaktı eli elimize değmeyecekti? Hani yabancı erkekler bize bakınca... töbe töbe...

Neyse işte, şimdi böyleler, çemkirme katsayıları o kadar yükseldi ki sesimi yabancı erkekler duyuyor falan hikaye, duysun diye en az iki oktav yukarıdan başlıyor konuşmaya.
Sonunda bugün tivitte bir tanesi, "AKPye oy vermeyenin yatacak yeri yok" dedi. Anam bir tırstım anlatamam... Lan utanmaz, arsız cazgır! Bunu diyen karının asıl, karnından sıpayı sırtından sopayı yan odadan da kumayı eksik etmeyeceksin. Günde 5 vakit tekmele, her yıl bir tane doğursun, kumalarla iyi anlaşsın ve yatacak yeri olduğuna dua etsin. Bence yani. Benim yatacak yerim var ve onu da kaptırmamak için #akpyeoyvermeyeceğim... (Bu işareti tivitçiler tanır iyi mi! :) )

Hadi uzayın, gidin oturun, alın başınızı ellerinizin arasına, son 14 günde AKPye değil ama kime oy vereceğinizi iyi düşünün. Ben biliyom. O yüzden rahatım, gezicem tozucam 14 gün ooh!

16 Mayıs 2011 Pazartesi

Okumu-yorum

İnternette dolanan bir email var. Hani "kıyamet gibi anam bu emailler" denen cinsten. Hem çoklar hem bok. Ne kadar arkadaşım varsa bugün pazartesi sendrom falan demedi bütün hıncını dün katılmadığı internetimedokunma eyleminden çıkarırcasına bulduğu her boku "forvırtladı"

Şahsen ben sendromu iki parça çikolata kemirerek atlattım. Ne var, bitter hem de ooh. Kilo da yapmaz. Ulan ben çok sinirliydim doğru du bi dakka! Lan sigarayı bırakmak bile bu kadar sinirlendirmedi beni topazlar...

Bakınız diğerlerinden bir demetin yaptığına... Sonra dedim seyırcı olmaz öyle. Listendeki herkese forvıt etmekle gün geçmez. Gelin mesela emaille twitle bütün gün atıp tutacağınıza, bu cümlelerin bazılarını gerçek hayatta gerçekten kullanın.

Hayatınızın erkeğine/aşkına rastlamışsınız. Bir süredir mutlu mesut yaşıyorsunuz. Tam da mesela size evlenme teklif edecek diyelim (yani o derece mutluluktan poponuz tavana vurmak üzere...) misal şöyle diyorsunuz lafın ortasında: "valla hayatım şimdi şöyle; erkekte dekolte cüzdandır. ne kadar açarsan o kadar talep görürsün derler. bilemiyorum bi düşüniim teklifini..." ????

Ya da mesela bir ara vardı internette dolanıyordu, 'düğünde yanıma gelip "e hadi bakalım sıra sende" diyen mahalle teyzelerine, cenazede yaklaşıp aynı lafı söylemek istiyorum' gibisinden. Valla iyi cesaret...
Şimdi geldik sadede. Yahu böyle birbirinden alakasız cümleleri alt alta sıralayınca pazartesi sendromu azalmıyor! Ya bi durun, bi okuyun göndermeden önce! Yahu allasen bir okuyun, bunun altındaki mantığı bana diyene kaat helva ve bira ısmarlıcam, söz!

AHAN DA BAŞLIYİ (PARANTEZ İÇİNDE KUSAN BENİM...)
bu "survivor taner"i küçükken üç kere havaya atıp iki kere tutmuşlar (Nihat olmasın o?)
*
bir kadın sizi zekasıyla milyarder yapabilir,tabi trilyonerseniz... (kadın patrona söyle mesela bunu, şah da yapabilir şahbaz da)

*
makyaj; kadınların karıncalı olan görüntülerini full hd yapma sanatıdır. (lan ibibikler adriana lima ne peki? ona gelince laf yok de mi!)
*
“prens charles olmak da zor. bakkala gidip bir şeyler alınca para diye ananın resmini veriyorsun.” (ananı da al git diyemiyon ama di mi pirenze)
*
“kimseden lys’de başarı beklemeyin. zaten ilk 1 saat sorularda bi ibnelik var mıdır lan acaba deyip şifre çözmeye çalışarak geçecek..”
*
"1.50 boylarındaki kadınlardan oluşan "birelli takvimi" çıktı!!!" (bitmediniz...)
*
"kafasına sıçan kuşu şansa yorup, sayısal kuponu alan toplumun; ağzına sıçan insana olan aşkına şaşırmamak gerek." (ya bunun seçim versiyonu vardı saçma sapan)
*
"ne zaman ki birisinin dedesinin adı berkecan olur, işte o zaman çağ atladık derim."
*
“misafirlikte tuvalette işin bittikten sonra sifonla gitmeyen bokun yaşattığı gerilim, testere serisini geride bırakır.” (oy anamlar bu güzeldi)
*
pitbull kırmızı başlıklı kıza tecavüz eder de ondan bir çocuk sahibi olursa adına redbull deriz. (ay ne yaratıcııııı!)
*
araştırmaya göre, çoğu Türk kadınının vücudu, "üst dar-alt geniş=armut" şeklindeymiş. sevgilinizin neden "ayı" olduğunu şimdi anladınız mı… (haa ayılar bize-bebeler size de mi?)
*
bir kadın ağlıyorsa yanına yaklaş, saçlarını okşa, gözlerine bak ve de ki; "mangoda indirim varmışşş'' (Ha bak bunu ritiwitledim ben. sevdim yani)
*
ingilizce ögreniyorum:
sheep: koyun
don't sheep: koymayın (NO COMMENT!)
*şuanda flash tvde dünyanın gündemine oturan libya konuşuluyor...şaka lan şaka yine halay çekiyolar.
*
"esmer bayanlara sesleniyorum; saçınızı sarıya boyattığınızda marilyn monroe'ya değil, trabzonsporlu ibrahim yattara'ya benziyosunuz. saygılar."
*
ibrahim tatlses'in bile AKPli olabilmesi için yarım beyinli olmasını beklediler.
*
Bir araba görürsün arabayı hayal edersin, parayı biriktirirsin, sonra ötv'yi ve benzini hesaplamayı unutursun, para yetmez , babayı alırsın hevesin kaçar...
*cocuk: baba biz nasıl olduk
baba: maymundan evrimleştik yavrum
(cocuk ikna olmaz)
cocuk: anne biz nasıl olduk?
anne: ademle havva seviştiler...
cocuk: ama babam maymundan geldigimizi söylüyor!!
anne: o babanın sülalesi bizi ilgilendirmez yavrum
*
Elin oğlu gülü, tango yaparken ağzında tutuyor, biz kasap vitrinindeki koyunun kıçına takıyoruz. Sizde hala bizden romantizm bekliyorsunuz
*
aref'in öğretmeni: oğlum sen niye hiçbir şey yazmıyorsun?
aref: hocam, şimdi sizden çantamı açıp içine bakmanızı istiyorum.
*

-pardon parfümünüzün markası ne?
-aa, bingo soft ultra bahar esintili yumuşak rüyalar tabi ki.
oha sinem kobal oha…


NİHAYET BİTTİ.Asabımı bozmayın. Daalın. Gelecek haftaya lütfen şu on kişiye gönder vezir oluyosun göndermezsen rezil oluyosun maillerinden gönderin. Yazacak konu arıyorum heyecan olsun :)

7 Mayıs 2011 Cumartesi

Pegasus mu? Ohoo ben daha iyi uçarım

Az önce tiviide bir reklam gördüm. Kızın biri, hani uçma korkusu varmış da ailesini görmaaa hep otobosnan giderimiş öyle diyor. Sonra oh yaşasın artık fırsatlar çıkmışmış, biletler ucuzlamışmış. Lüküz hayaaağt lüküz hayaağt! Ardından dedim şimdi Ali Sabancı çıkcek, öyle bir olur ki diiicek. Ohannesburgerler! Hayaldi gerçek oldu diyen Tayyipli AKP logosu patladı ekranda.
Lan yoksa alzheimer'a mı yakalandım iki şeyi bir şeye bağlayamıyorum da başka şeylere gark oluyorum? Straz taşlı kitlem, söyle bana acaba nedir nedir?
Böyle pespaye, böyle dökülürken, böyle göbeğini kaşıyıp keh keh gülen üçkağıtçı oduncu kıvamında çıkıp bir de hayat bizimle güzelleşti demiyorlar mı... Bak demedi deme yakında sokakta yanınıza yanaşcekler, pşşt apla/baba dicekler: may neym is tosun...

İzle-izlet-izlemeyeni uyar (uygun bir dille)

Gutaftırnun sevgili ahali,
Bugünlerde başlayan bir dizinin sloganı böyle diyor. Gutaftırnun demiyor, izle izlet diyor. Lakin sizi bu sloganla dürtüklememin nedeni devrimden sonra. Yani önce devircem sonra söylicem nedenini. Hadi ordan! Yakında internetimize çüş denecek ya, alabildiğine sınırsız yazın gitsin anasını satayım...

Ne diyordum? Devrimden Sonra. 6 Mayıs itibariyle girdi vizyona. İzle, izlet, izlemeyeni uyar, uygun bir dille... Yoksa ben bi çakıcam... Hadi bakiim uzayın...

Hayaller Paris, Hayatlar Öyle mi? | Yerli Dizilere Göre Biz

Her şey, altı bölüm polisiye dizisi izledikten sonra kendime “neden yabancı izleyince kendimde bir şeyleri değiştirmem gerektiği hissine ka...